Burak KahramanTURKISH WRITINGS

AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ’NİN TÜRKİYE’DEKİ HÜCRE UYGULAMALARINA İLGİSİZLİĞİ

Burak KAHRAMAN

Giriş

 

Hücre cezası, hapis cezasının ağırlaştırılmışı bir hali olup 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkındaki Kanun’unun 44. Maddesinin 1. Bendine göre “hükümlünün eylemlerinin nitelik ve ağırlığına göre bir günden yirmi güne kadar, açık havaya çıkma hakkı saklı kalmak üzere, geceli ve gündüzlü bir hücrede tek başına tutulması” şeklinde uygulanabilir. Oldukça uzun olan bu yasa maddesinin devamında bu ağırlaştırılmış hapis halinin hangi somut şartlarda uygulanabileceği tek tek saymak suretiyle sayı ile sınırlılık ilkesi çerçevesinde yasa metninde belirtilmiştir.

 

Hücre cezası kişiyi hürriyetinden mahrum bırakmanın özel bir görünümü olduğundan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (AİHS) kişi hürriyetini koruyan 5. Maddesi kapsamında değerlendirilir.

 

Bu maddenin ilgili kısımları şöyledir:

 

“ Özgürlük ve güvenlik hakkı

  1. Herkes özgürlük ve güvenlik hakkına sahiptir. Aşağıda belirtilen haller dışında ve yasanın öngördüğü usule uygun olmadan hiç kimse özgürlüğünden yoksun bırakılamaz:
  2. a) Kişinin, yetkili bir mahkeme tarafından verilmiş mahkûmiyet kararı sonrasında yasaya uygun olarak tutulması;

  1. c) Kişinin bir suç işlediğinden şüphelenmek için inandırıcı sebeplerin bulunduğu veya suç işlemesine ya da suçu işledikten sonra kaçmasına engel olma zorunluluğu kanaatini doğuran makul gerekçelerin varlığı halinde, yetkili adli merci önüne çıkarılmak üzere yakalanması ve tutulması;…

… 4. Yakalama veya tutulma yoluyla özgürlüğünden yoksun kılınan herkes, tutulma işleminin yasaya uygunluğu hakkında kısa bir süre içinde karar verilmesi ve, eğer tutulma yasaya aykırı ise, serbest bırakılması için bir mahkemeye başvurma hakkına sahiptir.

  1. Bu madde hükümlerine aykırı bir yakalama veya tutma işleminin mağduru olan herkes tazminat hakkına sahiptir.”

 

Bu madde, hukuka aykırı biçimde hiç kimsenin tutulamayacağını ve hapsedilemeyeceğini kayıt altına almıştır. Kişiler ancak hukuki bir mahkûmiyet kararı veya tutuklama kararı sonrasında tutulabilir ve hapsedilebilirler.

 

Kişilerin tutuldukları veya hapsedildikleri ortamların fiziki ve moral şartları da insan onuruna ve saygınlığına uygun olmak durumundadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) tutulmanın ve hapsedilmenin bu yönünü ise mevcut şartların AİHS’nin başta kötü muameleyi ilgilendiren 3. Maddesi olmak üzere ilgili diğer tüm maddeleri çerçevesinde inceleyebilir.

 

 

Yasallık:

 

Hücre cezasında AİHM’in ilk bakacağı nokta uygulanan bu cezanın yasal olup olmadığı olacaktır. Yasallık üç önemli noktayı gerektirir;

1-Hücre cezasının yasal olarak ilgili ülke mevzuatında bulunması,

2-Öngörülen hücre cezasının AİHS’nin çizdiği hukuki koruma standartlarına uygun olması,

3- İlgiliye uygulanan hücre cezasının bu yasal çerçeve içinde uygulanmış olması.

 

Eğer bu üç şarttan herhangi biri olayda mevcut değilse söz konusu hücre cezası yasa dışı olacak dolayısıyla kişinin yasa dışı bir biçimde hücrede tutulması nedeniyle AİHS 5. Maddede korunan özgürlük hakkı ihlal edilmiş olacaktır. Bu çerçevede AİHM, birkaç ay önce açıkladığı Mehmet Altan (13737/17) ve Şahin Alpay (16538/17) isimli başvuranlara ilişkin 20 Mart 2018 tarihli kararlarında[1] başvuranların Anayasa Mahkemesi’nin vermiş olduğu haksız tutukluluk hali vardır kararı sonrasında bile tutuklu bırakılmalarını yukarıda yapılan değerlendirme çerçevesinde “yasal olmayan tutulma”[2] kabul etmiş ve 5. Maddenin ihlal edildiğine karar vermiştir.

 

 

Hücre Şartları:

 

AİHM, ilk olarak hücrede tutulan başvuranın hücrede tutulmasının yasallığını ve hukukiliğini inceledikten sonra başvuranın tutulduğu hücre şartlarının insaniliğini inceleyecektir.

 

Başvuranların tutulduğu hücre şartları, durumun ağırlığına göre kötü muamele (AİHS 3. Madde), özel hayat ve aile hayatına saygı hakkının ihlali (8. Madde), din ve kanaat özgürlüğünün ihlali (9. Madde), ayrımcılık yasağının ihlali (14. Madde) gibi diğer haklara ilişkin değerlendirme yapılmasını gerektirebilir.

 

Burada ilk bakılacak olan hücrenin fiziki koşuları ve kişinin tecrit derecesi olacaktır. AİHS bu konuda net sınırlar ortaya koymamış insan onur ve saygınlığının korunmasını genel çerçeve olarak belirtmiştir. Bu bakımdan AİHM hürce şartlarına ilişkin incelemelerinde ceza ve tutukevlerine ilişkin Avrupa Konseyi İşkencenin Önlenmesi Komitesi (CPT) raporları ve standartları çerçevesinde incelemektedir.

 

AİHM bu çerçevedeki en detaylı incelemelerinden birini 18 Mart 2014 tarihli meşhur 2. Öcalan kararında[3] (24069/03, 197/04, 6201/06 ve 10464/07) başvuranın tutulduğu fiziki şartları tüm detayları ile incelemiş, sosyal iletişim olanağı ve sağlık servislerine erişim olanaklarını da değerlendirmeye katarak;

“-başvuranın sosyal tecridinin önlenmesini sağlayacak iletişim imkânlarının yokluğu (hücresinde uzun süre televizyon olmaması ve telefon etme hakkının olmaması,

– bilgiye erişim bakımından getirilen aşırı kısıtlamaları,

– ziyaretçiler (aile bireyleri ve avukatlar) bakımından ceza infaz kurumuna ulaşımın önündeki engellerin süregelen varlığı ve hava şartlarının olumsuzluğu karşısında deniz ulaşım imkânlarının yetersizliği,

– cezaevi personelinin başvuran ile iletişiminin sadece görevlerinin gerektirdiği ölçü ile sınırlı tutulması,

– başvuran (hasta) ile doktor arasında yapıcı ilişkilerin yokluğu,

– 2007 yılında terk edilmişlik ve hayal kırıklığı duygusunun da eşlik ettiği kronik stresten, sosyal ve duyusal tecritten kaynaklanan başvuranın psikolojik durumunun kötüleşmiş olması,”

 

sebepleriyle başvuranın AİHS 3. Maddesi çerçevesindeki haklarının ihlal edildiğini ve bu nedenle kötü muameleye tabi tutulduğuna karar vermiştir[4].

 

Bu emsal karardan da anlaşılacağı üzere bir insanın doğal ihtiyaçlarını karşılayabileceği ölçüde geniş ve hijyen imkanları ile donatılmış[5] olmayan hücreler doğal olarak insani sayılmayacak ve emsal kararda olduğu gibi AİHS 3. Maddenin ihlali ile neticelenecektir.

 

Ayrıca söz konusu hücrelerin insan yaşamına uygun biçimde iklimlendirme (havalandırma, ısıtma ve soğutma) yapılmaması da bir kötü muamele uygulaması olarak AİHS 3. Maddesinin ihlali sonucunu doğuracaktır.

 

Yine hücrede tutulan kişilerin tecrit şartları; açık havadan veya kişisel temastan tamamen mahrum bırakma, aile bireyleri-yakınlar veya avukat ile teması engelleme ya da diğer mahkumlar ile iletişime geçme olanağından mahrum bırakma da “tam tecrit” olarak kabul edilecek ve yine aynı kötü muamele sonucunu doğuracaktır.

 

Hücrede tutulma kişinin fiziki veya mental sağlık koşullarında belirgin bir kötüleşmeye yol açmışsa bu da bir kötü muamele olarak tescil edilecektir.

 

Bunun yanında, hücrede tutma cezasının süresi de eğer yasal sınırları aşmış ise veya keyfi olarak uzatılmış ise bu da aynı sonucu doğuracaktır.

 

Bu konularda CPT’nin kriterleri ve AİHM’nin duruşu nettir, bu noktada fazlaca bir yorum alanı mevcut bulunmamaktadır.

 

 

AIHM’nin 15 Temmuz 2016 Tarihinden Bu Yana Türkiye’de Yaşanan Keyfi ve Hukuksuz Hücre Hapsi Uygulamalarina Sessizliğinin Sebebi:

 

 

Genel

 

CPT ve AİHM’nin hukuksuz olarak hücrede tutma ve hücrede kötü muamelede bulunma vakalarına karşı duruşu bu ölçüde net iken Türkiye’de 16 Temmuz 2016 tarihinden bu yana yaşanan ve özellikle yargı mensupları ile diğer önemli bürokratları hedef alan sayısız hücreye tıkma ve orada sınırsız tecrit altında akla gelmeyecek kötü muamelelere tabi tutma veya genel anlamda tüm hapishanelerde yaşanan kötü muamele örneklerine sessiz kalmasının sebebi ne olabilir?

 

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki AİHM, bu son iki yılda Türkiye’den yapılan başvurulara karşı usuli gereklilikleri katı bir biçimde işletmekte ve iç hukuk yolu olarak kabul ettiği Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) bireysel başvuru yolunun mutlaka tüketilmesini istemektedir. Dolayısıyla AYM, AİHM’e yapılacak başvurular önünde bir set olarak potansiyel başvuruları tutmakta, geciktirmektedir.

 

Bununla birlikte Anayasa Mahkemelerinin makul bir zaman diliminde yapılan başvurulara cevap vermediği durumlarda[6] AİHM doğrudan devreye gererek başvurulara karar verebilmektedir.

 

 

Emsal Karar:

 

Bugüne kadar AİHM, Türkiye hakkında 16 Temmuz 2016 tarihinden sonra yaşanan hücreye atma durumları ile ilgili sadece bir karar[7] vermiştir. Bu karar başvurunun esastan incelenmeyerek usulen reddedildiği bir “kabul edilmezlik kararı”’dır.

 

Bora başvurusunda, başvuran FETÖ iddiasıyla meslekten atılan ve ardından tutuklanan bir yargı mensubudur. Başvuran Bora, 10 Eylül 2016 tarihinden itibaren tek başına bir hücreye konmuş olup halen aynı şekilde hücrede tutulmaktadır.

 

Başvuran bu hürce cezasının 5275 sayılı kanunun 44. Maddesindeki bir hücre cezası olduğunu iddia etse de hükümet, bu uygulamanın aynı kanunun tutuklulara ilişkin 111. Maddesinin göndermesiyle 9. Maddesinde terör mahkumlarının tek veya 3 kişi olarak bir hücrede tutulmasına olanak veren hükmü gereğince yapıldığını ve yasaya uygun olduğunu iddia etmektedir.

 

Başvuran somut olarak; “cezaevinde tecrit rejimine tabi tutulduğundan…ayrıca, infaz koruma memurları tarafından gerçekleştirilen gece kontrolleri sırasında, infaz koruma memurlarının her yarım saatte bir veya her saat başında ışıkları açmaları, kapıyı çarpmaları, koridorlarda yüksek sesle konuşmaları, şarkı söylemeleri ya da ıslık çalmaları sebebiyle, uyuyamadığından… tedavisi için öngörülen hapın kendisine yalnızca bir tane verildiğini ve kendisine göre, gerekli olan küçük bıçaklar, tırnak makası ve sırt korsesi gibi kişisel eşyalara el konulduğunu” hususlarında şikayetlerde bulunmuştur.

 

AİHM, bu şikayetleri “

-Başvuranın, her gün en az bir saat boyunca diğer iki tutukluya da açık olan yürüyüş avlusuna çıkma imkânı vardır. …

-başvurana sağlanan kolaylıklarla ilgili olarak, başvurana her gün iki gazete verildiğini ve kitaplarla bir televizyon satın alma imkânı verildiğini gözlemlemektedir.…,

-başvuranın tutukluluğu boyunca 45 defa yakınları tarafından ziyaret edildiğini, 17 defa avukatıyla görüştürüldüğünü, 13 defa bir doktor tarafından muayene edildiğini ve aralarında bir doktor ve bir psikologun da bulunduğu cezaevi heyeti tarafından iki defa ziyaret edildiğini, ….

– başvuranın güncel tutukluluk süresi bakımından, bu tür koşulların, tutukluların sağlığına ilişkin kriterleri yeterince karşıladığı ve Sözleşme’nin 3. maddesinin alanına girmesi için gerekli olan asgari ağırlık eşiğini aşmadığı,

– gece boyunca zaman zaman açılan ışık, infaz koruma memurlarının yaptığı gürültü, bazı nesnelere el konulması gibi tutukluluk koşullarına bağlı geri kalan şikâyetlerin de, başvuranın genel tutukluluk koşulları bakımından yukarıda belirtilen ağırlık eşiğini aşmadığı…,

 – İlaç olarak tutukluya gerekli hapın yalnızca bir adet verilmesi de, ilgilinin kendi davranışlarından korunmasını amaçlayan makul bir güvenlik tedbiri olarak değerlendirilebilir.”

Gerekçeleriyle dayanaktan yoksun bularak başvuranın tecrit ve kötü muamele şikayetlerini reddetmiştir.

 

Belirtmek gerekir ki başvuran Bora’nın başvurusuna esas olan şikayetler Türkiye’de cezaevi şartlarında karşılaşılan tecrit ve kötü muamele örneklerine (hücrede yaşanan ölümler bir yana sadece Neslihan Ekinci’ye yaşatılan tecrit ve kötü muamele örnekleri bile bu konuda fikir vermeye yetebilir) kıyasla oldukça hafif kalmaktadır. Bu nedenle AİHM kolaylıkla başvuran Bora’nın şikayetlerini ekarte ederek kabul edilmezlik temelinde bir emsal karar ortaya çıkartmıştır.

 

Ancak bu durum AİHM’in Türkiye’de yaşanan hücre ile cezalandırma realitesinin ağırlığını ve AİHM’in bu uygulamaya üstü kapalı bir biçimde meşruiyet kazandırması gerçeğini değiştirmemektedir ki bunu aşağıdaki kısımda ele alacağız.

 

 

AİHM’in Yaklaşımına Eleştiriler:

 

En başta gelen sorun AİHM’in dosya seçimidir. AİHM kendisine yapılan binlerce başvuru arasında görece olarak hafif şikayetlerin yer aldığı Bora dosyasını incelemeye alarak vereceği kabul edilmezlik kararına sağlam bir temel bulmuş bu dosya üzerinden oluşturduğu emsal ile aynı konuda gelecek birçok yeni başvuruyu reddetmek için kendine bir imkân oluşturmuştur. AİHM’in bu tercihi genel olarak 15 Temmuz 2016 sonrası Türkiye’den gelen dosya akınına karşı ihmalkâr tutumu ile ilintilidir.

 

İkinci olarak AİHM, başvurana yöneltilen ve 16 Temmuz 2016’dan bu yana Türkiye’de yaşanan cadı avı sürecinde yaklaşık 500.000 kişiye de yöneltilen ortak “FETÖ terör örgütüne üye olmak” suçlamasının, olağan bir hukuk sürecinden fazlasıyla uzak politik bir suçlama olduğunu hiçbir biçimde göz önüne almayarak hükümetin “terör örgütü” söylemini kabullenmiş ve bu politik suçlamayı bir “fact-verité-gerçek” olarak başvuruya ilişkin kararına derç etmiştir (bakınız karar satırı 2). Kararın sonunda da bu kabulünü başvurana uygulanan sıkı güvenlik şartlarının gerekçesi olarak kabul etmiştir (bakınız karar satırı 24). AİHM’in bu tercihi, hükümetin Türkiye’de benimsediği politik tasfiye ve sosyal temizlik hareketine olan onaylayıcı yaklaşımı ile doğrudan bağlantılıdır.

 

Üçüncü olarak, hükümet 5275 sayılı yasanın 111 ve 9. Maddelerini esnek biçimde yorumlamasına karşın, AİHM’in bir tutuklunun terör suçundan mahkûm edilmiş bir suçluya karşı öngörülen cezaevi rejimine maruz bırakılmasının yasallığını ve orantılılığını (yasallık başlığı altında belirttiğimiz 3 esas nokta, özellikle de 2.’sini) hiçbir biçimde tartışmamış olmasına ilişkindir. Bu eleştiri AİHM’in dosya seçimi ve bu dosyaya yazılacak karar seçimi ile de doğrudan ilgilidir. Çünkü AİHM bu tür bir hukuki değerlendirmeyi, bir “kabul edilmezlik kararı” değil ancak bir “ihlal olmadığına dair karar” ile yapabilmektedir. Elbette bir “kabul edilmezlik” kararı yüzeysel bir inceleme ve kabuller ile verilebilirken “ihlal olmadığına dair bir karar” da AİHM’in her bir kabulünü gerekçelendirmesi, başvuranın şikayetlerinin değindiği noktaları, tutukluya hükümlü rejiminin uygulanması veya FETÖ suçlamasının hukukiliği gibi hususları derinlemesine tartışması ve AİHM’nin geçmiş içtihatları ışığında bu noktalar üzerindeki duruşunu belirginleştirmesi gerekecektir. Doğal olarak AİHM bir “ihlal olmadığına dair karar”’da mevcut Bora “kabul edilmezlik kararı”’ndaki sığ ve taraflı tutumunu rahatlıkla takınamayacaktır.

 

Gerçekten de yasa metnine dikkatlice bakıldığında 5275 sayılı yasanın tutuklular için “ayrı” kurumların tesis edilmesi ve tutukluların orada tutulmalarını istediği madde metninden açık bir biçimde anlaşılmaktadır[8]. Ancak ülkemizde cezaevlerinden ayrı olarak tutukevi ihdası yapılmadığı ve tutuklu ve hükümlülerin, ayrı koğuşlarda tutulmak şartıyla, aynı kurumlarda tutulması bir yerleşik uygulama haline geldiği için bu konuya hiç dikkat edilmemiştir.

 

Son olarak AİHM’in eleştiriyi hakkettiği bir diğer önemli husus, üç yıl önce verdiği bir “ihlal” kararında, tüm dünya tarafından terörist olarak tanınan ve terörist başı olarak mahkûm edilen bir kişinin yaptığı benzer başvuruda;

“- cezaevi personelinin başvuran ile iletişiminin sadece görevlerinin gerektirdiği ölçü ile sınırlı tutulması,

– başvuran (hasta) ile doktor arasında yapıcı ilişkilerin yokluğu,”

gibi hususları AİHS 3. Madde anlamında kötü muamele teşkil eden unsurlar olarak değerlendirirken; bundan yaklaşık üç yıl sonra “diktatör” olduğu tüm dünya tarafından kabul olunan bir kişinin hileli bir biçimde bir kısım asker kişileri kullanarak kotardığı fazlasıyla şüpheli bir darbe girişimi sonrası ilgisiz bir biçimde “terör örgütü olmak” ile suçlayarak hapsettirdiği yaklaşık 4.000 profesyonel hakimden bir tanesinin aynı şartlarda gardiyanların kötü muamelelerine ilişkin şikayetlerini ve tedavisinin engellenme girişimlerini;

“- gece boyunca zaman zaman açılan ışık, infaz koruma memurlarının yaptığı gürültü, bazı nesnelere el konulması gibi tutukluluk koşullarına bağlı geri kalan şikâyetlerin de, başvuranın genel tutukluluk koşulları bakımından yukarıda belirtilen ağırlık eşiğini aşmadığı…,

 – İlaç olarak tutukluya gerekli hapın yalnızca bir adet verilmesi de, ilgilinin kendi davranışlarından korunmasını amaçlayan makul bir güvenlik tedbiri olarak değerlendirilebilir.”

gibi gerekçelerle kabul edilemez bulmasıdır.

Ayrıca ilgilinin psikolojik bir rahatsızlığı olmamasına, kendine zarar verme gibi bir girişimi tespit edilmiş olmamasına rağmen ilaçlarının kendisinden alınarak teker teker verilmesi uygulamasını normal kabul etmek AİHM’in başvurana olan bakışındaki çarpıklığı apaçık ortaya koymaktadır.

 

 

AİHM’in Taraflı ve İhmalkâr Tutumlarının Kaynağı:

 

Öncelikle şunu belirtmekte fayda vardır ki AİHM, önünde nihai adaletin dağıtıldığı bir “Ulu divan” veya adaletin nirengi noktası değildir. AİHM ikinci dünya savaşı sonrası geniş Avrupa’nın bir araya toplanmasını hedefleyen Avrupa Konseyi örgütü çatısı altında işleyişini sürdüren “politik” bir organdır. Bu itibarla AİHM politik gündemlerle hukuki kararlar veren uluslararası bir kuruluştur. AİHM’in politik duruşunu Türkiye’ye ilişkin tüm parti kapatma davalarında görmek mümkün olduğu gibi incelediğimiz Bora kararı gibi sıradan bireysel başvurulara ilişkin kararlarda da görmek mümkündür.

 

Bu itibarla AİHM’in 15 Temmuz 2016 sonrası Türkiye’den gelen başvurulara karşı gösterdiği umursamaz ve reddedici tavır şaşırtıcı değildir esasında. Çünkü AİHM’in bu tavrını çok daha öncesinde AİHM’nin bağlı bulunduğu Avrupa Konseyi (AK) örgütünün tepe yönetici Bay Thorbjorn Jagland’ın Türkiye ziyaretleri, açıklamaları, Türkiye hükümeti ile karşılıklı diyalogları ve bu diyalog neticesi AİHM’i rahatlatmak ve Türkiye hükümetini baskıdan kurtarmak için kurulan Olağanüstü Hal Komisyonu’nun gelişim sürecinden tanımak mümkündür.

 

Haddizatında, bugüne kadar Türkiye’nin ilgili ilgisiz her işine ve uygulamasına karışmayı dış politika sanan Avrupa Birliği ve diğer Avrupa organlarının, milyonlarca insanın mağdur edildiği 15 Temmuz Soykırım sürecinde, ülkelerine gelmesinden korktukları Suriyeli mültecilerin Türkiye’de kalması için para ödedikleri Erdogan’a ve onun yönetimine söz söylemelerini beklemek de saflıktır.

 

Ancak AİHM için bir diğer çok önemli nokta ise fazlasıyla pratik ve pragmatiktir. Şöyle ki AİHM, geçen 5 yıl içinde çok yüksek sayıda dosya sayıları (150.000 ve fazlası) yüzleşmiş ve bu soruna çözüm bulmak üzere bir seri üst düzey konferanslar düzenlenmiştir. Bu konferanslarda AİHM sistemini ciddi anlamda değiştirerek AİHM’in yetkilerini budamak gündeme geldi ise de; AİHM’in itibarını korumak için, AİHM nezdinde tekrar eden ve AİHM tarafından ilginç bulunmayan dosyaların bu kurum nezdinde kurulacak özel bir birim tarafından kısa yoldan tasfiyesi öngörülmüştür. Bu sistem sayesinde dosya sayısı hayli yüksek olan Rusya, Türkiye, Romanya, Ukrayna gibi ülkelerin dosyaları eritilmiş ve AİHM dosyalar altında boğulmaktan kurtarılmıştır.

 

Haliyle 15 Temmuz süreci sonrası Türkiye’de yaşanan hukuksuzluklar on binler değil yüzbinlerce yeni dosyanın AİHM’e akması gibi bir “risk” ortaya çıkarmıştır. Bu risk karşısında, AİHM’deki Türk yargıç bile ses verip “işimiz çok” demiş, AK genel sekreteri Jagland ise süreçte nerdeyse her ay Türkiye’ye gelerek Olağanüstü Hal Komisyonunu kurdurtmuş ve potansiyel KHK dosyalarının AİHM’e akmasını engellemiştir. KHK dosyaları kapsamına girmeyen, öldürme işkence, hapis dosyaları için daha önce AİHM’i kurtaran özel birimin başkanı devreye girerek Bora kararında olduğu gibi “kullanışlı emsal kabul edilmezlik kararları” oluşturmaktadır.

 

Bu şartlarda AİHM’den fazlaca iyimser bir beklentiye girmek anlamsızdır. AİHM, adını kurtarmak için sınırlı sayıda dosyada, Altan ve Alpay kararında olduğu gibi, iş işten geçtikten sonra karar verip şanını kurtarmaya çalışacak, ancak hiçbir zaman etkili ve zamanlı kararlar ile Türkiye’de yaşanan mağduriyetleri engellemeyecektir. Bununla birlikte, ümitsizlik yaşamadan, hak arama için öngörülen süreleri kaçırmadan ulusal ve uluslararası tüm hukuki mücadeleleri vermek, hukuksuzluğa yine hukuk içerisinde direnmekten de vazgeçmemek gerekir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

[1]Hasan Mehmet Altan Kararı : http://hudoc.echr.coe.int/eng?i=001-181862

Gahin Alpay Kararı : http://hudoc.echr.coe.int/eng?i=001-181866

[2]Paragraf 118 son cümle : “That being so, the Court considers that the applicant’s continued pre-trial detention, after the Constitutional Court had given its clear and unambiguous judgment finding a violation of Article 19 § 3 of the Constitution, cannot be regarded as “lawful” and “in accordance with a procedure prescribed by law” as required by the right to liberty and security.”

[3]Kararın İngilizce metni: http://hudoc.echr.coe.int/eng?i=001-142087

Kararın Türkçe metni: http://hudoc.echr.coe.int/eng?i=001-148430

[4]Kararın ilgili kısmı:

“146. … Başvuranın 17 Kasım 2009 tarihinden önceki dönemdeki mahkûmiyet şartlarına ilişkin olarak yaptığı değerlendirmede Mahkeme, İÖK tarafından Mayıs 2007 tarihinde yapılan ziyaret sonrası hazırladığı raporda dile getirilen sonuçlar ile birlikte (bk. yukarıda par. 72), özellikle başvuranın ceza infaz kurumunun tek mahkûmu olarak kaldığı on yıl dokuz aylık döneme ilişkin kendi yaptığı tespitleri (bk. yukarıda par. 137), başvuranın sosyal tecridinin önlenmesini sağlayacak iletişim imkânlarının yokluğu (hücresinde uzun süre televizyon olmaması ve telefon etme hakkının olmaması (bk. yukarıda par. 116 ve 119), bilgiye erişim bakımından getirilen aşırı kısıtlamaları (bk. yukarıda par. 116, 117 ve 119), ziyaretçiler (aile bireyleri ve avukatlar) bakımından ceza infaz kurumuna ulaşımın önündeki engellerin süregelen varlığı ve hava şartlarının olumsuzluğu karşısında deniz ulaşım imkânlarının yetersizliği (bk. yukarıda par. 129), cezaevi personelinin başvuran ile iletişiminin sadece görevlerinin gerektirdiği ölçü ile sınırlı tutulması (bk. yukarıda par. 123 ve 124), başvuran (hasta) ile doktor arasında yapıcı ilişkilerin yokluğu (bk. yukarıda par. 120), 2007 yılında terk edilmişlik ve hayal kırıklığı duygusunun da eşlik ettiği kronik stresten, sosyal ve duyusal tecritten kaynaklanan başvuranın psikolojik durumunun kötüleşmiş olması (bk. yukarıda par. 122) ve 2007 yılının Mayıs ayında gerçekleştirdiği ziyaret sonrası İÖK tarafından sunulan raporda belirtilen ve başvuranın sosyal tecrit Şeklinde gerçekleşen mahkûmiyet Şartlarının devam etmesinin kendisi üzerindeki olumsuz etkilerine yer veren tespitlerine rağmen başvuranın Temmuz 2008 tarihine kadar tecrit edilmesinden başka bir çözüm yolu aranmaması (bk. yukarıda par. 122) yönündeki kendi tespitlerini de dikkate alacaktır.

 

  1. Dolayısıyla, başvuranın mahkûmiyet Şartlarına ilişkin olarak 17 Kasım 2009 tarihine kadar süren dönemde Sözleşmenin 3. maddesi ihlal edilmiştir.”

[5]CPT Standartları özet olarak şunlardır:

– Kişisel hücreler için minimum 6m2 yaşam alanı ve ek olarak tuvalet/banyo bölmesi,

– Toplu hücreler için ek her kişi başı +4m2 yaşam alanı (6+4 olarak hesaplanır) ve ek olarak kapalı tuvalet/banyo bölmesi,

– Duvarlar arası minimum 2m genişlik,

– Minimum 2,5m yer tavan arası mesafe.

Bu konuda CPT’nin standartlarının tamamına şu adresten ulaşılabilir: https://rm.coe.int/16806ccb8d

[6]AİHM Slovakya’ya karşı verdiği Zubor (7711/06, 8 Mart 2012) kararında Anayasa Mahkemesi’nin 8 ay bir başvuruda karar vermemesini makul bulmayarak başvuruyu doğrudan kendisi ele almıştır. Paragraf 85. http://hudoc.echr.coe.int/eng?i=001-107731

[7]AİHM Türkiye’ye karşı verdiği Bora (30647/17, 24 Nisan 2017) kararının Fransızca orijinali için tıklayınız : http://hudoc.echr.coe.int/eng?i=001-179925 , Adalet Bakanlığı tarafından yapılan Türkçe tercümesi için tıklayınız :  http://hudoc.echr.coe.int/eng?i=001-180457

[8]Madde 111- (1) Tutuklular, … normal güvenlik esasına dayalı tutukevlerinde veya maddî olanak bulunmadığı hâllerde diğer kapalı ceza infaz kurumlarının bu amaca ayrılmış bölümlerinde tutulurlar.”

Show More

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Back to top button