COMMENTS

  • F.TÖMETRE HUKUK RADARINDAN GEÇER Mİ?

    A- Giriş;

    F.tömetre ile ilgili ilk haber yandaş medyada yayımlanınca konu kamuoyunun gündemine girmiş oldu.[1] Yandaş medyanın yıllardır taktiğidir. Yapılan hukuksuzluklara zemin hazırlamak ve kamuoyu oluşturmak için önce yandaş medyadaki “özel elemanlarına” haber yaptırılır,[2] kamuoyunun algıları ile oynanmaya çalışılır, ardından icra aşamasına geçilerek yapılan/yapılacak hukuksuzluklara karşı kamuoyunun sessiz kalması sağlanır! Birçok olayda bunun örneklerini gördük. Başta Bylock olmak üzere… Yapılan uygulamaların ne kadar “hukuka uygun” olduğu konusunda çıkabilecek sesler baştan kesilmeye çalışılır. Yine de “hukuk hatırlatması” yapmaya çalışan bazı kişiler ortaya çıkar ise bu sefer de daha şöhretli “özel elemanlar” devreye sokularak konu parlatılır,[3] olumlu sonuçları olduğu söylettirilir[4] ve hatta kitap[5] yazdırılarak konu gündemde tutulmaya çalışılır. Bu taktikler biliniyor. Devletin içine sızmış “Soykırım Örgütü” nün taktikleridir! Bir kez daha kayda geçiriyoruz! ..ve başlıyoruz.

    B- F.metre Nedir?

    Maskeli baloda kendisine “konunun uzmanı” rolü biçilen yazarın aktardığına göre; Tümamiral Cihat Yaycı, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Personel Başkanlığı’na atanınca “daha önce kendisiyle çalışmış ve kendisi gibi F.TÖ’ nün hedefi olmuş kişilerden bir ekip kurmuş”. F.TÖ’ nün devlet içinde “uyuyan/kripto” F.TÖ/PDY üyesi/iltisaklı personelinin tespiti” için 10 Eylül 2016 tarihinde Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Personel Dairesi Başkanlığı bünyesinde Adli Takip, İnceleme ve İdari İşlem (ATİİİ) Şube Müdürlüğü kurulmuş. Söz konusu şube toplam 69 ana başlık ve 249 alt başlıktan oluşan kriterler listesini hazırlamış.

    Burada ana başlık ve alt kriterlerin sayısına yönelik bir parantez açmak gerekiyor sanırım; konuya ilişkin ilk haberde “64 temel kriter ve 209 alt kriterden” bahsedilirken [6] Yine yandaş medyadaki başka bir köşe yazısında[7] “72 ana kriter ve 253 alt kriterin kullanıldığı” belirtiliyor. Aynı köşe yazısının çıktığı yandaş Sabah gazetesi haberinde[8] ise “66 ana kriter ve 239 alt kriterden oluşan matris” den söz ediliyor. Maskeli baloda rol verilen “Soykırım Örgütünün” “bamya” kod adlı üyesi ise katıldığı TV programında “70 civarında kriter, 250-300 civarında da alt kriter” olduğunu belirterek net sayı vermekten kaçınıyor! Bütün bu açıklamalardan ana kriter ve alt kriterlerin sayısının net olarak belli olmadığı, sistemin kullanılacağı kişiye ve duruma göre sayının azalıp çoğalabileceği anlaşılıyor. Bu durum da konuyu ciddi bir çalışma gibiymiş gibi allayıp pullama görevi verilen ekibi zor durumda bırakıyor!

    Sayısı net olarak belli olmasa da belirlenen ana kriter ve alt kriterlere belli bir puan verildiği ve kriterlerin oluşturulan bilgisayar yazılımına konu başlığı olarak girildiği, kriterlere göre kişi ile ilgili veri girişi yapıldığında ortaya çıkan puana göre (bir matris ortaya konduğu) değerlendirme yapıldığı anlaşılıyor. Uzan lafın kısası, F.tömetre veri girişi yapılan, girilen verilere göre puanlama yapan bir bilgisayar yazılımdan daha farklı bir şey değildir. Basit bir Excel tablosu ile de aynı işlem yapılabilirdi. Belki de bunca allanıp pullanan program basit bir Excel tablosundan başka bir şey değildir!. Kim bilir?!

    C- F.metre Nasıl Uygulanmıştır?

    Yazılımın uygulanması ile “görevde ve emekli personel ve yakınları olmak üzere yaklaşık 810.000 personele ilişkin bilgiler değerlendirildiği”, “1 milyona yakın GSM numarası Emniyet Genel Müdürlüğü ile koordineli olarak Bylock arama motoru vasıtasıyla incelendiği”, “700.000 personel yakını incelenerek, yaklaşık 1.240 personel kamu görevinden çıkarıldığı”, (Kamu personeli yakını inceleniyor ama kamu personelinin kamu görevine son veriliyor!), “TMSF’ den alınan Asya Katılım Bankası’na ilişkin 19 milyon satır verinin analiz edildiği”, “yaklaşık 10.000 personelin; F.TÖ’nün Asya Katılım Bankası bilgileri, F.TÖ/PDY’nin gazete ve dergi yayın abonelikleri, dernek ve vakıflarına yapılan bağışlar, okul bilgilerinin (özellikle dershane bilgileri) tespit edildiği”, “Yaklaşık 22.000 yabancı dil (KPDS/YDS ve Dinleme) sınav notu incelendiği” belirtilmektedir.[9] Söz konusu program ile “TSK’ dan ihraç edilen personeli sayısının 15 bini bulduğu” aynı yazıda belirtilmektedir.

    D- F.metre Kriterleri Nelerdir? Nasıl Belirlenmiştir?

    Yandaş medyanın kendi haberlerinden yola çıkacak olursak belirlenen kriterlerden bazıları şunlardır; “Bylock Programı, himmet, Bank Asya, mahrem hizmetler irtibatı, ÖSYM’den, KPDS, YDS/KPDS, ÜDS, ALES notları, Örgütün eğitim kurumlarında eşi çalışan ve çocukları okuyanlarla ilgili bilgiler, Bank Asya hesap bilgileri ve hareketleri,  şüpheli ve tanık ifadeleri, aldığı sicil notları, görev safahatı, taltif, izin ve kurs, özel ihtisas sağlık, tez danışmanları ve jüri üyelerinin F.TÖ ile iltisak bilgileri, F.TÖ’nün hâkim olduğu dönemlerde kayıt- kabul, seçme, sağlık ve mülakat kurullarında görev yapma durumu” [10]

    E- Hukuka Uygunluk Sorunu

    F.metre olarak adlandırılan yazılım basit bir “fişleme” uygulamasıdır. Kamu görevlilerinin kayıtlarının nasıl ve ne şekilde tutulacağı her kurumun kendi mevzuatı içinde belirlenmiştir. 15 Temmuz sonrası bu mevzuatta bir takım değişlikler yapılmış olabilir. Öncelikle mevzuatın hukuka uygun olması gerekir. Devlet kurumları kendi mevzuatına ve bu mevzuatın da üstünde yer tutan hukukun genel ilkelerine uymak zorundadır. Anayasamızın 2. Maddesinde belirtildiği gibi Türkiye Cumhuriyeti öncelikle bir “hukuk devleti” dir. Hukuk Devleti olmak zorundadır. Hukuk Devleti olmanın yolu evrensel hukuk kurallarına ve hukukun genel ilkelerine uygun davranmaktan geçer.

    Evrensel hukuk bağlamında önceden de yargının bir takım sorunları bulunsa da hukuk devleti ilkesi bu dönemde olduğu kadar hiçbir dönemde ayaklar altına alınmamıştır. Bunun somut göstergesi olarak önceki dönemlerde Danıştay birçok kararında “istihbari nitelikteki bilgilere dayanarak ilgililer hakkında işlem tesis edilmesini”  hukuka aykırı bulmuştur. Bu bağlamda; Danıştay 5. Daire 1994/7820 E., 1996/1370 K. ve 02.04.1996 tarihli kararında “Türkiye Cumhuriyeti’nin, Anayasanın 2. maddesinde ifadesini bulan hukuk devleti niteliğinden ötürü istihbarı nitelikteki bilgilere dayanılarak ilgililer hakkında işlem tesis edilmesine ve bu bilgilerin hukuken geçerli başka bilgi ve belgelerle doğrulanmadıkça ilgililer aleyhine hukuki delil olarak kullanılmasına olanak bulunmadığı ortadadır. Danıştay in yerleşmiş içtihatlarıyla da bu konuya bu şekilde açıklık getirilmiş olduğundan…” ifadesine yer vermiştir.  Yine Danıştay 10. Daire 1995/7092 E., 1996/7512 K. ve 13.11.1996 tarihli kararında, “Anayasanın 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyetinin “Hukuk Devleti” olduğunun belirtildiği, güvenlik soruşturmalarına ilişkin raporlarda yor alan bilgilerin istihbari nitelikte olup hukuken geçerli başka bilgi ve belgelerle doğrulanmadıkça bu raporların tek başına hukuki delil gücünde kabul edilmeleri ve ilgililer aleyhine sonuç doğurmalarının hukuk devleti ilkesine aykırı düşeceği, hukuk devletinde idarenin ve kişilerin hak ve yükümlülüklerinin demokratik esaslara uygun olarak objektif kriterler halinde ayrı ayrı belirlendiği, idarenin kişilerin hak ve menfaatlerini etkileyen konularda “şüphe”ye dayanarak işlem tesis etmesinin uygun olmadığı” açıkça vurgulanmıştır. Belirtildiği gibi Danıştay’ ın bu yönde birçok kararı bulunmakta, konu Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulunun oybirliği ile aldığı karar ile içtihat haline getirilmiştir. [11]

    Ceza ve özel hukuk açısından ve disiplin soruşturmaları yönünden hukukun özünde maddi gerçeğe ulaşma çabası yatar. Maddi gerçeğe ancak hukuka uygun yol ve yöntemlerle ulaşılabilir. Maddi gerçeklik hukuka uygun yöntemlerle belirlendikten sonra belirlenen bu maddi gerçekliğin, önceden belirlenmiş olan soyut normlar açısından karşılaştırması yapılarak, norma (tipe) uygun olup olmadığı saptanmalı ve buna göre karar verilmelidir.

    Hem ceza hukuk açısından hem de disiplin hukuku açısından (idari yönden) ulaşılması gereken maddi gerçeklik, kişinin gerçekleştirdiği bir fiilin (eylemin) bulunup bulunmadığı, bir eylem bulunuyorsa bu eylemin ne şekilde gerçekleştirildiği, gerçekleme tarzı itibari ile soyut norma aykırılık teşkil edip etmeyeceği hususudur.

    Fiil, kişinin iradesiyle hâkim olduğu, belli bir neticeyi gerçekleştirmeye matuf ve hariç dünyada cereyan eden bir davranıştır. Kanundaki suç tanımında mutlaka bir fiile unsur olarak yer verilmektedir. Hiçbir suç tanımı yoktur ki, kapsamında bir insan fiiline yer verilmiş olmasın. Bu fiil, herhangi bir insan davranışı olmayıp, bizatihi haksızlık teşkil eden bir insan davranışıdır. Bu itibarla, suç teorisinde söz konusu edilen fiil, bir suçun tarifinde yer alan ve esas itibarıyla haksızlık teşkil eden bir fiildir.[12]

    Fiil, suçun maddi unsurunu oluşturmaktadır. Fiilin olmadığı bir suç ve ceza tanımının yapılması mümkün değildir. Bunun aksinin kabulü düşünceyi cezalandırmak olacaktır.  Ceza hukukunda objektif sorumluluk ilkesi geçerli değildir. Kusura dayalı sorumluluk ilkesi benimsenmiştir. ( TCK 23 m.) Fiilin olmadığı yerde kusurdan söz edilemeyeceği için fiilsiz suç ve ceza da olmayacaktır.

    Hukuk devletinin en önemli önceliklerinden birisi ve olmazsa olmazı, fertlerin “hukuki güvenliklerinin” sağlanmasıdır. Fertlerin hukuki güvenliklerinin sağlanabilmesi ancak “öngörülebilirlik ilkesi” nin uygulanması ile mümkün olabilir. Zor kullanma yetkisini de içeren her türlü kamu gücünü elinde bulunduran güçlü “devlete” karşı, zayıf konumdaki “ferdin” haklarının korunabilmesi ve keyfiliğin önlenebilmesi için özgürlüklerin sınırlandırılmasına ait kuralların önceden “bilinebilir olması” zorunluluktur. Fertlerin “hukuki güvenliklerinin” sağlanabilmesi için “öngörülebilirlik” ilkesinin ceza hukukundaki yansımasını “Suçta ve cezada kanunilik ilkesi” oluşturur. Suçta ve cezada kanunilik ilkesi, fertlerin Devlet tarafından “keyfi” olarak cezalandırılmalarının önüne geçilmesi ve “ayrımcılığın” önlenmesi için getirilmiş en önemli ilkedir.

    İzzet ÖZGENÇ, “Örgütlü Suçluluk” kavramı ile ilgili olarak şu açıklamalara yer vermiştir;  “Unutmamak gerekir ki, suçla ve suçlulukla mücadele amacı yalnız başına, soruşturma ve kovuşturmada izlenen yöntemlerin meşruluğunu sağlamaz. Ceza hukukunun amacı suçu önlemeye hasredilemez. Ceza hukuku, kişilerin hak ve hürriyetlerini aynı zamanda devlete karşı güvence altına almaktadır. Zira hukukla sınırlandırılamayan devlet gücü, kolaylıkla organize suçluluk enstrümanı haline dönüşebilir. Günümüzde yaşanan olaylar, bu tespitin açık kanıtıdır.”

    Silahlı Terör Örgütü Yöneticiliği ve Üyeliği suçunun maddi unsurunu oluşturan “fiil öğesi”; “Örgüt Hiyerarşisine” dâhil olmak eylemidir. Örgüt üyeliği, daha önce kurulmuş olan bir örgüte iltihak, katılma şeklinde gerçekleşebilir. Örgüte üye olmak, fiilî bir katılmayı ifade eder.[13] Örgütün kuruluş amacının ve örgütün işlemeyi düşündüğü suçların failce bilinmesi gerekliği daha çok suçun manevi unsurunu oluşturmaktadır.

    Yargıtay 16. Ceza Dairesi kararlarında, bir tarih belirlemekten ısrarla kaçınsa dahi, FETÖ/PYD olarak isimlendirilen yapının yasal zeminde faaliyette bulunduğu, Devlet tarafından her türlü faaliyetinin meşru sayıldığı ve hatta desteklendiği bir dönemin bulunduğunu belirtmektedir. Yasal zeminde bulunduğu kabul edilen bu dönemde, bir kısım kişilere doğrudan doğruya yapıya dâhil olunduğunu gösteren fiiller isnad edilmese dahi yasal olarak kurulmuş olan bir kısım kurum ve kuruluşlar ile irtibatlarının bulunması Silahlı Terör Örgütü Üyeliği suçunun “fiilini” oluşturacağı ileri sürülmektedir. Somut olarak belirtmek gerekir ise, örneğin yapıya ait olduğu ileri sürülen Asya Katılım Bankası A.Ş üzerinden “bankacılık işlemlerinin yürütülmesi fiilleri” (bankaya para yatırılması, para çekilmesi, kredi kullanılması vs) gibi ikincil nitelikteki “fiiller” “Silahlı Terör örgütü yapısına bilerek dâhil olma fiili” olarak kabul edilmektedir. F.tömetrenin önemli kriterlerinden birinin de kamu görevlisinin veya yakınlarının Bank Asya Katılım bankasında bankacılık işlemi yapıp yapmadığının sorgulanmasıdır. Bu sorgulama için “TMSF’den alınan Asya Katılım Bankası’na ilişkin 19 milyon satır veri analiz edildi ve yaklaşık 10.000 personelin; FETÖ’nün Asya Katılım Bankası bilgileri,” nin yazılıma girildiği belirtilmektedir.[14]

    Söz konusu uygulama ile kişinin işlediği fiil farklı olsa da kişinin cezalandırıldığı (idari yönden müeyyideye tabi tutulduğu) fiil apayrı bir fiil kabul edilerek kişiler mağdur edilebilmektedir. Bir başka deyiş ile Devletin yetkili organları, “yasal olarak kurulmuş ve faaliyet yürüten bir Banka üzerinden bankacılık işlemi yürütme fiilini” alıp bu eylem sanki “bilerek örgüt yapısına dâhil olma fiili” gibi kabul edilmek sureti ile kişileri müeyyideye tabi tutabilmekte, cezalandırılabilmektedirler. Bu düşüncenin hukuken haklı ve geçerli bir tarafı bulunmamaktadır. Örneğin kişinin veya yakınlarının gerçekleştirdiği Bankacılık işlemi yapma fiilinde her hangi bir “hukuka aykırılık”, “haksızlık” ve “kamu düzenine aykırılık” bulunmasa dahi sadece kişinin bu fiilinden dolayı hakkında “Silahlı Terör Örgütü yapısına dâhil olma fiili” işlediğinden bahisle terör suçundan cezalandırılması yoluna gidilmesi evrensel ceza hukukunun en önemli ilkelerinden olan “suçta ve cezada kanunilik ilkesine” aykırılık teşkil edecektir.

    Kişinin gerçekleştirdiği fiil farklı olduğu halde kişi için yürütme ve yargı organlarının kabul ettiği fiilin farklı olması, kabul edilebilir bir durum değildir. Kişilerin önceki fiillerinden dolayı geçmişe dönük olarak cezalandırılması TCK’ nın 2. Ve 7. Maddelerine aykırılık teşkil eder. Aksinin kabulü toplumda yaşayan hiçbir ferdin hukuki güvenliğinin olmadığını sonucuna doğuracaktır. Kişilerin haksızlık ve hukuka aykırılık içermeyen fiillerinden dolayı ağır bir şekilde cezalandırılmaları, işinden özgürlüklerinden yoksun bırakılmaları hukuk devleti ilkesine açıkça aykırıdır. Bu durum ancak totaliter bir anlayışın ürünü olan düşman ceza hukuku yaklaşımı olarak kabul edilebilir.

    Ceza yargılamasında, sanığın gerçekleştirmiş olduğu “fiil” (bankaya para yatırmak) farklı olduğu halde, kişi hak ve özgürlüklerine aykırı yorum yolu ile sanığın “fiilinin başka olduğu” (terör örgütünün hiyerarşik yapısına dahil olmak) kabul edilerek, kişilerin ve sanığın “başka kabul edilen bu fiilinden” dolayı cezalandırılması yoluna gidilmesi açıkça hukuka aykırıdır.  Bu durumun hukuk devleti ilkesinin sonucu olan “suçta ve cezada kanunilik ilkesi”, “belirlilik ilkesi”, “kıyas yasağı”, “geçmişe uygulama yasağı ilkesi” ile açıklanması mümkün değildir. Çağdaş ceza hukuku uygulaması içinde söz konusu uygulamaların yerinin olduğu söylenemez. Bu durum ancak totaliter bir anlayışının ürünü olan düşman ceza hukuku yaklaşımı ile açıklanabilir. Bunun da hukuki bir yaklaşım olduğu söylenemez.

    Anayasamızın 38/2 Maddesi ile TCK’ nın 20/1 Maddelerine göre “Ceza sorumluluğu şahsidir. Kimse başkasının fiilinden dolayı sorumlu tutulamaz.” F.metrenin hem adli hem de idari soruşturmalarda kullanıldığı belirtilmektedir. F.metre kriterlerinin önemli bir bölümünü ilgili kamu görevlisinin aile ve yakınlarına ait kişisel bilgilerini sisteme girilmesi oluşturmaktadır. Kamu görevlisinin aile ve yakınlarının varsa bir eylemi veya hukuka aykırı bir durumu, bundan kamu görevlisinin kendisi sorumlu tutulmaktadır. Bu durum izah etmeye bile gerek olmayacak şekilde suç ve cezaların şahsiliği ilkesine aykırıdır. F.metrenin sadece kamu görevlilerin ihraçlarında kullanıldığı kabul edilse dahi ki maddi gerçeklik farklıdır, adli soruşturmalarda da kullanıldığı açıklanmıştır, F.metre ile ihraç kararından sonra bütün kamu görevlileri hakkında Silahlı Terör Örgütüne Üyelik suçundan dolayı adli soruşturma yürütülmekte olduğu bilinen gerçeklik olduğu için F.metrenin ceza hukukuna doğrudan doğruya olumsuz yansıması olduğu/olacağı açıktır.

    F- Bilgisayar Yazılımı ile Yargılama Yapılabilir mi?

    Adli ve idari soruşturmaların sujesi öncelikle insandır. Hem yargılanan kişi (şüpheli, sanık, hakkında soruşturma yürütülen kişi) açısından hem de yargılayan kişiyi kamu görevlisi açısından bu böyledir. Yargılama faaliyetlerine hiç şüphesiz teknolojinin getirdiği imkânlardan yararlanabilir. Ancak bunun sınırlarının, nerede başlayıp nerede bitirilmesi gerektiğinin çok iyi tespit edilmesi gerekir.

    Anayasamıza göre Yargı yetkisi Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır. (Any. m.9) Yargı yetkisinin bir başka kuruma, sisteme bilgisayar yazılımına devri egemenliğin devri anlamını taşır.  Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz. (Any. m.6)

    Hukukun bir bilgisayar programına indirgenmesi halinde bu durumun mevcut pozitif hukuka aykırılığı ile birlikte, sosyolojik ve psikolojik sakıncalarının yanında asıl önemli sorunun kişilerin hukuki güvenliğinin tamamen ortadan kalkacağı gerçekliğidir.

    Yargılama faaliyetlerinin bir bilgisayar yazılımına devri ile, suçluyu veya haklı-haksızı net olarak tespit etmek mümkün olmadığı gibi, ortaya çıkacak rasyonel olmayan sonuçları da toplumun kabul etmesi mümkün olmayacaktır.

    “Her şeyin ölçüsü, insandır.” Protagoras sözü hukuk tarihi ve felsefesi açısından da birçok hukukçu tarafından kabul edilmiştir. İnsanı ölçü olmaktan çıkartmak ancak örneklerini bilimkurgu filmlerinde gördüğümüz acımasız sahnelerin ortaya çıkmasını hızlandırabilir!

    Bir sonraki aşamada bilgisayar oyunlarında olduğu gibi canlı F.töcü avına çıkacak mutant kahramanlara mı sıra gelecek diye sormadan edemiyor insan!

    G- Soykırım ve İnsanlığa Karşı Suçlar

    Konuyu günümüze getirmeden önce, “soykırım” kavramına kısaca bir “projeksiyon tutalım” isterseniz.  Soykırım, Türk Dil Kurumu sözlüğünde “Bir insan topluluğunu ulusal, dinsel vb. sebeplerle yok etme, jenosit, genosit, pogrom.” diye tarif edilmiştir. 1948 tarihli Birleşmiş Milletler Soykırımı Sözleşmesi’nin 2. Maddesi soykırımını şu şekilde tanımlamış; “ulusal, etnik, ırksal ya da dinsel bir grubu toptan ya da onun bir bölümünü yok etmek niyetiyle;   grup üyelerinin öldürülmesi, fizik ya da akıl bütünlüğünün ağır biçimde zedelenmesi, fiziksel varlığının tümü ya da bir bölümü ile yok edilmesi sonucunu doğuracak yaşam koşulları içinde tutulması,  doğumların engellenmesi veya çocuklarının başka bir gruba zorla geçirilmesi, eylemlerinden her hangi birine başvurulması” olarak yer almıştır. Türkiye 29 Mart 1990 tarihli 5930 sayılı Kanunla bu sözleşmenin tarafı haline gelmiştir. Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statüsü 6. Maddesinde de benzer düzenlemelere yer verilmiştir.

    “Soykırım” kavramı ülkemizde ilk kez 2005 yılında yürürlüğe giren TCK ile uluslararası suçlar başlığı altında “suç” olarak tanımlanmış.  TCK ‘nın 76. Maddesine göre;  “Bir planın icrası suretiyle, milli, etnik, ırki veya dini bir grubun tamamen veya kısmen yok edilmesi maksadıyla, bu grupların üyelerine karşı aşağıdaki fiillerden birinin işlenmesi, soykırım suçunu oluşturur.”  Aynı maddede belirtilen soykırım fiilleri ise şunlardır;  a) Kasten öldürme b) Kişilerin bedensel veya ruhsal bütünlüklerine ağır zarar verme c) Grubun, tamamen veya kısmen yok edilmesi sonucunu doğuracak koşullarda yaşamaya zorlanması d) Grup içinde doğumlara engel olmaya yönelik tedbirlerin alınması e) Gruba ait çocukların bir başka gruba zorla nakledilmesi. Görüldüğü üzere TCK’ nun soykırım suçuna ilişkin düzenlemesi Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesinden aynen alınmıştır.

    Soykırım (genosit) kavramını ortaya atan ilk kişi Polonya’ lı hukukcu Raphael Lemkin’ dir. Yunanca genos (ırk, aşiret, klan) ve Latincede (öldürmek, katletmek, yok etmek) kelimelerinin birleşiminden oluşan bu kelime için, Lemkin şu tanımı yapar: “Soykırım, direk olarak kişileri hedef almaz, kişinin dâhil olduğu grubu hedef alır, kişi de bu gruba dâhil olduğu için saldırıya uğrar.

    Lemkin’ in “soykırım”  ın grubu hedef alma tanımının, Alman Ceza Hukukçusu Prof. G. Jakobs tarafından ortaya atılan “Düşman Ceza Hukuku Teorisi” ne çok uygun düştüğü görülmektedir.  Düşman ceza hukuku teorisi geçmişte ve günümüzde “soykırım” suçunun işlenmesi için en önemli bir aparat olarak kullanılmıştır.

    Soykırım suçunun normal bir hukuk devletinde hatta ilkel dahi olsa bir hukuk düzeni içinde işlenebilmesi pek mümkün değildir. Çünkü soykırım insan doğasına ve tabii hukuka aykırı bir eylemdir. Soykırım suçunun normal hukuk düzeni içinde yer alan vatandaşlara karşı uygulanabilmesi mümkün olmadığı için bu kişilerin “vatandaş” kavramı dışına çıkartılıp “düşman” kavramı içine alınması gerekir! Jakobs konuyu, “Kişi olmaktan çıkarılacak olanlar kimlerdir? Bunlar, “vatan hainleri, teröristler”, “hukuk düzeninin diğer ilkel düşmanları” kabul edilen, güç odaklarınca o şekilde gösterilen kişilerdir” diye açıklar.

    Kısaca, haklarında soykırım suçu uygulanacak kişiler, yani soykırım suçunun mağdurları,  yok edilmesi gereken “düşman” tanımının içine dâhil edilerek normal hukuk düzeninin dışına çıkarılıp infaz edilecek kişilerdir!

    Düşman ceza hukuku uygulamasında kişinin “fiiline” bakılmaz. “Failin” kişiliğine bakılır. Ceza kusur ile orantılı olmayıp, failin “tehlikeliliği” esas alınarak belirlenir. Burada failin, “hukuku fiilen ihlal etmesinin” çok bir önemi bulunmamaktadır. Failin “şüpheli” görülmesi soykırım suçunum sujesi olması için yeterlidir. Şüphe “delilin” yerini almaktadır! Düşman ceza hukukunda şüphe, “maddi gerçek” olmaktadır. Şüphe var ise “maddi gerçek” de bulunmuştur!  Terörist ilan edilip düşman kabul edilerek soykırıma uğratılacak failin, “şüpheliliği” oranında bertaraf edilmesi gerekir! “Şüpheleniyorum o halde cezalandırıyorum!” ilkesi uygulanır. Bu failden çok kuvvetli bir şekilde şüpheleniyorum o halde en ağır ceza ile cezalandırıyorum!..

    Düşman ceza hukukunda, “Suçta ve cezada kanunilik ilkesi”, “ suç ve cezada şahsilik ilkesi”, “masumiyet karinesi”, “şüpheden sanık yararlanır ilkesi”, “savunma hakkı”, “tabii hakim ilkesi”, “yargı bağımsızlığı”, “tarafsızlık”, “delillerin yasallığı”, “silahların eşitliği” vs. gibi ilkeler askıya alınır!

    Ceza hukukunu ve dolayısı ile hukuk devletini ortadan kaldıran, hukuk devleti yerine “kaba kuvvet” ile “faşist bir toplum düzenine” yönelen konseptin hukuken geçerli bir meşruiyetinin bulunmayacağı açıktır. Anayasal düzenin kabul ettiği “hukuk devleti” ilkesini, düşman ceza hukuku uygulamaları ile ortadan kaldırmak soykırım suçunun işlenme iradesinin kanıtını oluşturacaktır!

    H- Soykırım Suçuna Yönelik Uluslararası Örnekler

    Soykırım suçunun geçmişi belki de insanlık tarihi kadar eskidir. Tarihte birçok örnekleri yaşanmıştır. Genel kabul gören bazı örnekler ise şunlardır; Jozef Stalin (Rusya, 1934-39), 13 milyon mülteci ve 100 binlerce ölü. Mmao Tze Dong (Çin, 1966-1969), 11 milyon kişiye kültürel asimilasyon ve toplama kamplarında sayısı belli olmayan ölü ve kayıplar. Suharto (Doğu Timor, 1976-98), 600 bin ölü ve kayıp. S. Miloşevic (Yugoslavya,1992-96), 180 bin ölü ve kayıp. Bulgaristan (1970-1989), 360 bin mülteci kültürel asimilasyon sonucu evlerini terk etti, bin kişi toplama kamplarına alındı…

    Hiç şüphesiz günümüzde “soykırım” denince ilk akla gelen isim Aldolf Hitler’ dir. Ona ayrı bir parantez açmak gerekir. Adolf Hitler (Almanya, 1939-1945), sadece kendi ülkesinde 12 milyon mülteci ve 2 milyon ölü ve kayba neden oldu… Alman Nazizmi sadece “Yahudilere” karşı sistematik soykırım uygulamakla kalmadı, aynı zamanda bütün dünyayı da felakete sürükledi. 2. Dünya Savaşında 80 milyon insan öldü, çok daha fazla sayıda kişi yaralandı, sakat kaldı…

    Hitler uygulanan Nazizmin görülen yüzüydü. Arkasındaki önemli fikir yapıcılarından birisi de Joseph Goebbels’ dir. Peki Goebbels kimdir? İyi eğitim almış, başlangıçtan beri nasyonel sosyalizme ve de Führer’ ine kalpten bağlı biriydi. Naziler iktidara gelince propaganda bakanı oldu. Propaganda Bakanı olduğu dönemde uygulamaları, geliştirdiği teknikler ve ileri sürdüğü fikirler ile Alman halkını saçma sapan bir ideolojinin peşinden sürüklemeye ikna etti!.. Algı operasyonlarında o kadar başarılı olmuştu ki bugün hala öğretileri iletişim fakültelerinde ders olarak okutulmaktadır!

    I- Soykırım ve Propaganda Doktrini

    İnsanları bu kadar etkileyen, acımasız bir ideolojinin peşinden sürüklenmeye ikna eden Goebbels’in öğretisi neydi peki? Goebbels “bir şeyi ne kadar uzun süre tekrarlarsanız insanlar ona o kadar fazla inanırlar.” diyor. Tekrar onun için en önemli kriter. Ona göre; aynı yalanlar, çarpıtmalar sürekli tekrarlanmalı gerçeklikten ve hukuktan uzak yorumlarla kamuoyu işlenmeli ve etki altında bırakılmalı, hiçbir anı boş bırakılmamalıdır.

    Goebbels’ in 1924-1945 yılları arasında tuttuğu günlükleri, 1992 yilinda Ralf Georg Reuth 5 cilt halinde yayımlamış. Okuyacaklarınız kendi günlüğünden; “kitleler aklını yitirmiş bir sarhoşluk içinde. Böyle devam etmeli.” (s.696), “halk bu fanatizmden çıkamaz ve çıkamayacak.” (s.763), “Entellektüelizm, her nevi propagandanın en feci düşmanı” dır. (s.1299), “Gerçek olaylar ve durumlar hakkında açık seçik bir malumata sahip olsalardı, bu haberleri okuyarak gitgide gevşeyip çökebilirdi insanlar. Alman halkının bütün bunları öğrenmemesi ne iyi! Sahip olacağı kanaat hazır halde önüne konuyor.” (s.1633),  Goebbels’ e göre; “Hukuk, steril herhangi bir görüşe sahip değil ve sorumsuz ve habistir” (s.1465),   “Yargı devlet hayatının efendisi olamaz, devlet politikasının hizmetkarı olmalıdır.” (s.1771), “Hukuk siyasetin köpeğidir.” diyen Ergenekon sanığı Doğu PERİNÇEK ile aynı söylem içinde olması şaşırttı mı sizi!? Hiç şaşırtmasın! Daha da çok benzerlikleri var. Fakat şimdilik konumuz o değil.

    “Gösterileri devam ettirtiyoruz. Polisi geri çekiyoruz. Yahudiler milli öfkeyi hissetsinler bir bakalım(…) şimdi eylem sırası halkta.” (s.1281-2)  Bu söylem de sizlere ülkemizde birilerini hatırlatmıştır sanırım. F.metre ile bir gurubun DNA sı ortaya konulmaya çalışılıyor denirken, hukuk geri geldiğinde soykırım suçlaması ile yargılanacak kişiler her yerde parmak izlerini bırakıyorlar! Farkında değiller…

    Goebbels doktrinin en başarılı şekilde ülkemizde uygulandığını söylemek yanlış olmaz. “Liderin k.çının kılıyız” diyecek kıvama gelecek halkı Goebbels bile tahayyül etmemiştir!

    Ülkemizde Goebbels uygulamaları nasıl sistemleşmiştir; “yandaş basın” “hükümetin kullanabildiği dev bir klavyeye dönüştürülmüştür.”  “İktidarın ve yandaşların amacı, doğruları söylemek değil, insanları etkilemektir.”,  “Bir şeyi ne kadar uzun süre tekrarlarsanız insanlar ona o kadar fazla inanırlar.”, “Bana vicdansız bir medya temin et; sana bilinçsiz bir halk sunayım.”,  İktidar “İnsanların beyin tembelliğini gördükçe, her istediğini yapabileceğini anlamıştır.”, “Yargı Devlet hayatının efendisi olamaz, devlet politikasının hizmetkârı olmalıdır.”

    Yargı bağımsızlığı hukuk devletinin olmazsa olmazıdır. Yargının bağımsız olduğu bir hukuk devletinde kimseye ” soykırım” uygulanamaz. HSYK Seçimleri Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden önemlidir diyerek yargının yürütmenin temsilcileri tarafından ele geçirilmesi için geliştirilen söylemler bugün daha iyi anlaşılmıştır!

    İktidar kendi yolsuzluk dosyalarının ortaya çıkmasından sonra, bundan Gülen Cemaatini sorumlu tutmuştur! Gülen Cemaatini kendisi için tehdit olarak gören hükümet bu grubu, topluluğu “yok etme” kararını vermiş ve bu konuda adımlar atmaya başlamıştır. Yargının bağımsız olduğu Hukuk Devletinde bunu yapamayacağını bilen iktidar ilk iş olarak yargıyı kendisine bağlamak istemiştir. Bunun için HSYK Seçimlerinde kendisine bağlı adayları seçtirebilmek için her türlü Devlet imkânını kullanmış, Yasa ile Yüksek Yargı organı üyelerinin görevine son vermiş, darbeyle ilgileri olmadığı halde 4 binden fazla Hâkim Savcı görevlerinden ihraç edilmiştir.

    Yargı organı temsilcilerinin görevine son vermekle yetinilmemiş, binlerce Hâkim-Savcı Terör Örgütü Üyeliği suçlaması ile tutuklanmış, tüm malvarlıklarına el konulmuş, haklarında davalar açılmıştır. Halen binlercesi tutukludur. Cemaat ile ilgisi olduğu düşünülen, yargı bağımsızlığını savunan Hâkim Savcılara “düşman ceza hukuku” uygulanmış, görevde kalan tüm Hâkim-Savcılara da gözdağı verilmiştir.

    Gülen Cemaatine karşı düşman ceza hukuku yerine normal hukuk kurallarını uygulamakta direten Hâkim Savcılar da zaman içinde ya ihraç edilmişler ya da pasifize edilmişlerdir.  İktidar tarafından yargının tümü ile ele geçirilmesinden sonra, Gülen Cemaati için “sistematik soykırım uygulamalarına” doz artırılarak devam edilmiştir. Gülen Cemaati mensubu oldukları iddiası ile yüzbinlerce kişi kamu ve özel sektörde işinden atılmış, malvarlıklarına el konulmuş, yeni iş bulmaları önlenmiş, “açlığa” mahkûm edilmişlerdir. Yine yüz binlerce kişi hakkında terör örgütü suçu isnadı ile adli işlem başlatılmış, kamu davası açılmış, mahkemelerce kanıtların yasallığı ve kesin olması tartışılmadan bir kısmı ağır cezalara çarptırılmışlardır. Halen on binlerce erkek, kadın tutuklu, bine yakın çocuk cezaevlerinde annelerinin yanında tutsaktır. Hukuksuzluktan kaçabilen binlerce kişi de ülkelerinden uzakta mülteci statüsünde yaşamak zorunda bırakılmıştır.

    Gözaltına alınan yüzlerce kişi cezaevlerinde intihar etti denilerek öldürülmüş, binlerce kişi işkence görmüş, onlarca kişi kaçırılmış akıbetlerinin araştırılmasına dahi gidilmemiştir! Binlerce şirkete, eğitim kurumuna el konulmuş, onlarca basın yayın organı, TV kapatılmıştır. Medya tümü ile susturulmuştur! Gülen Hareketi mensuplarına “sistematik soykırım” yapıldığına ilişkin daha yüzlerce örnek verilebilir. Bunun en son örneği de, F.metre olarak lanse edilen, kamuoyunda Goebels metotları ile parlatılmaya çalışılan F.metre uygulaması olmuştur.

    J- Sonuç ve Değerlendirme;

    Kamuoyuna kripto elemanların deşifresi için oluşturulduğu ve kullanıldığı yönünde pazarlanan F.metre isimli uygulama evrensel hukuka ve Hukuk Devleti ilkesine (Any. m.2) tamamen aykırıdır. F.metre isimli uygulamanın temelini teşkil eden kriterlerde kişilerin “kendi elleri ile gerçekleştirdikleri eylemlerinden” ziyade “bir durum içinde olmaları” haline göre matrisler oluşturulmuştur. Söz konusu kriterler açık ve şeffaf değildir. Suç ve ceza konusu olamayacak, hatta idari soruşturma konusu bile yapılamayacak olan birçok hususa kriterlerde yer almıştır. Bu durum, “suçta ve cezada kanunilik ilkesi” ile bu ilkenin doğal sonucu olan “belirlilik ilkesine” aykırıdır. Kamu görevlisinin yakınlarının mevcut durumundan kamu görevlisinin sorumlu tutulması “cezaların şahsiliği ilkesine” aykırıdır. Hukuk Devletlerinde herkes kendi fiilinden ve eyleminden sorumludur. Eylem olmadan hiç kimse hakkında hukuki, cezai veya idari soruşturmalarda “sorumluluk” yüklenemez.

    En başından beri hukuka aykırı yol ve yöntemler esas alınarak oluşturulan F.metre uygulamasının kamuoyunda bilinçli olarak yıldızı parlatılmaya çalışılmıştır. Bu algı oluşturma çabası Goebels’ in propaganda teknikleri kullanılarak yapılmıştır. Olağan hukukun işlediği devletlerde bu denli hukuksuzluğun yapılamayacağı aşikârdır.

    Bu sistematik hukuka aykırılıklar için kamuoyunu ikna etme ve uygulamaları hayata geçirme çabaları TCK’ nın 78. Maddesinde düzenlenen,  soykırım suçlarını işlemek için kurulan “Örgüt” ün varlığını göstermektedir. 1948 tarihli Birleşmiş Milletler Soykırımı Sözleşmesi ile bu düzenlemeye paralel getirilen TCK ‘nın 76/1-c. Maddesindeki düzenlemeye göre bir  “grubun, tamamen veya kısmen yok edilmesi sonucunu doğuracak koşullarda yaşamaya zorlanması” soykırım suçudur. Soykırım suçlarında zamanaşımı işlemez.

    Basit bir puantaj tablosu olduğu halde kapsamlı bir uygulama olarak sunulan hukuka aykırı yol ve yöntemlerin kullanılarak kamu görevlilerinin işlerinden edilmeleri, yeniden özel veya kamu sektöründe iş bulma olanağından yoksun bırakılmaları, bir de Silahlı Terör Örgütü Üyeliği ile suçlanarak cezai soruşturmaya tabi tutularak özgürlüklerinden edilmeleri soykırım suçunu işlemek için kullanılan “Düşman Ceza Hukuk uygulaması” yöntemleridir. F.metre uygulaması ile kamu görevinden ihraç edilen kişiler, “yok edilmeye çalışılmakta, yok edilmelerine yönelik koşullarda yaşamaya zorlamak” tadırlar. Bu durum örgüt halinde “soykırım” suçunun işlendiğini, Anayasamızın 2. Maddesinde yer alan Hukuk Devleti İlkesinin askıya alındığını göstermektedir.

    Son söz Olarak; “Bir kısım Ergenekoncu ve Siyasal İslamcı Faşistlerin” ittifakı ile oluşturulan “Soykırım Örgütü” bu işin taşeronluğunu üstlenmişlerdir. Hukuktan nasibini almamış “düşman ceza hukuku uygulamaları” ile her yerde parmak izlerini bırakmaktadırlar. F.metre uygulaması da bunun kanıtını oluşturmaktadır.

    [1]  https://www.sabah.com.tr/gundem/2018/01/08/tskda-fetometreli-temizlik-donemi

    [2]  https://odatv.com/tskda-fetometre-donemi–0801181200.html

    [3]  https://www.sabah.com.tr/pazar/yazarlar/ferhat-unlu/2018/09/23/gulenin-mutantlarinin-korkulu-ruyasi-fetometre

    [4]  https://www.ensonhaber.com/ahmet-zeki-ucok-fetometreyi-anlatti.html

    [5]  https://www.posta.com.tr/yazarlar/nedim-sener/fetometre-ile-tskda-15-bin-fetocu-belirlendi-2025206

    [6]  https://www.sabah.com.tr/gundem/2018/01/08/tskda-fetometreli-temizlik-donemi

    [7]  https://www.sabah.com.tr/pazar/yazarlar/ferhat-unlu/2018/09/23/gulenin-mutantlarinin-korkulu-ruyasi-fetometre

    [8]  https://www.sabah.com.tr/gundem/2018/06/13/fetometrenin-mucidine-tehdit

    [9]  https://www.posta.com.tr/yazarlar/nedim-sener/fetometre-ile-tskda-15-bin-fetocu-belirlendi-2025206

    [10]  Bkz. dipnot 1

    [11] Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu’nun 2007/155 E. , 2011/290 K. ve 28.4.2011 tarihli kararı, 2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 18/6/2014 tarih ve 6545 sayılı Yasa’nın 23 üncü maddesi ile değişik 50 inci maddesinin 5 inci fıkrasına göre, Danıştay İdari ve Vergi Dava Daireleri Kurulları kararlarına uyulması zorunludur.

    [12]  ÖZGENÇ, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 2007, 2. Bası, sh. 169

    [13]  ÖZGENÇ, Suç Örgütleri, sh.24

    [14]  Bkz. Dipnot 5

  • LIVES GONE TO SEED IN PRISON

     I do not want to be misunderstood. The ‘gone to seed’ in the title does not mean deteriorating,  perishing or ending. On the contrary, I allude to existence. I am talking about a seed in the heart of the earth blossoming into life. It seemingly disappears yet springs back from the bosom of Mother Nature multiplied a hundred times.

    If you are innocent, if you scream in pain, if you do not give up your beliefs or ideas despite all threats and torture, then you do not perish when your body leaves the world. Rather, you become a source of belief and hope.

    If it is your sole aim to live your faith and serve humanity, you deem the world and the assets it contains as inconsequential as a mosquito.

    If you are walking under the guidance of the hadith, “If the world were worth as much as a mosquito’s wing to Allah, disbelievers would not be able to have a sip of water from it,” you view the world as the sowing field for the Hereafter and concentrate on being a good servant. You do not want status, reputation or fame to even approach you in your dreams.

    When you have these values, your death simply heralds rebirth. Some may think that they have finished you off, but you have instead bloomed into life.

    The prisons in Turkey have come to be remembered by such instances of perishing and revival.

    Unfortunately, the last life ‘to have perished’ was that of Teoman Gökçe, former member of the HSYK whom everyone in judiciary circles loved and respected. For years he worked as an examining magistrate. He settled thousands of cases in the Court of Cassation. He was adored for his modesty, friendliness and kindness. It was for this reason that he was coerced into becoming a member of the HSYK – despite his wish to the contrary – by his colleagues of numerous creeds and worldviews. But each time he plainly stated the fact that he did not wish to be a candidate because ‘there were others who were better than’ him. He was coaxed in the end and became a HSYK member after receiving six thousand votes from all circles.

    He kept his door and his heart open to everyone during his office. He did not act in accordance with orders from either politicians or a sect, as claimed by some. He simply tried to do his job honestly and fairly.

    Even his new position could not change him or erode his values. He would bow his head in embarrassment, as he got into the official car provided by the institution, as if he were doing something wrong and he did not have a right to use public property.

    Some of his colleagues, former HSYK members among them, testified against him in order to get themselves off the hook, even though this meant sending him to his death, yet no one could put forward any evidence at all that even hinted at a digression from justice. None of the statements contained anything but his election campaign efforts and religious conversations, both of which are guaranteed by laws, the constitution and international agreements.

    He was trying to lead his life according to principles laid down by both Al-Ghazali, who said, “The world is a heap of trash; only dogs persue it,” and Said Nursi, who said, “The world is the land where seeds are sown for the hereafter, the cropland of Eden.”

    And Teoman Gökçe passed away to the hereafter on the 2nd of April, 2018 to be with his parents, who had died whilst he was in prison, to reap what he had sowed in the field of the world and to inshallah settle in Eden. They attributed his death to a heart attack, yet he was healthy when he entered prison. He had no heart problems. As newspapers report, the guards didn’t intervene until an hour and a half after the panic button was hit, which was just another omission in the long chain of neglect.

    It is a fact that prisoners are slowly killed with the drugs put in their food and drinks. Dozens of people have so far been killed in prisons through torture and other means. Some, they said, committed suicide, others died of heart attacks or other illnesses. Domestic law and international agreements hold states accountable for keeping detainees alive. The state has positive accountability for protecting life.

    Yet one fact remains clear: the detainees and prisoners, who are victims of the witch hunt, have been denied medical treatment in the prisons, which have been turned into ‘houses of death’. Did the powers-that-be, not declare that they would not even give water to these terrorists and would make them beg to be killed? And so they have been left for dead.

    One of the victims was Mustafa Erdoğan, a member of the Court of Cassation who had served justice for decades. He was taken into custody and then arrested on the 21st of December, 2016 after a raid on a private hospital in Antalya where he was being treated for a diagnosed brain tumour. All requests for treatment and release were denied. Mr Erdoğan, whose requests for release were denied until he collapsed in a coma, and was taken to hospital. Even then, his family was not allowed to see the unconscious judge. He died on the 22nd of August, 2016.

    Teoman Gökçe, Mustafa Erdoğan, Gökhan Açıkkollu (the teacher who lost his life due to the torture he was subjected to when in custody), the Maden family (who drowned in the Aegean Sea), Ayşe Abdurrezzak (the teacher who was dismissed with a decree and drowned in the Evros River) and her children, and many others are now on the other side waiting to settle scores with their torturers and libellers. I am sure these kind souls, who never lacked compassion and pity in their lives, will forgive their persecutors. Yet there will be no escape from Judgment Day.

    Teoman Gökçe and the others will be remembered fondly for as long as this world still stands. Meanwhile, those who turned their world into a dungeon, will be remembered with the following lines sung after the death of Halet Effendi, an abhorred government official from the era of Sultan Mahmut II:

    ‘He neither found comfort nor gave the world peace,

    He fell headlong. Now it’s time for the dead to think.’

     

  • THE WHIRLPOOL

    How does the Whirlpool of Unlawfulness Work?

    Imagine an event; an event in which everybody were involved. Then, this event becomes a court case. But it has got one condition: All the people involved in this event shall be one party of this court case. That is, the person ordered this case to be launched, the judge, the prosecutor, the defendant, the witness who will testify against the defendant, shall all be chosen from those who had lived that same event. And let the case begin…

    Would this case yield a fair decision? Would the court case be impartial and independent? Would it be possible to admit that this is a lawful case?

    You could not work out what is going on, could you? Neither could I. For the last few days, I have been examining a court case, the statements given during the hearings, and the actors of this case. The more I look into, the faster the whirlpool pulls me in, and the more I struggle to escape, the deeper I sunk in.

    A whirlpool –also being used in describing dangerous places or situations– occurs when powerful currents of water in seas or rivers, coming generally from the opposite directions, meet and start flowing in a circular motion. In a figurative language, we can say that, if you are moving to the opposite direction of a flowing order, get ready to create a whirlpool! The law is also like this. Your action that is opponent to the rules and regulations, will eventually pull you down deeper and deeper, and then will drown you.

    You see, the court case being heard at the 9th Penal Chamber of the Turkish Court of Appeals, where the members of the Court of Appeals and the Council of State are trialled, is that kind of a case.

    The Case: It is related to the events happening around a social structure called “Cemaat” (pronounced as Jamaat) that has later started to be categorised as a terrorist organisation.

    The Defendant: A member of the Cemaat.

    The (Accused) Witness: A member of the Cemaat.

    The Judge and the Prosecutor: Members of the Cemaat or from those who are elected and protected by other members.

    The Person Gave the Starting Order of the Litigation: A member of the Cemaat or someone who is acting together with them.

    Two Major Evidence the Case is Based On: To be elected members to the Court of Appeals or to the Council of State.

    The Defendant: An elected member

    The Elector: A member of the HSYK (The High Council of Judges and Prosecutors) who is testifying against the defendant

    The Judge: A jurist who had been elected at the same time as the defendant

    The Person Appointed the Judge: The HSYK member who is going to testify against the defendant

    The Chief Prosecutor: A member of the Court of Appeals who was elected in 2010

    The Person Appointed The Chief Prosecutor: The person who gave the starting order for the litigation

    The Person Gave the Starting Order of the Litigation: The one who made the defendant, the judge, the witness and the chief prosecutor to be elected to the high courts.

    Would it be possible to act impartially in such a court case? Under paragraph 1-h of Article 22 of the Turkish Code of Criminal Procedures (CMK), which regulates the cases where judges can be excluded from proceedings, it is stated that, “A judge may not practice the judicial duty, if he had testified in the same lawsuit as a witness or expert.”

    This paragraph can be interpreted as follows: A judge may not adjudicate the case at which he is a witness, because during the hearing, he cannot be expected to act impartially.

    In the following articles of the code, all other grounds and limits for a motion to disqualify the judge from adjudicating such a case, are explained. Furthermore, in Article 289 of the CMK, rules that, “If a judge, who is by law prohibited from participation in the duty of judgeship, had participated in the process of the court’s decision-making,” is listed as an absolute violation of the law.

    Let us now look at the other actor: Is the statement of the witness, who testified against the defendant, legally valid? At the first glance, yes it is. In our case, however, no, it is not. And there are two main reasons for this:

    1- The aspect related to the witness: In our case, the witness is actually a defendant who is benefitting from effective remorse. Article 221 of the Turkish Penal Code (TCK) regulates the provisions of “Effective Remorse” related to our case, and it requires that the member of the organisation, who wants to benefit from effective remorse, must not have committed an offence in line with the aims of the organisation.

    According to this Article, it is not possible for the (accused) witness to benefit from effective remorse. Because, the crime the defendant is accused with is to be an elected member to the Court of Appeals and the Council of State. Who elected the defendant to these courts? The witness. In this case, the witness, too, has committed the same crime, hence, this provision of the law may not be applied here. Then, we can guess that the witness has been given some illegitimate promises. They may have said, for instance: “The legal regulation is not important. In anyhow, we will award you and will impose on you only a minor punishment.”

    At the same time, this is an illegal evidence which has been obtained by a way that violates the CMK. Article 148 of the CMK on the procedures forbidden during the interview and interrogation, states this: “(2) Any advantage that would be against the law shall not be promised. (3) Submissions obtained through the forbidden procedures shall not be used as evidence, even if the individual had consented.

    2- The aspect related to the defendant: The defendant applied to the elections for membership to the Council of State as a candidate, after having had served his legal duty as a judge for many years, just like many other of his colleagues. The witness elected him for the position. Now, how solid can the legal validity of the abstract false accusations of the witness against the defendant be, since he directed the malicious prosecution with an effort to save himself and cover up his own acts, under the influence of the events that have broken out 6 years after the election? The point discussed in this case is the reason why the defendant had been elected as a member to the high court, not the eligibility of the defendant. In this case, should we not look at the elector, rather than the elected?

    Let us go back to the descriptions.

    The Case: Membership or leadership of a terrorist organisation, or (actually) being elected as a member to a high court

    The Defendant: An individual elected as a member to the Court of Appeals and the Council of State

    The Witnesses: HSYK members who had elected the defendant to the high court

    The Judge and the Prosecutor: Those who had witnessed the election and have been assigned to this duty by the person who gave the starting order for the litigation

    The person who gave the starting order of the litigation: The Head of the Head of the institution to which the witness is a member.

    Yes, the then Prime Minister Erdoğan has given orders to Sadullah Ergin, the then Minister of Justice and the President of HSYK; the appropriating laws have been made; a referendum was held; and new assignments have been conducted to judicial posts. In 2010, with the support of Erdoğan, the then Chief Prosecutor of the Court of Appeals Mehmet Akarca has been elected as a member to this high court. Birol Erdem, Ahmet Hamsici and İbrahim Okur, the witnesses who benefitted from effective remorse, have become HSYK members in 2010, while witnesses Mustafa Kemal Özçelik and Kerim Tosun, have become members later in time. They have issued decrees under the presidency of first Sadullah Ergin, then Bekir Bozdağ.

    The witnesses had not only elected the defendants as members. During the same period of time, they had also elected Burhan Kadıoğlu, the Head of the 9th Penal Chamber of the Court of Appeals, who presently trials the defendants in our case.

    One of the evidence submitted against the defendants is a meeting held at Ankara Judges Lodge. Interestingly however, Presiding Judge Burhan Kadıoğlu had also attended that meeting.

    If holding a meeting or being elected as a member to a high court is accepted as a crime, then should not the witness, the judge and the defendant be considered equally guilty?

    After benefitting the goodies of their cooperation with the cemaat for 40 years, Erdoğan, who had given the starting order of the litigation, and his adjutant Bekir Bozdağ, said that they were deceived.

    On the other hand, after enjoying similar blessings for 30 years, Deputy President of HSYK Ahmet Hamsici, who had elected the defendants as members, said these: “The implicit contract between us and the leaders of the cemaat did not include a provision about ‘staging a coup’. They breached that contract. I became a confessor, because I feel myself deceived, even raped.” But nobody said to him, “Wait a minute, you were already ‘the leader’, because you had elected all those to the high court.” Or nobody has asked the explanation for his sentence containing that imaginary magical “contract”, which muddied the minds, and churned the stomachs.

    Meanwhile, despite the grounds that necessitate his refrain from adjudication in this case, the motions forwarded to disqualify him, and the clear provisions of the law, the Presiding Judge, who, from the very beginning, had been witnessing the events that are the subject matter of this case, still blatantly continues to adjudicate the lawsuit.

    Now think about it! There is an event in front of us, in which everybody has been involved, and court trials are started by assigning different duties to the people who were engaged in this event, while some of these people are made defendants. Would this trial yield a fair result? No. This is a whirlpool.

    There is only one way to solve this muddle. It can be possible to push through and out of this whirlpool, by means of one method that it is accepted in all parts of the law: Rendering all the procedures that have destroyed the order of the judiciary; and all the court trials and related operations that have been conducted by violating the provisions of all legal procedures, as “non-existent”. Even the principle of “absolute nullity” that dominates over the civil law, remains under shadow next to this, because the “non-existence” casts effect on all the operations here and nullifies them all.

    Maybe not today, but certainly tomorrow, this and all other similar cases, where Altan brothers, Nazlı Ilıcak, Enis Berberoğlu, Hidayet Karaca, Selahaddin Demirtaş, Ahmet Şık, et al., have been trialled, will be regarded as “non-existent”  and will be thrown into the dark dungeons of history.

Back to top button