<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Bekir Bozdağ &#8211; Justice Square</title>
	<atom:link href="https://www.justicesquare.com/blog/tag/bekir-bozdag/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.justicesquare.com</link>
	<description>Justice Square</description>
	<lastBuildDate>Sat, 07 Jan 2023 11:22:41 +0000</lastBuildDate>
	<language>en-GB</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0.4</generator>

<image>
	<url>https://www.justicesquare.com/wp-content/uploads/2023/02/cropped-LOGO-32x32.png</url>
	<title>Bekir Bozdağ &#8211; Justice Square</title>
	<link>https://www.justicesquare.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>ANAYASA MAHKEMESİ’NİN BİLAL CELALETTİN ŞAŞMAZ KARARINA İLİŞKİN DEĞERLENDİRME</title>
		<link>https://www.justicesquare.com/blog/2023/01/07/anayasa-mahkemesinin-bilal-celalettin-sasmaz-kararina-iliskin-degerlendirme/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Editor]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 07 Jan 2023 11:22:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Articles]]></category>
		<category><![CDATA[Dr. Gökhan Güneş]]></category>
		<category><![CDATA[TURKISH WRITINGS]]></category>
		<category><![CDATA[17/25 Aralık]]></category>
		<category><![CDATA[Aktif Eğitim Sen]]></category>
		<category><![CDATA[ANAYASA MAHKEMESİ]]></category>
		<category><![CDATA[BANK ASYA]]></category>
		<category><![CDATA[BAROLARBİRLİĞİ]]></category>
		<category><![CDATA[Bekir Bozdağ]]></category>
		<category><![CDATA[BİLAL CELALETTİN ŞAŞMAZ]]></category>
		<category><![CDATA[BYLOCK]]></category>
		<category><![CDATA[HTS kayıtları]]></category>
		<category><![CDATA[örgüt üyeliği]]></category>
		<category><![CDATA[Özel Hayata Saygı Hakkı]]></category>
		<category><![CDATA[SEMPATİZAN]]></category>
		<category><![CDATA[Sendika Hakkı]]></category>
		<category><![CDATA[suç ve cezaların kanuniliği ilkesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.justicesquare.com/?p=1800</guid>

					<description><![CDATA[1.&#160; Olaylar Öğretmen olan başvurucu sohbetlere katıldığı yönündeki tanık beyanlarına, örgüt imamı olduğu ileri sürülen kişilerle olan içeriği belli olmayan HTS kayıtlarına ve 2013 yılı sonrasında da devam eden Aktif Eğitim Sen üyeliği gerekçesiyle örgüt üyeliğinden cezalandırılmıştır.[1] 2. Karar a. Suç ve Cezaların Kanuniliği İlkesi Bakımından Anayasa Mahkemesi, başvurucunun sohbet toplantılarına katılmasının, sendika üyeliğinin ve &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph"><strong>1.&nbsp; Olaylar</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Öğretmen olan başvurucu sohbetlere katıldığı yönündeki tanık beyanlarına, örgüt imamı olduğu ileri sürülen kişilerle olan içeriği belli olmayan HTS kayıtlarına ve 2013 yılı sonrasında da devam eden Aktif Eğitim Sen üyeliği gerekçesiyle örgüt üyeliğinden cezalandırılmıştır.<a href="#_ftn1" id="_ftnref1">[1]</a></p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>2. Karar</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>a. Suç ve Cezaların Kanuniliği İlkesi Bakımından</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Anayasa Mahkemesi, başvurucunun sohbet toplantılarına katılmasının, sendika üyeliğinin ve HTS kayıtlarının örgüt üyeliği bilinciyle gerçekleştirildiğinin ortaya konamadığını belirterek silahlı terör örgütü üyeliği suçununun öngörülemez şekilde genişletildiğini ve Anayasa’nın 38. maddesindeki suç ve cezaların kanuniliği ilkesinin ihlal edildiğini tespit etmiştir (par. 64 ve 65).</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>b. Özel Hayata Saygı Hakkı ve Sendika Hakkı Yönünden</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Kararda aynı şekilde, başvurucunun temel hakların kullanımı niteliğindeki (sohbetlere katılma ve sendika üyeliği) eylemlerinin örgütsel hiyerarşi içerisinde gerçekleştirildiğinin mahkeme kararlarında açıklanamadığı gerekçesiyle; bu eylemlerden dolayı başvurucunun cezalandırılmasının özel hayata saygı ile sendika haklarını ihlal ettiğine karar verilmiştir (par. 68 ve 69).</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>3. </strong><strong>Karara İlişkin Değerlendirme</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Karar, bir kişinin örgüt üyeliğinden cezalandırılabilmesi için iddia edilen örgütün amacını bildiğini ve isteyerek böyle bir yapı içerisinde yer aldığının kanıtlanmasının gerektiğini vurgulaması itibariyle bir ölçüde olumlu görülebilir. Ancak AYM’de, rejimin söylemleri gibi 17/25 Aralık , MİT Tırları ve 2013 sonrası MGK kararlarını ve üst düzey devlet görevlilerinin açıklamalarını zımnen milat kabul etmiştir (par. 50, 54 ve 63). Böylece, bu olaylardan sonrası gerçekleştirilen meşru eylemlerden hareketle kişilerin cezalandırılmasında bir sorun görmeyeceğini ortaya koymuştur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu karar, terör örgütü üyeliği suçu için “<strong><em>bilme ve isteme</em></strong>” isteme unsurunun zorunlu olduğunu belirtmesi yönü ile yargılamalarda ve AYM’ye yapılacak başvurularda kullanılabilir. Ayrıca, 2013 sonrasında gerçekleşse bile herhangi bir suçun işlenişine yönelik olmayan sohbet, banka veya Bylock gerekçesiyle yapılan başvuruların reddedilmesinin haksızlığının uluslararası merciler önünde kanıtlanmasına da yardımcı olacaktır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yukarıda yer verilen hususlar dışında, 15 Temmuz sonrası başlayan hukuksuz süreçte dernek/sendika üyeliği, HTS kaydı veya bir tanığın <strong><em>“sanığı sohbetlerde gördüm”</em></strong> şeklindeki beyanı üzerine en az 6 yıl 3 ay hapis cezası verilen binlerce insanın başvurusunda ihlal bulmayan AYM’nin bugünkü “göstermelik” kararının hiçbir kıymeti yoktur ve tam bir ikircikli tavırdır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">AYM bu kararları; <em>‘Türkiye’de hukuk işliyor/AYM etkin bir iç hukuk mekanizmasıdır’</em> denilebilmesi için vermektedir. Kararda yer verilen hususlar şu soru işaretlerine neden olmuştur ve bu soruların cevabını kararda bulmak mümkün değildir;</p>



<ul class="wp-block-list">
<li>Bu karara imza atan 5 üyenin 4’ü 2016’dan beri görevde olmalarına rağmen yapılan başvurularda ihlal iddialarını görmezden gelirken, şimdi ne olmuştur da suç ve cezaların yasallığı ilkesini hatırlamışlardır?</li>



<li>Kendileri “sosyal çevre bilgisi” saçmalığıyla iki üyesini ihraç ederken, nasıl olmuştur da bu gerekçeyle verilen mahkumiyet kararında ihlal bulmuşlardır?<a href="#_ftn2" id="_ftnref2">[2]</a></li>



<li>&nbsp;Acaba, AYM neden kararda ortaya koyduğu ilkeleri bile somut olaya uygulamaktan korkmuş ve sendika üyeliğinin cezalandırmaya gerekçe yapılmasıyla ilgili; “Anayasa ile teminat alınan bir faaliyet nasıl örgüt üyeliğinin delili olabilir” diyememiştir. Hatta, sendika üyeliği gibi yasal bir faaliyette bulunmayı bile uyduruk başka kriterlerin varlığı halinde örgüt hiyerarşisine dahil olma olarak kabul edebileceğini göstermiştir.<a href="#_ftn3" id="_ftnref3">[3]</a></li>



<li>Bylock ve Banka kriteri olmayan ve bu dosyadakine benzer gerekçelerle yerel mahkemelerin dahi artık beraat verdiği bir başvuruda AYM’nin korkak/çekingen davranmasının ve bir paragrafta ortaya koydu evrensel ilkeleri diğer paragrafta düzeltmek ya da açıklamak zorunda kalmasının sebebi nedir? &nbsp;</li>



<li>Kimin aradığı ve içeriği belli olmayan ankesörle aranma iddialarında ihlal bulmayan AYM, ne olmuş da kim olduğu da belli olan ve “mahrem imam” dediği kişilerin aramalarını örgüt üyeliğine delil kabul etmemiştir? O zaman ankesör saçmalığıyla hayatları karartılan kişilerin tutuklanmasında niçin bir sakınca görmemiştir (Bkz. Abdurrahman Yemiş kararı).<a href="#_ftn4" id="_ftnref4">[4]</a></li>



<li>Kararda; “başvurucunun bu şekilde terör örgütüne üye olma suçundan mahkûm edilmesi anılan suçun başvurucunun aleyhine öngörülemez biçimde genişletici bir yoruma tabi tutulması ile mümkün olmuştur diyen AYM,&nbsp; ortaya koyduğu bu ilkeyi neden Bylock’ta görmezden gelmiştir? Acaba, Bylock kullandığı iddia edilen kişilerden bu ilklerle beraat etmeyecek bir kişi var mıdır? Ya da Bylock dosyalarının bu başvurudan ne farkı vardır?</li>



<li>Ayrıca, “Hata” hükümleriyle ilgili 30. maddenin yorumunda da Yargıtay’ın “7 katlı piramit” zırvasını tekrar etmiştir. Bu zırvaya göre; kişinin ne yaptığının ya da hangi faaliyetlerde bulunduğunun bir önemi yoktur. Zira kişi örneğin asker ya da savcı ise otomatik olarak nihai amacı biliyor ve istiyor kabul edilmekte ve 30. maddedeki hata hükümlerinden yararlandırılmamaktadır. Bu “şekli suç” mantığıyla yapılan terör yargılamalarının belki de hukuk tarihinde bir örneği yoktur.</li>
</ul>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>4. Anayasa Mahkemesi Bu kararları Neden Vermektedir?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu tür özel amaç güden ve günü geldiğinde kullanılmak üzere verilen göstermelik kararlar, uluslararası yargı mercilerine sunulacak malzemeler olacaktır. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesine ve AİHM’e, Türkiye’nin savlarını ispatlamak için sunulacak sipariş kararlara ihtiyaç duyulduğunda işte bu kararlara sığınılacaktır. Nitekim böyle olmuş ve işkence sebebiyle nezarette hayatını kaybeden Gökhan Açıkkollu adına BM İnsan Hakları Komitesine yapılan başvuruda, Türkiye savunma olarak yalnızca bir tane ihlal kararı sunmuştur. İşte bu karar da tıpkı o gün BM’ye sunulan tek ihlal kararı gibi ‘ihtiyaç anında kullanılmak üzere’ verilmiş ve bir köşeye konulacak bir karardır. Bu dediklerimizin Yalçınkaya kararında gerçekleşmesi hiç şaşırtıcı olmayacaktır.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Son olarak vurgulamak gerekir ki; AYM’nin verdiği <em>“dostlar alış verişte görsün”</em> kabilindeki bu kararlarının halen devam eden yargılamalarda pozitif bir etkisinin olması da beklenmemektedir. Çünkü 15 Temmuz sonrası yapılan yargılamalarda hakim ve savcıların gerçekte yargılama yapmadıkları ve gönderilen emir ve talimatlara <em>“mahkeme kararı”</em> kılıfı giydirdikleri herkesin malumudur.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Sonuç</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">AYM’nin arada bir verdiği bu tür ihlal kararlarına bir önem atfetmeye gerek yoktur. Hukukun yavaş yavaş da olsa geri geldiğine inanmak için ortada bir neden de bulunmamaktadır. AYM, <strong><em>zevahiri kurtarmak için</em></strong> bu kararları vermektedir. Bu göstermelik kararın Yalçınkaya duruşmasına hazırlık olduğu çok açıktır. Ancak AİHM, AYM’nin tüm hukuksuz kararları gibi Bylock ve Banka kriterinin de olduğu Yalçınkaya kararını da paçavraya çevirerek yüzüne çarpacaktır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu kararların bir başka özelliği de AYM üyelerinin işledikleri insanlığa karşı suçların delili olmasıdır. Zira bu kişiler, verdikleri hukuksuz kararları bile isteye vermekte ve isteyince de hukuku çok güzel hatırlayabilmektedirler. Türkiye’nin içinde bulunduğu bu hukuksuz döneme yol veren en başat aktörler yargı camiası, özelde de Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi’dir. Dolayısıyla, <em>“katilin maktülün cenazesine gelip dua okuması işlediği cinayeti temize çıkarmaz!”</em></p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity"/>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref1" id="_ftn1">[1]</a> B. No. 2019/20791, 18/10/2022; https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/20791.</p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref2" id="_ftn2">[2]</a> &nbsp;Geriye ilk derece mahkemesinin ifade ettiği şekliyle &#8220;<em>HTS kayıtlarından yola çıkılarak varılan <strong><u>sosyal çevre</u></strong></em><strong><u>&#8221; bilgisi</u></strong> ve tanıkların başvurucuyu &#8220;<em>cemaat mensubu&#8221;</em>&nbsp;olarak bildiklerine dair anlatımları kalmaktadır&nbsp;(P.59).</p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref3" id="_ftn3">[3]</a> “…iltisak boyutunu aşarak örgütle organik bir bağ kurup <strong><u>hiyerarşisine dâhil olduğunu ispat etmeye yeterli örgütsel faaliyetlerin varlığı ile desteklenmeden (Yargıtay içtihadı için bkz. §§ 17, 18), FETÖ/PDY&#8217;ye müzahir bir sendikaya üye olmasının terör örgütüne üye olma suçundan cezalandırılmasında</u></strong> delil olarak kullanılması nedeniyle sendika hakkına (sendika hakkına ilişkin değerlendirmeler için bkz. § 57-58) müdahalede bulunulmuştur” (P.66)</p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref4" id="_ftn4">[4]</a> <em>“…imam seviyesinde oldukları iddiasıyla yargılanmakta olan kişilerle iletişime ilişkin HTS kayıtlarının -bir bütün olarak ele alındığında- başvurucunun bir terör örgütüne üye olma bilinciyle hareket ettiğini ortaya koymakta başarılı olamamıştır”</em> (P.64).</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>TURKISH JUDICIAL AUTHORITIES PROTECT TORTURERS</title>
		<link>https://www.justicesquare.com/blog/2022/12/29/turkish-judicial-authorities-protect-torturers/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Editor]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 29 Dec 2022 00:09:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Articles]]></category>
		<category><![CDATA[Dr. Bahadır ASLAN]]></category>
		<category><![CDATA[English Articles]]></category>
		<category><![CDATA[Abdulkadir Türkyılmaz]]></category>
		<category><![CDATA[BANK ASYA]]></category>
		<category><![CDATA[BAROLARBİRLİĞİ]]></category>
		<category><![CDATA[Bekir Bozdağ]]></category>
		<category><![CDATA[BYLOCK]]></category>
		<category><![CDATA[Gülen Movement]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Faruk Gergerlioğlu]]></category>
		<category><![CDATA[State of Emergency Decree]]></category>
		<category><![CDATA[torture and ill-treatment]]></category>
		<category><![CDATA[Turkish Human Rights Association]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.justicesquare.com/?p=1773</guid>

					<description><![CDATA[Torture; refers to the systematic and unfair behavior of a public official against a person that is incompatible with human dignity and that will cause him to suffer physically or mentally, affect his perception or willpower, and humiliate him. The crime of torture is regulated in Article 94 of the Turkish Penal Code (TPC), titled &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Torture; refers to the systematic and unfair behavior of a public official against a person that is incompatible with human dignity and that will cause him to suffer physically or mentally, affect his perception or willpower, and humiliate him.</p>



<p class="wp-block-paragraph">The crime of torture is regulated in Article 94 of the Turkish Penal Code (TPC), titled &#8220;Torture&#8221;. The article regulates the basic and aggravated forms of crime and the amount of punishment. In addition, if acts of torture are committed systematically and in line with a plan against a part of the society with political, philosophical, racial, or religious motives, a crime against humanity as set out in Article 77 of the TPC will occur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">The prohibition of torture, included in the category of crimes against humanity, is mentioned among the fundamental rights of the individual in international law documents. Article 5 of the Universal Declaration of Human Rights states that <em>“No one shall be subjected to torture or to cruel, inhuman or degrading treatment or punishment</em>”. Likewise, Article 3 of the European Convention on Human Rights, titled &#8220;Prohibition of torture&#8221;, includes the provision of <em>&#8220;No one shall be subjected to torture or to inhuman or degrading treatment or punishment&#8221;.</em></p>



<p class="wp-block-paragraph">According to the findings of the Turkish Human Rights Association Documentation Unit, at least 980 people were subjected to torture or ill-treatment in detention places from January to November (2022). In this context, 310 prisoners complained that they were tortured or ill-treated in prisons. Unfortunately, it is seen that these practices have become routine during the state of emergency.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Prevention of torture is of vital importance in terms of protecting the right to life and securing the right to freedom and security in a democratic state of law. There is no statute of limitations for the torture. &nbsp;Torture should be investigated without waiting for a complaint due to its serious violation of human rights.</p>



<p class="wp-block-paragraph">However, Turkish judicial authorities take the torturers under protection instead of calling them to account for the torture. Especially during the state of emergency, it was implemented as a state policy. With the State of Emergency Decree, an immunity shield was brought to those who carried out the torture acts. After the state of emergency, while acts of torture continue, responsible public officials are protected by the judiciary. The latest example of this is Abdulkadir Türkyılmaz, a police officer working in the Anti-Terror Branch of the Ankara Police Department. Access to news and tweets containing allegations of torture by Abdulkadir Türkyılmaz was imposed by the court<a href="#_ftn1" id="_ftnref1">[1]</a>.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Türkyılmaz came to the fore with his confession that he tortured some soldiers after the July 15 coup attempt and his use of violence against MP Ömer Faruk Gergerlioğlu in front of his family. In the investigation launched after the complaints made against Türkyılmaz, he admitted that he had &#8220;ill-treated&#8221; some soldiers, including senior commanders, in the heat of the coup d’etat and that he had hung a colonel from his leg in the pot.&nbsp; However, Türkyılmaz said that he did not regret his acts.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Abdulkadir Türkyılmaz had applied to the court to have removed the news of torture. Ankara 6 Magistrates Court decided to remove the tweets as well as the news. In this context, with the 102-page decision of the Court; In total, access to 2071 URLs were banned.</p>



<p class="wp-block-paragraph">As seen in the case of Abdulkadir Türkyılmaz, torture, a crime against humanity and having no statute of limitations, has turned into an administrative practice under state control. Instead of fighting against torture, measures are taken to prevent the disclosure and prosecution of torturers.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Arbitrary and non-compliant attitudes and behaviors adopted by the law enforcement officers with the encouragement and support of the government during the state of emergency caused those incidents to grow day by day. The main reason why state-sponsored torture has become an administrative practice is the armor of irresponsibility provided for torturer public officials by the emergency decree laws. Even though the state of emergency ended, state of irresponsibility continues with the secret support of the state. At this point, the judicial authorities have an important role in the continuation of irresponsibility and in the non-accountability of the perpetrators. While the judicial authorities should act ex officio and do what is necessary to punish the criminals in order to prevent torture, it is seen that the judicial authorities sometimes shield the perpetrators and protect them with &#8220;decisions of non-prosecution&#8221; and sometimes &#8220;decisions on the access ban to torture news&#8221;.</p>



<p class="wp-block-paragraph">However, it should be kept in mind that acts of torture, which are crimes against humanity, will always be the subject of investigation since there is no lapse of time. At this point, the decision of non-prosecution of the torturers by the court of the Palace regime will never save the perpetrators. When justice comes back, the torture files will be taken off the shelves without exception. Therefore, although taking a decision of non-prosecution or a decision to block access is a refuge in the Erdogan regime, even these decisions themselves will be a guide in determining torturers.</p>



<p class="wp-block-paragraph">In addition, it should not be forgotten that, since the public officials systematically committed acts of torture against certain segments of the society, especially the members of the Gülen Movement, with the State of Emergency process, their trials would be within the scope of crimes against humanity in Article 77 of the Turkish Penal Code.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity"/>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref1" id="_ftn1">[1]</a> https://aktifhaber.com/gundem/iskenceci-polis-abdulkadir-turkyilmaz-izlerini-silmeye-calisiyor-2071-haber-ve-tweet-icin-erisim-engeli.html</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>YARGI MERCİLERİ İŞKENCECİLERİ KORUMA ALTINA ALIYOR</title>
		<link>https://www.justicesquare.com/blog/2022/12/26/yargi-mercileri-iskencecileri-koruma-altina-aliyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Editor]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 26 Dec 2022 13:25:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Articles]]></category>
		<category><![CDATA[Dr. Bahadır ASLAN]]></category>
		<category><![CDATA[TURKISH WRITINGS]]></category>
		<category><![CDATA[Abdulkadir Türkyılmaz]]></category>
		<category><![CDATA[BANK ASYA]]></category>
		<category><![CDATA[BAROLARBİRLİĞİ]]></category>
		<category><![CDATA[Bekir Bozdağ]]></category>
		<category><![CDATA[BYLOCK]]></category>
		<category><![CDATA[İNSAN HAKLARI VE EŞİTLİK KURUMU]]></category>
		<category><![CDATA[İşkence]]></category>
		<category><![CDATA[OHAL]]></category>
		<category><![CDATA[Polis]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.justicesquare.com/?p=1768</guid>

					<description><![CDATA[İşkence suçu; kamu görevlisinin sistematik ve belli bir sürece yayılan fiilleriyle bir kişiye karşı insan onuruyla bağdaşmayan ve bedensel veya ruhsal yönden acı çektirmesine, algılama veya irade yeteneğinin etkilenmesine, aşağılanmasına yol açacak davranışlar sergilemesini ifade etmektedir. &#160;İşkence suçu, TCK m.94’te “İşkence ve Eziyet” başlıklı bölümde düzenlenmiştir. Ayrıca işkence fiillerin, siyasal, felsefi, ırki veya dini saiklerle &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">İşkence suçu; kamu görevlisinin sistematik ve belli bir sürece yayılan fiilleriyle bir kişiye karşı insan onuruyla bağdaşmayan ve bedensel veya ruhsal yönden acı çektirmesine, algılama veya irade yeteneğinin etkilenmesine, aşağılanmasına yol açacak davranışlar sergilemesini ifade etmektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;İşkence suçu, TCK m.94’te <strong><em>“İşkence ve Eziyet” </em></strong>başlıklı bölümde düzenlenmiştir. Ayrıca işkence fiillerin, siyasal, felsefi, ırki veya dini saiklerle toplumun bir kesimine karşı bir plan doğrultusunda sistemli olarak işlenmesi halinde ise TCK&#8217;nın 77. maddesindeki insanlığa karşı suç oluşacaktır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İnsanlığa karşı suç kategorisinde yer alan işkence yasağı, uluslararası hukuk belgelerinde de bireyin temel hakları arasında sayılmıştır. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 5. maddesinde, <em>“hiç kimsenin işkenceye, zalimane, gayriinsani, haysiyet kırıcı cezalara veya muameleye tâbi tutulamayacağı”</em> ifade edilmiştir. Aynı şekilde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin “İşkence Yasağı” başlıklı 3. maddesinde <em>“Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tâbi tutulamaz”</em> hükmüne yer verilmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İHD Dokümantasyon Biriminin tespitlerine göre sadece 2022 yılının ilk 11 ayında; resmi gözaltı yerlerinde en az 980 kişi işkence ve diğer kötü muameleye maruz kalmıştır.&nbsp; Yine İHD Dokümantasyon Birimi’nin verilerine göre hapishanelerde 310 mahpus işkence ve kötü muamele gördüğüne dair şikâyette bulunmuştur<a href="#_ftn1" id="_ftnref1">[1]</a>. Belirtilen bu verilerin OHAL süreciyle birlikte olağan hale geldiği görülmektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İşkencenin önlenmesi demokratik hukuk devletinde yaşam hakkının korunması ile özgürlük ve güvenlik hakkının güvenceye alınması noktasında hayati öneme sahiptir. İnsan haklarına yönelik ağır ihlal niteliğinden dolayı &nbsp;şikâyet beklenmeksizin soruşturulması gereken suçlar arasında yer alan işkence suçunda zamanaşımı bulunmamaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bununla beraber Türk yargı mercileri işkencenin hesabını sormak yerine işkencecileri koruma altına almaktadırlar. Özellikle OHAL sürecinde bir politika halinde uygulanan ve OHAL KHK’sı ile sorumsuzluk zırhı getirilen işkence eylemleri devam ederken sorumlular yargı eliyle korunmaktadırlar. Bunun son örneği Ankara Emniyet Müdürlüğü TEM şubede görevli olan polis <strong>Abdulkadir Türkyılmaz</strong> hakkındaki işkence iddialarının yer aldığı haber ve tweetlere erişim engeli getirilmesidir<a href="#_ftn2" id="_ftnref2">[2]</a>.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Türkyılmaz 15 Temmuz sonrası askerlere işkence yaptığını itiraf etmesi ve milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’na ailesinin gözü önünde şiddet uygulamasıyla gündeme gelmişti. Türkyılmaz hakkında yapılan şikâyetler üzerine başlatılan soruşturmada, 15 Temmuz sonrasında aralarında üst düzey komutanların da olduğu bazı askerlere olayın sıcaklığıyla “kötü muamelede” bulunduğunu ve OHAL sürecinde bir albayı bacağından potaya astığını itiraf etmişti. Ancak Türkyılmaz, yaptığı işkenceden pişmanlık duymadığını söylemişti.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Abdulkadir Türkyılmaz</strong> hakkındaki işkence haberlerinin kaldırılması için yaptığı başvuru neticesinde Ankara 6. Sulh Ceza Hâkimliği 102 sayfalık kararıyla; haberlerin yanı sıra tweetlerin de kaldırılmasına karar verdi.&nbsp; Bu kapsamda toplamda 2071 URL’ye erişim yasağı getirildi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Türkiye&nbsp; <strong>Abdulkadir Türkyılmaz</strong> olayında da görüldüğü gibi insanlık suçu olan ve zamanaşımı bulunmayan işkence suçu devlet kontrolünde bir idari pratik haline dönüşmüş bulanmaktadır. İşkence ile mücadele etmek yerine işkencecilerin ifşasını ve yargılanmalarını önleyici tedbirler alınmaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">OHAL süreciyle birlikte iktidarın teşvik ve desteğiyle kolluk görevlilerinde başlayan keyfi ve kural tanımaz tutum ve davranışlar bu verileri gün geçtikçe artmasına neden olmuştur. Devlet eliyle işkencenin idari pratik haline gelmesindeki temel neden OHAL KHK’larıyla işkenceci kamu görevlilerine getirilen sorumsuzluk zırhıdır. OHAL bitmiş olsa da zımni olarak devlet eliyle bu sorumsuzluk hali devam ettirilmektedir.&nbsp; Bu noktada bu sorumsuzluğun devam etmesinde ve işkencelilerin hesap vermemelerinde yargı mercileri önemli bir paya sahiptir. İşkencenin önlenmesi için yargı mercilerinin resen hareket etmesi ve suçluların cezalandırılması için gerekeni yapması gerekirken yargı mercilerinin bazen “takipsizlik kararlarıyla” bazen de “ verdikleri erişim engeli kararlarıyla” işkencecilere perde oldukları ve onları korumaya aldıkları görülmektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ancak insanlığa karşı suç niteliğindeki işkence fiilleri zamanaşımına tabi olmadığından her zaman soruşturma konusu olacağı unutulmamalıdır. Bu noktada saray rejimi yargısının işkenceciler hakkında takipsizlik kararı vermiş olması işkencelileri hiçbir zaman kurtarmaz. Adalet geldiğinde işkence dosyaları sırasıyla raflardan indirilecektir. Dolayısıyla takipsizlik kararı veya erişim engeli kararı almak Erdoğan rejiminde bir sığınak olsa da bu kararlar bile kimlerin işkenceci olduğunun tespit noktasında yol gösterici olacaktır. Ayrıca OHAL süreciyle birlikte kamu görevlilerinin işkence eylemlerini başta Gülen Hareketi Mensupları olmak üzere toplumun belli kesimlerine karşı bir plan doğrultusunda sistemli olarak işlediklerinden yargılamalarının TCK&#8217;nın 77. maddesindeki insanlığa karşı suç kapsamında olacağı da unutulmamalıdır.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity"/>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref1" id="_ftn1">[1]</a> Verilerle 2022 Yılında Türkiye’de İnsan Hakları İhlalleri 10 Aralık 2022 <a href="https://tihv.org.tr/ozel-raporlar-ve-degerlendirmeler/verilerle-2022-yilinda-turkiyede-insan-haklari-ihlalleri/">https://tihv.org.tr/ozel-raporlar-ve-degerlendirmeler/verilerle-2022-yilinda-turkiyede-insan-haklari-ihlalleri/</a>&nbsp;</p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref2" id="_ftn2">[2]</a> https://aktifhaber.com/gundem/iskenceci-polis-abdulkadir-turkyilmaz-izlerini-silmeye-calisiyor-2071-haber-ve-tweet-icin-erisim-engeli.html</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>YARGITAY’DAN HATA ÜZERİNE HATA</title>
		<link>https://www.justicesquare.com/blog/2022/12/15/yargitaydan-hata-uzerine-hata/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Editor]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 15 Dec 2022 02:06:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Articles]]></category>
		<category><![CDATA[Dr. Bahadır ASLAN]]></category>
		<category><![CDATA[TURKISH WRITINGS]]></category>
		<category><![CDATA[BANK ASYA]]></category>
		<category><![CDATA[Bekir Bozdağ]]></category>
		<category><![CDATA[Beraat]]></category>
		<category><![CDATA[BİROL ERDEM]]></category>
		<category><![CDATA[BYLOCK]]></category>
		<category><![CDATA[CGK]]></category>
		<category><![CDATA[EVRAKTA SAHTECİLİK]]></category>
		<category><![CDATA[Hata]]></category>
		<category><![CDATA[YARGITAY]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.justicesquare.com/?p=1755</guid>

					<description><![CDATA[Dr. Bahadır ASLAN Daha önceki yazımızda da vurguladığımız üzere hakkında silahlı terör örgütü yöneticiliği suçundan dava açılan eski müsteşar &#160;Birol ERDEM hakkında TCK’nın 30. maddesi gerekçe yapılarak Yargıtay 9. Ceza Dairesi tarafından beraat kararı verilmiş (9. CD. 01/02/2021 T., 2019/11 E., 2021/5 K. ) ve verilen beraat kararı Ceza Genel Kurulu tarafından onanmıştı. Resmi olarak &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">                                                                                                                                         <strong>Dr. Bahadır ASLAN</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Daha önceki yazımızda da vurguladığımız üzere hakkında silahlı terör örgütü yöneticiliği suçundan dava açılan eski müsteşar &nbsp;<strong>Birol ERDEM</strong> hakkında <strong>TCK’nın 30.</strong> maddesi gerekçe yapılarak Yargıtay 9. Ceza Dairesi tarafından beraat kararı verilmiş <strong>(9. CD. 01/02/2021 T., 2019/11 E., 2021/5 K. )</strong> ve verilen beraat kararı Ceza Genel Kurulu tarafından onanmıştı. Resmi olarak açıklanmayan ancak bir kısım medya organlarına ve gazetecilerle paylaşılan karara göre Türk yargısının fişlenme surecinin baş aktörü olduğunu kendi ifadeleri ile ikrar eden ve binlerce hakim ve savcının fişlemesini yapıp istihbarat teşkilatıyla paylaşan Birol ERDEM’in bu hukuka aykırı eylemlerini meşru gören ve bu eylemlerini <strong>“hata kavramının yorumlanmasında dikkate alan”</strong> CGK, sanığın örgütün suç işleme amacından haberdar olmadığından ötürü suçun asli unsurlarında hataya düştüğünden bahisle CMK’nın 223/2-c maddesi kapsamında verilen BERAAT hükmünün onanmasına karar vermişti.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Birol Erdem kararı bir çok yönüyle hatalı olsa da <strong>TCK’nın 30.</strong> maddesinde düzenlenmiş hata hükümleri nitelik olarak sözde örgütün suç işleme amacından haberdar olmayan Birol Erdem hakkında uygulandığına göre örgütün suç işleme amacından haberdar olmayan pazarcı teyzeye veya Ban Asya’da hesap açmış olan gariban esnafa veya öğrenciye ya da &nbsp;nihayetinde örgütün bu amacını bildiği delillerle ispatlanamayan &nbsp;tüm sanıklar bakımından uygulanması gerekmektedir. Ortada çıkan bu sonucun derinlerde ve iktidarda oluşturduğu rahatsızlıktan dolayı şimdi CGK tarafından sanığın örgütün suç işleme amacından haberdar olmadığından bahisle <strong>CMK’nın 223/2-</strong><strong>c</strong> maddesi kapsamında verilen beraat kararının, delil yetersizliğinden bahisle <strong>CMK’nın 223/2-</strong><strong>e</strong> &nbsp;maddesi kapsamında beraat kararına dönüştürülmeye çalışıldığı anlaşılmaktadır. Böylece kararın genele uygulanmasının önüne geçmeye çakışılmaktadır. &nbsp;Bu yönde özellikle bu hafta havuz medyasına servis edilen bir kısım haberlerle bu değişimin alt yapısının yapılmaya çalışıldığı görülmektedir. &nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ancak bu değişim kendi içerisinde bütün CGK üyelerinin sorumluluğunu doğuracak nitelikli bir suçu da barındırmaktadır. Şöyle ki Ceza Genel Kurulunda yapılan müzakereler sonucu Kurulun vardığı karar kısa ve öz olarak ve kimlerin hangi yönde oy kullandığını da gösterecek şekilde bir müzakere tutanağı düzenlenir. Bu tutanakta belirtilen esaslar çerçevesinde gerekçeli karar yazılır. Dolayısıyla müzakere tutanağında eski Müsteşar Birol Erdem hakkında <strong>9. Ceza Dairesinin</strong> ilk derece mahkemesi sıfatıyla vermiş olduğu karar hakkında onama gerekesi 5271 sayılı CMK&#8217;nın 223/2-c maddesi kapsamında kararlaştırılmış ise gerekçenin de buna uygun yazılması gerekir. Müzakereden sonra ortaya çıkan ve kendilerini sıkıntıya sokacağını düşündükleri gerekçelerle kararın gerekçesini CMK’nin delil yetersizliği nedeniyle beraat hükmünü düzenleyen 223/2-e maddesine göre yazılması mümkün değildir. Geçmişe yönelik olarak ilk müzakerede tutulmuş olan tutanağın değiştirilmesi de mümkün değildir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yargıtay’daki müzakere tutanakları 5237 sayılı TCK’nın 204/2. Maddesi kapsamında resmi evrak niteliğinde olduğundan CGK heyetinin imzaladığı müzakere tutanağının sonradan değiştirilmesi 5237 sayılı <strong>TCK’nın 204/2</strong>. maddesindeki resmi evrakta sahtecilik suçunu oluşturacaktır. Ayrıca CMK’nın 222. maddesi gereğince duruşma tutanakları sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli belgelerdendir. Dolayısıyla TCK’nın 204/3. &nbsp;maddesi gereğince resmî belgenin, kanun hükmü gereği sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli olan belge niteliğinde olması hâlinde, verilecek ceza yarısı oranında artırılacağından CGK tutanağının değiştirilmesi nitelikli olarak resmi evrakta sahtecilik suçuna vücut verecektir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hangi eylemin hangi suç oluşturacağı konusunda nihai denetim merci olan CGK üyelerinin böyle bir suça ortak olacaklarına veya bu tip yasadışı ve Yargıtay’ın kurumsal kimliğini yerle bir edecek davranışlara imkan vereceklerine ihtimal vermiyorum. En azından sayıları bir elin parmağını geçmeyecek birkaç vicdanlı üyenin buna karşı çıkacağına inanıyorum. Her ne kadar karar kamuoyuyla paylaşılmadığı gerekçesiyle rahat davranılsa da bu müzakere tutanağının <strong>Zihni Çakır</strong> ve <strong>Sabah</strong> Gazetesi başta olmak üzere havuz medyasına servis edildiği ve muhakkak bir yerlerde bir suretinin olabileceği de unutulmamalıdır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bundan dolayı Sarayın veya Birol Erdem’i kurtarma timinin yönlendirmesiyle CGK üyelerinin bir <strong>hata </strong>yapmamasını temenni ederim. Zira ortada onlarca işlenmiş suç varken <strong>DÜZELTEREK ONAMA</strong> ayağına cezai sorumluluk soğuracak yeni bir <strong>HATAYA</strong> gerek yok… Ne de olsa <strong>Silivri </strong>hala soğuk…</p>



<div data-wp-interactive="core/file" class="wp-block-file"><object data-wp-bind--hidden="!state.hasPdfPreview" hidden class="wp-block-file__embed" data="https://www.justicesquare.com/wp-content/uploads/2022/12/YARGITAY-9.-CEZA-DAIRESININ-BIROL-ERDEM-HAKKINDAKI-GEREKCELI-KARARI-1.pdf" type="application/pdf" style="width:100%;height:600px" aria-label="Embed of YARGITAY 9. CEZA DAİRESİ&apos;NİN BİROL ERDEM HAKKINDAKİ GEREKÇELİ KARARI."></object><a id="wp-block-file--media-a9460170-8295-47cb-973a-6868e76a7ab4" href="https://www.justicesquare.com/wp-content/uploads/2022/12/YARGITAY-9.-CEZA-DAIRESININ-BIROL-ERDEM-HAKKINDAKI-GEREKCELI-KARARI-1.pdf">YARGITAY 9. CEZA DAİRESİ&#8217;NİN BİROL ERDEM HAKKINDAKİ GEREKÇELİ KARARI</a><a href="https://www.justicesquare.com/wp-content/uploads/2022/12/YARGITAY-9.-CEZA-DAIRESININ-BIROL-ERDEM-HAKKINDAKI-GEREKCELI-KARARI-1.pdf" class="wp-block-file__button wp-element-button" download aria-describedby="wp-block-file--media-a9460170-8295-47cb-973a-6868e76a7ab4">Download</a></div>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>THE COURT OF CASSATION UPHELD THE ACQUITMENT OF FORMER UNDERSECRETARY, BIROL ERDEM, WHO HAD BLACKLISTED THOUSANDS OF JUDGES AND PROSECUTORS</title>
		<link>https://www.justicesquare.com/blog/2022/12/10/the-court-of-cassation-upheld-the-acquitment-of-former-undersecretary-birol-erdem-who-had-blaclisted-thousands-of-judges-and-prosecutors/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Editor]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 10 Dec 2022 23:17:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Articles]]></category>
		<category><![CDATA[BAHADIR ASLAN]]></category>
		<category><![CDATA[English Articles]]></category>
		<category><![CDATA[BANK ASYA]]></category>
		<category><![CDATA[BAROLARBİRLİĞİ]]></category>
		<category><![CDATA[Bekir Bozdağ]]></category>
		<category><![CDATA[BIROL ERDEM]]></category>
		<category><![CDATA[BYLOCK]]></category>
		<category><![CDATA[COURT OF CASSATION]]></category>
		<category><![CDATA[FİŞLEME]]></category>
		<category><![CDATA[FORMER UNDERSECRETARY]]></category>
		<category><![CDATA[GULEN MOVEMENT]]></category>
		<category><![CDATA[HSK]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.justicesquare.com/?p=1748</guid>

					<description><![CDATA[&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160; &#160;&#160; &#160;&#160;&#160;&#160;&#160; The Birol Erdem decision announced by the Assembly of Criminal Chambers of the Court of Cassation has become the most discussed topic of this week. Birol Erdem, who still works as the High Counselor of the Ministry of Justice, became a member of the Council of Judges and Prosecutors (HSK) on October &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph"><strong>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</strong></p>



<h1 class="has-medium-font-size wp-block-heading"></h1>



<p class="wp-block-paragraph">The Birol Erdem decision announced by <strong>the Assembly of Criminal Chambers of the Court of Cassation</strong> has become the most discussed topic of this week. Birol Erdem, who still works as the High Counselor of the Ministry of Justice, became a member of the Council of Judges and Prosecutors (HSK) on October 25, 2010 and served as the Undersecretary of the Ministry of Justice between November 21, 2011 and January 1, 2014. Birol Erdem and his wife were detained on 3 June 2017 as part of the investigations initiated by the Ankara Public Prosecutor&#8217;s Office against the Gülen Movement. He was released by the judge on duty, but his wife, Gülümser &nbsp;Erdem, was arrested on 17 June 2017 on charges of &#8220;membership of an armed terrorist organization&#8221; and &#8220;fraud&#8221;. Gülümser Erdem was later released on the condition of judicial control.</p>



<p class="wp-block-paragraph">The former undersecretary, who was prosecuted for the charge of leading an armed terrorist organization, was acquitted by <strong>the 9th Criminal Chamber</strong> of the Court of Cassation, on the grounds of Article 30 of the Turkish Penal Code <strong>(9. CD. 01/02/2021 T., 2019/11 E., 2021/5 K.).</strong> The acquittal decision was approved by <strong>the Assembly of Criminal Chambers </strong>this week. During the trial, Birol Erdem explained his activities within the Gülen Movement and his high-level duties in detail. Besides, he gave comprehensive information about systematic and planned blacklisting operations. According to Birol Erdem&#8217;s statements he had blacklisted approximately 3000 judges and prosecutors, whom he thought were members of the Gülen Movement in the Turkish judiciary, since 2013. He also testified against the judges and prosecutors he blacklisted.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Although former undersecretary Birol Erdem admitted that he was the main actor in the blacklisting process of the Turkish judiciary and that he had blacklisted thousands of judges and prosecutors and shared sensitive personal data with the intelligence agency, <strong>the Court of Cassation</strong> deemed these unlawful actions of the former undersecretary to be legitimate. <strong>&nbsp;The Court of Cassation</strong> evaluated these unlawful acts of the former undersecretary in his favor in the <strong>&#8220;interpretation of the concept of delinquency&#8221;</strong> and acquitted him.</p>



<p class="wp-block-paragraph">The Court of Cassation, which upheld the imprisonments given to hundreds of thousands of innocent people on the basis of unlawful evidence and fabricated reasons, decided that Birol Erdem, who confessed of being a member of the Gülen Movement and carrying out crucial duties, had not known the ultimate purpose of the Movement and therefore he had fallen into error about this matter. As can be seen, the Court of Cassation acquitted the defendant on the grounds of &#8220;mistake&#8221; that it embellished with universal law principles in order to save the former undersecretary who blacklisted most of judges and prosecutors. However, The Court of Cassation has not applied ‘the provision of mistake’ (TPC art. 30) until now, as the Supreme Court is aware of the fact that if the aforementioned rule was applied to others accused of being members of the Gülen Movement, then everyone would be acquitted.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">In other words, Birol Erdem was benefited from “the provision of mistake” because he took part in blacklisting commissions, engaged in illegal intelligence activities outside of his primary duties, and testified against hundreds of judges and prosecutors.</p>



<p class="wp-block-paragraph">The Turkish judiciary was put under pressure with the start of the 17/25 December Bribery and Corruption Operations. Through the dismissal of around 5000 judges and prosecutors from their profession and the detention of most of them on the grounds of the July 15 coup attempt, the judiciary was actually put under the control of the government. With the subsequent amendments to the Constitution and laws, it has become an apparatus under the control of the government. Thus, the Turkish judiciary has assumed the identity of a regime judiciary rather than being an independent and impartial judiciary.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Thus, the Supreme Court remained in a position far from its main function and started to act as an organ of the government. The Court of Cassation has used the government&#8217;s statements about the Gülen Movement as justification for its decisions. It prejudicedly accepted the Gülen Movement as a criminal organization having the virtual layers within a pyramidal structure which was invented by the Supreme Court itself (CGK E. 2017/16-956 K. 2017/370 T. 26.09.2017). The same court has now acquitted the former Undersecretary of Ministry of Justice, who had blacklisted thousands of his colleagues and gave false testimony against them. This is the exact summary of the disgraceful situation of the judiciary in Turkey.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>YARGITAY’IN BİROL ERDEM KARARI ÜZERİNE&#8230;</title>
		<link>https://www.justicesquare.com/blog/2022/12/08/yargitayin-birol-erdem-karari-uzerine/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Editor]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 08 Dec 2022 12:00:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Articles]]></category>
		<category><![CDATA[BAHADIR ASLAN]]></category>
		<category><![CDATA[TURKISH WRITINGS]]></category>
		<category><![CDATA[BANK ASYA]]></category>
		<category><![CDATA[BAROLARBİRLİĞİ]]></category>
		<category><![CDATA[Bekir Bozdağ]]></category>
		<category><![CDATA[Beraat]]></category>
		<category><![CDATA[BYLOCK]]></category>
		<category><![CDATA[Ceza Genel Kurulu]]></category>
		<category><![CDATA[Fişleme]]></category>
		<category><![CDATA[Gökhan Açıkkol]]></category>
		<category><![CDATA[Gulen Hareketi]]></category>
		<category><![CDATA[Hata]]></category>
		<category><![CDATA[Mukadder Alakuş]]></category>
		<category><![CDATA[müsteşar Birol Erdem]]></category>
		<category><![CDATA[Yargıtay]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.justicesquare.com/?p=1741</guid>

					<description><![CDATA[&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160; &#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;Dr. Bahadır ASLAN YARGITAY-9.-CEZA-DAIRESININ-BIROL-ERDEM-HAKKINDAKI-GEREKCELI-KARARIDownload Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun bu hafta açıkladığı Birol Erdem kararı bu haftanın en fazla konuşulan konusu haline geldi.  Halen Adalet Bakanlığı Yüksek Müşaviri olarak görev yapan  Birol Erdem, 25 Ekim 2010’da Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK) üyesi olmuş ve 21 Kasım 2011-1 Ocak 2014 tarihleri arasında ise Adalet Bakanlığı Müsteşarlığı &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;<strong>Dr. Bahadır ASLAN</strong></p>



<div data-wp-interactive="core/file" class="wp-block-file"><object data-wp-bind--hidden="!state.hasPdfPreview" hidden class="wp-block-file__embed" data="https://www.justicesquare.com/wp-content/uploads/2022/12/YARGITAY-9.-CEZA-DAIRESININ-BIROL-ERDEM-HAKKINDAKI-GEREKCELI-KARARI.pdf" type="application/pdf" style="width:100%;height:600px" aria-label="Embed of YARGITAY-9.-CEZA-DAIRESININ-BIROL-ERDEM-HAKKINDAKI-GEREKCELI-KARARI."></object><a id="wp-block-file--media-2c691a71-95aa-40f7-8ebf-5978e26fd8ee" href="https://www.justicesquare.com/wp-content/uploads/2022/12/YARGITAY-9.-CEZA-DAIRESININ-BIROL-ERDEM-HAKKINDAKI-GEREKCELI-KARARI.pdf">YARGITAY-9.-CEZA-DAIRESININ-BIROL-ERDEM-HAKKINDAKI-GEREKCELI-KARARI</a><a href="https://www.justicesquare.com/wp-content/uploads/2022/12/YARGITAY-9.-CEZA-DAIRESININ-BIROL-ERDEM-HAKKINDAKI-GEREKCELI-KARARI.pdf" class="wp-block-file__button wp-element-button" download aria-describedby="wp-block-file--media-2c691a71-95aa-40f7-8ebf-5978e26fd8ee">Download</a></div>



<p class="wp-block-paragraph">Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun bu hafta açıkladığı Birol Erdem kararı bu haftanın en fazla konuşulan konusu haline geldi.  Halen Adalet Bakanlığı Yüksek Müşaviri olarak görev yapan  Birol Erdem, 25 Ekim 2010’da Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK) üyesi olmuş ve 21 Kasım 2011-1 Ocak 2014 tarihleri arasında ise Adalet Bakanlığı Müsteşarlığı görevini yürütmüştü. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının Gülen Hareketine yönelik başlattığı soruşturmalar kapsamında Erdem çifti, 3 Haziran 2017 tarihinde gözaltına alınmıştı. Birol Erdem, tutuklama talebiyle sevk edildiği nöbetçi hakimlikçe serbest bırakılırken, eşi Gülümser Erdem, &#8220;silahlı terör örgütüne üye olmak&#8221; ve &#8220;dolandırıcılık&#8221; suçlarından 17 Haziran 2017 tarihinde tutuklanmış ve daha sonra adli kontrol şartı ile tahliye edilmişti.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hakkında silahlı terör örgütü yöneticiliği suçundan dava açılan eski müsteşar &nbsp;Birol ERDEM hakkında TCK’nın 30. maddesi gerekçe yapılarak Yargıtay 9. Ceza Dairesi tarafından beraat kararı verilmiş <strong>(9. CD. 01/02/2021 T., 2019/11 E., 2021/5 K. )</strong> ve verilen beraat kararı Ceza Genel Kurulu tarafından onanmıştır. Birol Erdem yargılama sürecinde ayrıntılı olarak Gülen Cemaati içerisindeki etkinliğini,&nbsp; üstlendiği üst düzey görevleri ve 2013 yılından itibaren Türk yargısı içerisinde sözde <strong>Gülen Hareketi&nbsp;</strong> mensubu olduğunu düşündüğü hakim ve savcılarla alakalı yapmış olduğu sistematik ve planlı fişleme çalışmalarını ayrıntılı olarak anlatmıştır.</p>



<h4 class="wp-block-heading">Adil Kararlar Ancak Bağımsız ve Tarafsız Mahkemelerce Verilebilir.</h4>



<p class="wp-block-paragraph">Bu kadar önemli konumdaki biri hakkında verilen beraat kararı ve kararın CGK tarafından onaylanması son günlerin en önemli hukuki gelişmesi olarak görülmüş ve yazılı, görsel ve sosyal medyada yapılan paylaşımlarda Birol Erdem kararında yer verilen hukuki gerekçeler ışığında Birol Erdem’e verilen beraat kararının çok doğru ve bu karardaki gerekçeler ışığında herkesin beraat etmesi gerektiği vurgulanmıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu yorumlar doğru olmakla birlikte kararın aşağıda açıklanacak gerekçeler ışığında hiç de masum bir karar olmadığını düşünüyorum. Öncelikle hukuki bir karar ancak bağımsız ve tarafsız bir yargı tarafından verilebilir. Bu noktada <strong>17/25 Aralık</strong> süreciyle birlikte baskı altına alınan , <strong>15 Temmuz</strong> darbe girişimi sonrası 5000 civarında hakim ve savcının meslekten ihracı ve çoğunluğunun tutuklanmasıyla birlikte fiilen ve yapılan Anayasa ve yasa değişiklikleriyle de kanunen hükümetin kontrolünde bir aparat haline gelen Türk yargısı bağımsızlık ve tarafsızlık vasıflarını yitirdiğinden öncelikle ortada bağımsız ve tarafsız bir yargı bulunmamaktadır. Bu vasıfları yitirmiş bir yargı meşruiyetini yitirmiş olduğundan verilen hiçbir kararı bu aşamada hukuken kabul edilebilecek bir nitelikte değildir. Dolayısıyla yüz binlerce insan hakkında örgüt suçlamasıyla yapılan yargılamalar bağımsız ve tarafsız mahkemelerce yapılmadığı gibi Birol Erdem gibi Türk yargısını sistematik ve planlı bir şekilde fişleyen bir eski cemaatçinin yargılaması da bağımsız ve tarafsız mahkemelerce yapılmamıştır. Diğer bir ifade ile ortada bağımsız ve tarafsız bir yargı bulunmadığından ortada hukuki bir karar da bulunmamaktadır. Sistem sadece kendi kullandığı aparatı temize çıkarmak için süslü bir kılıf bulmuştur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Türk yargısının fişlenme surecinin baş aktörü olduğunu kendi ifadeleri ile ikrar eden ve binlerce hakim ve savcının fişlemesini yapıp istihbarat teşkilatıyla paylaşan bir kişinin bu hukuka aykırı eylemlerini meşru ve yerinde gören &nbsp;ve bu eylemlerini <strong>“hata kavramının yorumlanmasında dikkate alan”</strong> &nbsp;CGK kararı hiçbir şekilde hukuken kabul edilecek bir karar değildir. Birol Erdem’in ikrarıyla sabit olan bu suçları bakımından gereğinin takdir ve ifasına ancak bağımsız ve tarafsız bir mahkemece karar verilmesi mümkün olduğundan ve böyle bir tespitte henüz yapılmadığından bu berat kararı suçluyu kurtarma ve kahramanlaştırma yargılamasıdır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Suçsuz binlerce hâkim ve savcı, yüzbinlerce kamu görevlisi ve sivil Gülen Hareketi mensubu olduğundan bahisle hiçbir gerekçe yokken bir gecede terör örgütü üyesi ilan edilmiş, gözaltında ve cezaevinde insanlık dışı kötü muamelelere ve işkencelere maruz kalmıştır.&nbsp; Bütün bu eylemler yerel mahkemeler, Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi tarafından görmezden gelinmiş ve nihayetinde en ağır cezalar verilerek insanlar cezaevlerinde ölüme terkedilmişlerdir. Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi hukuksuzluğun önüne geçmek yerine bu hukuksuzluğun meşruiyetini sağlamak adına hukuk tarihinde örneği görülmemiş kılıf niteliğindeki gerekçelerle bu cezaları onamışlardır. Ancak Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay’ın bu süreçte iktidarın isteği doğrultusunda oluşturduğu “kılıf” endeksli&nbsp; kararların &nbsp;AİHM’nin başta &nbsp;<strong>Alpaslan Altan ve Kılıç</strong> Kararları &nbsp;ile BM’nin <strong>Mukadder Alakuş ve Gökhan Açıkkol</strong> kararlarıyla paçavraya dönmüştür.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Böyle hukuksuz bir süreçte Yargıtay Türk yargı teşkilatını fişleyen bir müsteşarı kendi oluşturdukları “örgüt kılıfından“ kurtarmak için bu sefer evrensel hukuk ilkeleri ve temel hukuk normlarıyla süslenmiş “hata” kılıfını ortaya çıkarmıştır. Bu hata kılıfı uydurulurken de diğer masum insanların faydalanmasını engelleyecek gerekçelerin konulması da ihmal edilmemiştir. Hata hükümlerinin ancak itirafçı olan ve geçmişte fişlemeleriyle bu pişmanlığını ortaya koyan kişilere uygulanacağı zımnen vurgulanmıştır. Sanık Birol Erdem’in hukuka aykırı fişleme eylemleri&nbsp; <strong>“hata kavramının yorumlanmasında” </strong>sanık lehine doğrudan değerlendirme konusu yapılmıştır.&nbsp;&nbsp;Masum insanları hukuka aykırı delil ve uyduruk gerekçelerle cezaevlerinde çürüten Türk Yargıtay’ı <strong>fişlemeci</strong> bir eski müsteşarı kurtarmak için bu defa sözde evrensel hukuk ilkeleri ile süslediği “hata kılıfı” &nbsp;ile sanığı beraat ettirmiştir.</p>



<h4 class="wp-block-heading">Yargıtay’ın “Piramitli Örgüt Kılıfı” da “Hata Kılıfı” da Hukuksuzluğun İki Yüzü Gibidir.</h4>



<p class="wp-block-paragraph">Kanaatimce masum insanları terörist ilan etmek ve cezaevlerinde çürütmek için Yargıtay tarafından oluşturulan <strong>“piramitli örgüt kılıfı”</strong> ne kadar haksız ve hukuksuz ise&nbsp; <strong>fişlemeci eski bir müsteşarı </strong>bu kılıftan uzak tutmak ve aklamak için oluşturulan <strong>“hata kılıfı”</strong> da o kadar hukuksuzdur. Ve her iki hukuksuz kılıfının terziliğini de Yargıtay Ceza Genel Kurulu yapmıştır. CGK geçmişte &nbsp;emsali olmayan bir şekilde kanıttan ziyade &nbsp;bir ön kabul &nbsp;ile oluşturdukları piramit yapılanmada ortaya koydukları katmanlarla Gülen Cemaatini &nbsp;katmanlara ayırıp her bir katmanda yer alan kişileri eylemlerini ve suçun maddi be manevi unsurlarını ortaya koymadan peşinen suçlu kabul etmiştir. Hukuk tarihinde hiçbir zaman delil olarak değerlendirilmeyen fişleme bilgileri ve hukuka aykırı deliller baş tacı yapılarak mahkumiyet kararlarının bel kemiği olduğu özellikle Yargıtay Ceza Genel Kurulu tarafından vurgulanmıştır. (<strong>CGK E. 2017/16-956 K. 2017/370 T. 26.09.2017)</strong>. Verdiği kararlarla kategorik ve peşin suçlular oluşturan CGK&nbsp; şimdi kimin hangi koşulda hata hükümlerinden faydalanacağına karar vermiştir. Bu kararını da sadece&nbsp; yaptığı fişlemelerle iktidarın kölesi haline gelen bir itirafçı ve fişlemeci&nbsp; müsteşar için uygulamıştır. Aynı tarihte binlerce masum insanın cezasını farklı gerekçelerle onaylarken Birol Erdem için evrensel hukuk ilkelerini hatırlamıştır. Bu durum aslında Yargıtay’ın asli fonksiyonundan uzaklaşarak suçlu üretim merkezine döndüğünü ortaya koymaktadır.</p>



<h4 class="wp-block-heading">Ortada Bir Suç Olmadığından Hata Hükümleri Uygulanamaz</h4>



<p class="wp-block-paragraph">Diğer taraftan ortada suçsuz insanların “hata” hükümlerinden faydalanarak beraat edecekleri bir suç yoktur. Olmayan bir suçta hata edilmesi de mümkün değildir. Bir suçun varlığı için öncelikle maddi ve manevi unsurlarını oluşması gerekmektedir. Darbe girişimi gerekçe gösterilerek bir grubu toptan suçlu ilan etmek vahim olduğu gibi onları hiç olmayacakları şekilde terörist ilan edip cezalandırmak hukuken daha vahimdir. Devletin kontrol denetiminde faaliyet gösteren bir bankada hesabı olmak veya kamu görev ifa etmek veyahut kanunların suç olarak düzenlemediği ekonomik ve sosyal faaliyetler bir suça vücut vermez. Aynı bankada CIO olan biri bugün hükumetin önemli bir bürokratı iken&nbsp; Bank Asya’da hesabı olan gariban Anadolu insanın hapishanede olması ancak adaletsizlikle izah edilir. İktidarın söylemleri ile suç politikası oluşturup suçlu yaratan Türk yargısının bu noktada suçun unsurları ile hata kavramlarını ayırt etme&nbsp; ve adaleti tesis etme gibi bir derdinin olmadığı&nbsp; AİHM ve BM kararları ile çöp haline gelen sözde kararları ile sabittir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">AİHM ve BM kararları gereğince örgüt suçlaması ile yargılanan kişilerin öncelikle&nbsp; CMK 223. maddesi kapsamında öncelikle beraat&nbsp; etmeleri gerekmektedir. Ortada hata hükümlerinin uygulanacağı bir suç bulunmadığından bu noktada hata hükümlerinin kabulü aslında suç üretmek için yola koyulmuş Yargıtay’ın nihai amacını kabul anlamına gelmektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yargıtay’ın hata kararının bir diğer vahim yönü ise suçun asli unsurlarını ve bu noktada son dönemde AİHM ve BM tarafından verilen kararları gerekçesinde tartışmadan suçun sübutunu peşinen kabul ederek kişinin hata sonucu bu suçlardan veya örgütün suç işleme amacından haberdar olmadığından bahisle hata hükümlerinden faydalanması gerektiğine karar vermesidir.&nbsp; Binlerce hakim ve savcıyı fişleyen ve halen illegal yürütülen bir kısım istihbari çalışmaların içinde yer alan, geçmişte müsteşarlık ve personel genel müdürlüğü yapan birinin iddia edildiği şekilde bir örgütün varlığından haberdar olmaması imkânsızdır. Birol Erdem’in örgütün varlığından haberdar olmaması için ya ortada bir örgütün olmaması ya da bu kadar önemli görevleri ifa eden birinin zeka sorununun olması gerekir. Teşkilatta herkesin “cin gibi” biri dediği Birol Erdem’in örgütün varlığından haberdar olmaması hata en değil ortada bir suç örgütün olmamasından kaynaklıdır. Ancak cin gibi biri Devletle devam etmek için örgüt kılıfının içini doldurmak için elinden geleni ardına bırakmamış be bütün insanlık suçlarının işlendiği bir süreçte önemli bir yapı taşı görevi üstlenmiştir.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu önemli görevinden ötürü Birol Erdem gibi fişlemeleri itiraf etmiş ve ne kadar hukuksuz uygulama varsa altına imza atmış, fişleme komisyonlarında ve asli görevi dışında illegal istihbarat faaliyetlerinde bulunmuş birinin hatadan faydalandırılmasının sebebi illegal yargılama sürecine olan katkısını ödüllendirmektir. &nbsp;</p>



<h4 class="wp-block-heading">Birol Erdem Bir At Pazarlığının Ortasında Kamıştır</h4>



<p class="wp-block-paragraph">Öte yandan yargıdaki binlerce fişlemeyi itiraf etmiş,&nbsp; ne kadar hukuksuz uygulama varsa altına imza atmış, fişleme komisyonlarında ve asli görevi dışında illegal istihbarat faaliyetlerinde bulunmuş olan Birol Erdem bir at pazarlığının da ortasında kamıştır. Kendisini kurtarmak için 2013 yılından itibaren aktif fişleme faaliyetlerinde yer alan ve adeta bir istihbarat görevlisi gibi çalışan bir karakter kendi eşinin tutuklanmasını engelleyememiştir. Zira adete suç örgütüne dönüşen Türk yargı örgütündeki farklı kliklerin birbirinden de hesap sorduğu bir süreç yaşanmıştır. Tabiri caizse Ergenekon ve Balyoz davaları ile kapanmaz bir şekilde deşifre olan ve Erdoğan ile 2014 yılında yapılan anlaşma ile üzeri örtülen ama&nbsp; Hablemitoğlu cinayeti le tekrar varlığı ete kemiğe bürünen derin devlet yapılanması Birol Erdem’den geçmişin hesabını sormak için elinden geleni ardına bırakmamıştır. Birol Erdem her ne kadar istihbaratın şemsiyesi altına saklansa ve <strong>HAKYOLCU</strong> kimliği ile Erdoğan’a sığınmış olsa da derin devletin intikamı sürekli ensesinde olmuştur ve olacaktır. Mahkemece verilen beraat kararına yönelik itiraz ve temyizlerdeki gerekçeler bu hesap sorma niyetini en iyi şekilde ortaya koymaktadır. Elinde sopayla Birol Erdem’i parçalayacak bir ekip ile &nbsp;ona sahip çıkan <strong>HAKYOL</strong> ve iktidar kanadının derin hesaplaşması burada bitmez kanaatindeyim.</p>



<h4 class="wp-block-heading">Adalet İçin “Hata “ Yapmadan Sezon Finalini Beklemek Gerekir.</h4>



<p class="wp-block-paragraph">Meselenin bir diğer yönü ise Gülen Hareketine yönelik hukuksuz surecin önemli bir figüranı haline gelen Birol Erdem’in belirlenen hedefe ulaşmadan yan çizmesini engellemek ve gelecek sezonun da itirafçısı olmasının önüne geçmek için bu şekilde kıstırma operasyonlarıyla avuçta tutulduğu da unutulmamalıdır. Dolayısıyla gelecek sezon Türk yargısı bağımsız ve tarafsız olarak yoluna devam ettiğinde bu sezon haksız olarak terörist ilan edilenleri berat ederken düzmece bir “hata kılıfıyla” beraat eden <strong>fişlemeci müsteşar Birol Erdem</strong> işlediği suçlardan dolayı sistemin diğer suça bulaşan, Anayasayı AİHM’in kararlarını ve evrensel hukuk kurallarını yok sayarak siyasetin istediği kararlara imza atan, işlenen insanlık suçlarını ört bas eden, işkence, çıplak arama ve kötü muamele ve adam kaçırma &nbsp;dosyalarını&nbsp; kapatan sözde yargı mensupları&nbsp; gibi en adil bir şekilde yargılanacaklardır. &nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ondan dolayı “hata“ yapmadan sezon finalini beklemenizi öneririm…</p>



<div class="wp-block-media-text alignwide is-stacked-on-mobile"><figure class="wp-block-media-text__media"></figure><div class="wp-block-media-text__content"></div></div>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>HABLEMİTOĞLU İDDİANAMESİNE İLİŞKİN DEĞERLENDİRME</title>
		<link>https://www.justicesquare.com/blog/2022/12/03/hablemitoglu-iddianamesine-iliskin-degerlendirme/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Editor]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Dec 2022 17:23:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Articles]]></category>
		<category><![CDATA[Dr. Gökhan Güneş]]></category>
		<category><![CDATA[TURKISH WRITINGS]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Tarkan Mumcuoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[BAROLARBİRLİĞİ]]></category>
		<category><![CDATA[Bekir Bozdağ]]></category>
		<category><![CDATA[Ergenekon]]></category>
		<category><![CDATA[Fikret Emek]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Levent Göktaş]]></category>
		<category><![CDATA[Necip Hablemitoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Nuri Gökhan Bozkır]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.justicesquare.com/?p=1727</guid>

					<description><![CDATA[HABLEMITOGLU-IDDIANAMESINE-ILISKIN-DEGERLENDIRME-Dr.-Gokhan-Gunes-1Download 1. Genel Olarak Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı 11/11/2022’de[1] Ankara 36. Ağır Ceza Mahkemesine Necip Hablemitoğlu’nun öldürülmesi ile ilgili 10 kişi hakkında dava açmıştır. Mahkeme tensiple, terör davalarına bakmakla görevli ihtisas mahkemesine görevsizlik kararı vermiştir.[2] Dosyanın şüphelileri; Fetullah Gülen, Mustafa Özcan, Enver Altaylı (eski asker ve MİT görevlisi), Aydın Köstem (İşadamı), Mustafa Levent Göktaş (asker), Fikret &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="has-text-align-right wp-block-paragraph">                                                                                                                            <strong>       </strong></p>



<div class="wp-block-file"><a id="wp-block-file--media-93323ffd-0cdc-424e-9687-0e96660aa991" href="https://www.justicesquare.com/wp-content/uploads/2022/12/HABLEMITOGLU-IDDIANAMESINE-ILISKIN-DEGERLENDIRME-Dr.-Gokhan-Gunes-1.docx">HABLEMITOGLU-IDDIANAMESINE-ILISKIN-DEGERLENDIRME-Dr.-Gokhan-Gunes-1</a><a href="https://www.justicesquare.com/wp-content/uploads/2022/12/HABLEMITOGLU-IDDIANAMESINE-ILISKIN-DEGERLENDIRME-Dr.-Gokhan-Gunes-1.docx" class="wp-block-file__button wp-element-button" download aria-describedby="wp-block-file--media-93323ffd-0cdc-424e-9687-0e96660aa991">Download</a></div>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>1. Genel Olarak</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı 11/11/2022’de<a href="#_ftn1" id="_ftnref1">[1]</a> Ankara 36. Ağır Ceza Mahkemesine Necip Hablemitoğlu’nun öldürülmesi ile ilgili 10 kişi hakkında dava açmıştır. Mahkeme tensiple, terör davalarına bakmakla görevli ihtisas mahkemesine görevsizlik kararı vermiştir.<a href="#_ftn2" id="_ftnref2">[2]</a></p>



<p class="wp-block-paragraph">Dosyanın şüphelileri; Fetullah Gülen, Mustafa Özcan, Enver Altaylı (eski asker ve MİT görevlisi), Aydın Köstem (İşadamı),  Mustafa Levent Göktaş (asker), Fikret Emek (asker), Ahmet Tarkan Mumcuoğlu (asker), Nuri Gökhan Bozkır (asker), Mehmet Narin (asker),  ve Ali Serhat Ilıcak’tır. (Almanya’da işadamı)</p>



<p class="wp-block-paragraph">İddianameye göre Hablemitoğlu, cinayet öncesi şu konularda çalışmaktadır; Alman vakıflarının Türkiye’deki faaliyetleri, Mesut Yılmaz, bazı askerler ve bazı medya patronlarının karıştığı enerji yolsuzluğu (Mavi Akım), Gülen Hareketinin kamudaki yapılanmasına ilişkin kitap çalışması (Köstebek) ve&nbsp; AKP’nin kapatılması organizasyonunda önde olması, Yargıtay Cumhuriyet Savcısına delil malzemesi oluşturacak Ergun Poyraz’ın kitabının yayına hazırlaması ile Partinin kapatılması psikolojik harp kısmını üstlenmesi ve bu hususta psikolojik savaşı yönlendirmesi.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>2. İddianamenin Yazım Süreci</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">2002’de Necip Hablemitoğlu’nun öldürülmesiyle ilgili bir arpa boyu yol alamayan iddia makamı, iddianamede <strong><em>“maktulün hiç bir çevresi ile uzaktan yakından ilişkisi olmayan biri”</em></strong> olarak ifade edilen ve &nbsp;İstanbul Emniyetine giderek kimsenin ulaşamadığı bilgileri! veren Zihni Çakır’ın beyanlarıyla soruşturmayı tekrar canlandırmıştır. Ancak, savcılık tarafından tüm iddianamenin üzerine bina edildiği bu beyanlarla ilgili 2015’te her hangi bir adım atılmamış, 2017’de Zihni Çakır tekrar ifade vermiş, fakat bu ifadeden sonra da soruşturmayla ilgili bir gelişme olmamıştır. Son olarak da 2019 yılında savcılık, <em>“adli kolluk” </em>görevi de verdiği Zihni Çakır üzerinden, Ukrayna’ya yasa dışı yollarla giden ve Türkiye’de aranma kaydı bulunan Nuri Gökhan Bozkır’a (NGB) ulaşmıştır. Yani savcılık işin kısa yolunu bulmuş ve 2016 yılında kabul edilen 6706 sayılı Cezai Konularda Uluslararası Adli İşbirliği Kanunu’na (istinabe) uygun şekilde bu kişinin ifadesini almak yerine, T.C Kiev Büyükelçiliği İçişleri Ateşesi mail hesabından gönderilen e-posta ile bu kişinin el yazılı ifadesini temin yoluna gitmiş ve bu suretle ceza soruşturmasında olmayan bir usul de geliştirmiştir (İdd. s.63).</p>



<p class="wp-block-paragraph">Zihni Çakır sadece NGB’ye irtibatı sağlamakla kalmamış, önce NGB’ye soruşturma savcısının mail adresini (zaferergun@adalet.gov.tr) vermiş, ancak bu adrese mail gelmediğini söyleyerek maili tem Büro@Ankara Egm adresine göndermesi istemiştir (İdd. s.84). Bu hummalı çalışma sonucu NGB’nin ifadeleri savcılığa ulaşmıştır. Kısaca, savcılık ve emniyetin dosya ile ilgili yapması gereken araştırmayı yapan, dosyanın en önemli sanığına yurt dışında ulaşarak bu kişiden yazılı beyan alan ve daha önemlisi de verdiği (ya da eline verilen) bilgiyle soruşturmanın seyrini değiştiren kişi Zihni Çakır’dır. Savcının tek yaptığı da Zihni Çakır’ın verdiği bilginin altını doldurmaya çalışmak olmuştur. Onu yaparken, yani Hablemitoğlu cinayetini Gülen Hareketine bağlamaya çalışırken de hayal gücünü çok zorlamış ve bu nedenle birazdan anlatacağımız çelişkilere imza atmıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>3. İddianamenin Ana Kurgusu; Hablemitoğlu Cinayetini Gülen Hareketine Yıkma Gayreti</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Buraya kadar anlattıklarımızla ilgili akla gelen ilk soru, Zihni Çakır’ın hiçbir delil bulunmamasına rağmen neden soruşturmayı Mustafa Özcan ve Enver Altaylı üzerinden Gülen Hareketine bağlamaya çalıştığı ve kimlerin bu şekilde kendisini yönlendirdiğidir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Zihni Çakır’ın 17/25 Aralık sureciyle birlikte failleri bilinen bir cinayeti Gülen Hareketi ile ilişkilendirmek üzere MİT tarafından piyasaya sürüldüğü açıktır. Erdoğan, suçun gerçek faillerini bildiği için bu zamana kadar bu kartı açıktan Gülen Hareketine karşı kullanmaktan kaçınmış, gerçek failler ve onların derin yapısına karşı kullanmak için tekrar bu soruşturmayı canlandırmıştır. Ergenekon kapsamında yargılanan ve şu an Rejimle birlikte hareket eden derin yapı kendilerini sıkıntıya sokacağını bildiği bu süreçte bir iki tetikçisini feda etmek suretiyle bu işten kurtulmak için Erdoğan ile tekrar bir anlaşma surecine girmek zorunda kalmıştır. Bu anlaşma, esasen 17/25 Aralık öncesi yapılan anlaşmanın yenilenmiş versiyonudur. Erdoğan faillerini bildiği bu cinayeti kaşımakla derin yapıyı tekrar bir anlaşma masasına oturtmaya ve 2023 seçim surecine girilirken yarı yolda bırakılmamayı garantiye almaya çalışmaktadır. Yoksa NGB gibi her turlu ifadeyi vermeye uygun bir adamın ifadesine Mustafa Özcan-Enver Altaylı’yı ekletebilirlerdi. Ancak özellikle bunu yapmamıştır. Bu kirli ve derin savaşta tekrar anlaşma sağlanınca derin yapının tetikçilerinin bir taraftan elini kolunu sallayarak kaçmasına göz yumulurken, diğer taraftan da dosyayı değersizleştirmek ve Ergenekon dosyasının tekrar bir cinayetle canlandırılmasını önlemek için Zihni Çakır kurgusu tekrar piyasaya sürülmüştür. Rejim, Ergenekon’a karşı her zaman tetikte olduğu için bu soruşturmanın Ergenekon’un istediği şekilde sonuçlanmasını istememiştir. Çok zayıf delillerle cinayeti Gülen Hareketine yıkmaya çalışırken, asıl failin Ergenekon olduğunu da herkese göstermiştir. Gözden çıkarılan bazı kişiler aleyhine kamu davasına dönüşse de, bu dosya içinde barındırdığı ayrıntı ve ucu gösterilen sopalarla asıl faillerin tepesinde Demokles’in kılıcı gibi sallanmaya devam edecektir. Zira bu kişilere açık bir şekilde <em>“her şeyinizi biliyoruz, zamanı gelince hesabını sorarız, bu nedenle ayağınızı denk alın”</em> mesajı verilmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu kapsamda dikkat çeken bir diğer husus, Enver Altaylı’nın 21/10/2016’da tanık sıfatıyla ifadesi alınmasına ve daha sonra başka suçlardan tutuklanmasına rağmen, bu dosyanın şüphelisi yapılmamıştır. Altaylı’nın dosyaya dahil edilip ifadesinin alınma tarihi 19/08/2022’dir. Bu kadar önemli bir dosyada köprü görevi gördüğü iddia edilen bir kişinin, Zihni Çakır’ın 2015’teki ifadesinden sonra değil de iddianamenin hazırlanmasına yakın bir tarihte(11/11/2022) şüpheli olarak dosyaya eklenmesi, kurgu surecindeki değişikliğin somut bir göstergesidir.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Diğer taraftan Mustafa Özcan-Enver Altaylı’ya ilişkin bilgi eğer Zihni Çakır’a NGB vermiş olsaydı, hem Ukrayna’dan yazdığı mektupta, hem de yasa dışı yollarla Türkiye’ye getirilip uzun süre MİT’in işkencesinde geçtikten sonra verdiği ifadelerinde mutlaka söylerdi. Zira NBG, 2014 yılında İstanbul ve Ankara Emniyet Müdürlüğü TEM Şube Müdürlüğüne giderek “<em>FETÖ”</em> ile ilgili elinde olan bilgi ve belgeleri teslim ettiğini söylemiştir. Hatta İstanbul Emniyet Müdürlüğüne gidip o dönem emniyet müdür yardımcısı olan Mustafa Çalışkan’ın odasında dönemin İstanbul Başsavcısı İrfan Fidan’ın da bulunduğu bir ortamda <em>“FETÖ”</em> ile ilgili ifade vermek istediğini söylemiş ve hatta İrfan Fidan; <em>“FETÖ ana davasını güçlendirecek, FETÖ yapılanmasını çökertecek iki önemli olayın olduğunu, bir tanesinin MİT tırları diğeri ise Necip HABLEMİTOGLU cinayeti olduğunu”</em> belirtmiş, bunun üzerine NGB, bu iki konu hakkında da bilgisi olduğunu ve yardımcı olacağını beyan etmiş ve MİT tırları davasına etki edecek önemli bir tanığı yönlendirdiğini iddia etmiştir. Hatta, Zihni ÇAKIR&#8217;ın getirdiği Emniyet Genel Müdürlüğü TEM Daireden Polis Memuru Turgut isimli şahsa Necip HABLEMİTOGLU cinayeti konusunda bildiklerimi anlatmış ama bu anlatımlar resmiyete dönüştürülmediği gibi bu konuda bir gelişme de sağlanamamıştır (İdd. s.84).</p>



<p class="wp-block-paragraph">İddianamede savcılık, işine gelen kısımlarda NGB’nin ifadelerini mutlak doğru kabul ederken, işine gelmeyecek hususların başında gelen Hablemitoğlu cinayetinin Gülen Hareketi tarafından gerçekleştirildiğine ilişkin bir beyanda bulunmamasını anlamlandıramamış ve bunun nedenini; <em>“cinayetin işlenmesinde Gülen Hareketinin rolünü kabul etmesi halinde, NGB’nin bu hareketle anılmasının kendisinde yaratacağı rahatsızlık duygusu”</em> olabileceğini belirtmiştir. NGB’nin dosyaya yansıyan özel yaşamı ve başından geçen hukuki süreçlere bakıldığında Gülen Hareketiyle anılabilecek en son kişinin NGB olduğu görülecektir. Ayrıca, böyle bir rahatsızlığı olsa, NGB’nin dosyaya şüpheli olarak dahil edilen Enver Altaylı ile olan tanışıklığını ve başka vesilelerle bu kişiyle iki kez görüştüğünü de söylememesi gerekirdi. Hem NGB ‘nin Gülen Hareketiyle birlikte anılmasından rahatsız olacağını belirtip, hem de NGB’nin işlenen cinayetin Gülen Hareketine bağlanmaya çalışılmasındaki en önemli figür&nbsp; olan E. Altaylı ile tanışıklığını saklamaması, iddianamedeki&nbsp; çelişki ve kurgu hatasından sadece biridir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yine, <strong>iddianameye göre</strong> NGB’nin cinayetin arka planıyla ilgili&nbsp; farklı bir kurgusal anlatım içine girmesinin sebebi; hakkında yapılacak suçlamalardan <strong>örgüt üyeliği suçu açısından etkin pişmanlık hükümlerinden faydalanmak istemesi </strong>(İdd. s.65), bazı isimleri olaya katmasındaki sebep de, kendisinin Türk Silahlı Kuvvetlerinde görevli olduğu dönemde bu görevinden ihracına konu olan disiplinsiz davranışlarını eleştiren ya da üst komutanlarına aktaran, ihracına konu eylemlerine ilişkin yargılamalara tanık olan kişilere karşı duyduğu rahatsızlıktır. Zira NGB’nin cinayetin arka planında yer alan kişileri başlangıçta açık şekilde ifade ettiği arkadaşı Zihni ÇAKIR&#8217;ın, sonrasında doğruluğu tespit edilen bu hususları kendiliğinden bilmesi mümkün değildir! Savcılığa göre NGB bu konuda doğruyu söylememektedir ve Zihni ÇAKIR&#8217;a başlangıçta yaptığı aktarımlar doğru kabul edilmelidir (İdd. s.102). Çünkü, savcılığın oluşturmaya çalıştığı algıya uygun ifadeleri MİT’in işkencelerine rağmen veren kişi NGB değil, Zihni Çakır’dır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Tam da bu noktada NGB’nin ifadeleri önem arz etmekte olup 27/01/2022 tarihli ifadesinde şunları söylemiştir; <em>“FETÖ/PDY en büyük zarar gören kişi benim. Mesleğimi hayatımı elimden aldılar. 2006 yılında yargılanmış olduğum davanın FETÖ&#8217;nün kumpası olduğu Bakanlar Kurulu kararı ile de açıklanmıştır. Bulunduğum ülke Ukrayna&#8217;da da en büyük mücadeleyi veren benim. Zaten bu konu da 2014 yılı içerisinde Ankara TEM ve İstanbul TEM şubelerine giderek FETÖ ile mücadelede elim de olan bilgi ve belgeleri bu şubelere teslim ettim. Bu konuda da İstanbul TEM Şubeden gerekli bilgiler alınabilir.”</em> (İdd. s.94)</p>



<p class="wp-block-paragraph">İddianamedeki kabulden hareket edersek, NGB’nın iki ihtimalde de iddianamenin üzerine kurgulandığı Hablemitoğlu-Gülen Hareketi senaryosuna uygun ifade vermesi ve bu bağlantıyı Zihni Çakır yerine kendisinin söylemesi gerekirdi. Zira etkin pişmanlıktan faydalanması açısından bundan daha güzel bir bilgi ve ifade olmayacağı gibi <em>“FETÖ”,</em> NBG’nin bir numaralı düşmanıdır ve ona göre <em>“FETÖ”</em> hayatını karartmıştır. <em>“FETÖ”</em> ye karşı duyduğu rahatsızlık sebebiyle de bu yönde ifade vermesi gerekirdir. Ancak, NBG böyle bir bilgiye sahip olmadığı için bu eksik, soruşturmanın kurgusunu hazırlayan &nbsp;Zihni Çakır tarafından doldurulmuş ve birazdan anlatacağımız üzere Çakır’a bu bilgi, hukuka aykırı hale geldiği için delil olarak kullanılamayacak HTS kayıtları üzerinde uzun süre çalışan MİT tarafından verilmiştir. Zira HTS kayıtlarının elde edildiği CDR kayıtları üzerindeki çalışmayı yapan ve iddia edilen bu görüşme trafiklerinin varlığını iddia eden MİT’dir. Bu hususa iddianamede yer verilmesinde de hiç çekinilmemiş ve şöyle denilmiştir; <em>“Nuri Gökhan BOZKIR&#8217;ın Milli İstihbarat Teşkilatınca Ukrayna&#8217;dan ülkemize getirilmesi üzerine düzenlenilen ve Cumhuriyet Başsavcılığımıza sunulan 26/03/2022 tarihli istihbari bilgi notu… …istihbari olarak nitelendirilse ve adli soruşturma sürecinde delil olamayacağı ileri sürülecek olsa bile, bu veriler Cumhuriyet Başsavcılığımızca alınan CDR verilerine ilişkin yapılan tespitler ile doğrulanmakta olup, soruşturma dosyamıza delil olarak girmesinde adli açıdan her hangi bir sakınca bulunmamaktadır”</em> (İdd. s.69).</p>



<p class="wp-block-paragraph">Oysa ki, 2937 sayılı MİT Kanunu’nun Ek-1. Maddesi gereğince MİT’in casusluk suçları dışında elde ettiği bilgi ve belgelerin adli soruşturma ve kovuşturmalarda kullanılabilmesi mümkün değildir. Ancak, bu maddeye açıkça aykırı olarak ve adli kolluk görevi olmayan MİT’in ürettiği kayıtlar <em>“adam öldürme”</em> dosyasında kullanılmış ve bu husus MİT’in soruşturmalarda asıl yetili yapıldığı 15 Temmuz sonrası dönemin bir rutini olarak hukuk garabetleri arasındaki yerini almıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ayrıca, NGB’nin <strong>örgüt üyeliği suçu açısından etkin pişmanlık hükümlerinden faydalanmak </strong>için yanlış ifade verdiği konusundaki savcılık kurgusunun da hiçbir hukuki karşılığı yoktur ve savcılık bu gerekçeyle resmen <em>“baltayı taşa vurmuştur”.</em> Zira NGB’ye isnat edilen suçlar <em>“suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olma ve tasarlayarak öldürme”</em> dir. Silahlı bir suç örgütüne üye olmanın cezası TCK’nın 220/3 maddesi gereğince en fazla 6 yıl, etkin pişmanlıktan faydalanılması halinde TCK’nın 221/4.&nbsp; maddesi gereğince de (1/3’ten&nbsp; ¾’e kadar indirim yapılır hükmü gereğince) en fazla 4 yıldır. Ancak, TCK’nın 220/4. maddesindeki; <em>“örgütün faaliyeti çerçevesinde suç işlenmesi halinde, ayrıca bu suçlardan dolayı da cezaya hükmolunur”</em> hükmü gereğince NGB, örgüt faaliyeti kapsamında işlenen Hablemitoğlu cinayetinden de sorumlu olacaktır.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Tasarlayarak öldürme suçunun cezası TCK’nın82. maddesi gereğince ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıdır ve bu suç <strong>açısından etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanması mümkün değildir.</strong> Savcının kurgusuna göre NGB, ağır müebbetlik ceza gerektiren ve etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanmadığı adam öldürme suçunu itiraf ediyor ve bu suç nedeniyle alacağı cezadan korkmamakta ama en fazla 4 yıl cezası olup yatarı dahi olmayan örgüt üyeliği suçundan alacağı cezadan korkmaktadır. İşte iddianamenin kurgu ve senaryosu bu kadar altı boş ve mantıksız ifadelerle doludur. Esasen Ergenekon ve sauna gibi suç örgütü dosyalarında yargılanmış olan&nbsp; faillerin işlediği bir suç soruşturmasında hedef saptırmak ve asıl failler üzerindeki şüpheleri azaltmak ve işin başından beri faili bilinen dosyayı değersizleştirmek için Zihni Çakır ağzıyla bu kurgunun hazırlandığı anlaşılmaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>4. Bir Taşla İki Kuş Vurma Gayreti</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">İddianameyle amaçlanan NBG’nin ifadesinde yer verdiği ÖKK içindeki yapılanmaya mesaj/göz dağı vermek olduğu gibi fırsatı bulunmuşken Gülen Hareketini bir kez daha <em>“şeytanlaştırmak”</em> ve bu suretle bir taşla iki kuş vurmaktır. İddianamenin sonlarında, İhsan Güven cinayetinin ÖKK içindeki bu yapılanma tarafından işlenmiş olabileceği bilgisine ve konuyla ilgili Tarkan Mumcuoğlu’nun Fikret Emek ile İhsan Güven’in evine gittiklerine ilişkin ifadesine yer verilip (s.324)<a href="#_ftn3" id="_ftnref3">[3]</a> daha fazla ayrıntıya girilememesinin sebebi de budur. Aslında İhsan Güven ayrıntısı Hablemitoğlu iddianamesinin kurgusunu çöpe atmaya yeterlidir.<a href="#_ftn4" id="_ftnref4">[4]</a> Bu kabulden hareketle, ÖKK içindeki bir yapının adam öldürmesi için bir yerden talimat ya da para almasına veya birilerine taşeronluk yapmasına gerek yoktur. Yani ÖKK içindeki bu illegal yapı suç işlemeyi meslek haline getirmiştir. Aslında bu yapı ve bu yapıyı koordine edenlere verilmek istenen mesaj 2015’ten itibaren verilmekte ve mesajın yerine ulaşmadığı anlaşılmış olacak ki, şimdilik bu iddianame ortaya çıkmıştır. Ortada bir <em>“at pazarlığı”</em> olmasa, bu kadar ciddi bir olayla ilgili 2015’ten beri sadece 2 kişinin, ki onlar da en zayıf halka, telefonları dinlenmez ve dosyanın bir numaralı faili Mustafa Levent Göktaş (MLG) için NGB’nin ifadelerinden sonra sadece yurt dışı çıkış yasağı konmaz ve bu yasaktan 4 ay sonra değil hemen yakalama kararı çıkarılırdı. Başka bir ifadeyle <em>“MLG’ye kaç, değilse sana geliyoruz”</em> mesajı verilmezdi.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>5. Dosyanın En Önemli Delili On Dört Yıl Öncesine Ait HTS Kayıtları</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">İddianamede, cinayeti Gülen Hareketi ve <em>“gözden çıkarılan”</em> kişilerin üzerine yıkma konusunda kullanılan en önemli ve hatta tek delil, cinayetin işlendiği 2002’de hiçbiri şüpheli olmayan kişilerin 14 yıl önceki CDR kayıtlarıdır. CDR kayıtları, HTS kayıtlarının elde edildiği verilerdir. Savcılık, olay tarihinden 6 ay önce ve sonrası tüm Türkiye’deki GSM ve sabit hatlarının Call Deatail Records (CDR) (arama detay) kayıtlarını BTK’dan istemiş ve daha önce benzer talepleri kabul etmeyen bu yöndeki kararlara itiraz eden BTK, sorgusuz sualsiz bu talebi kabul ederek kayıtları göndermiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Soruşturmadaki en önemli delillerden biri bu kayıtlar olsa da, acaba 14 yıl öncesine ait kayıtlar delil olabilir mi ve bu kayıtlar bu kadar uzun süre saklanabilir mi?</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir kısım şüphelilerin de dile getirdiği bu hususla ilgili savcılık, iddianamede şu açıklamayı yapmıştır; <em>“Bir kısım şüpheliler aşamalarda, incelenen bu hts kayıtları için, ilgili gsm operatörlenin yasal olarak veri saklama süreleri olduğu ileri sürülerek, elde edilen hts kayıtları için hukuka aykırı delil olduğunu ileri sürmüşse de, <strong>söz konusu sürelerin ceza hukuku anlamında düzenleyici süre olmadığı,</strong> bu sürelerin ilgili gsm operatörleri açısından idari anlamda düzenleyici süreler olduğu, verilerin elde olması halinde dava zaman aşımı süresi boyunca Cumhuriyet Başsavcılığımızca incelenebileceğinin bilinmesi gerekmektedir.”</em> (İdd. s.75)</p>



<p class="wp-block-paragraph">5809 sayılı Elektronik Haberleşme Kanununa dayanılarak çıkarılan Elektronik Haberleşme Sektörüne İlişkin Yetkilendirme Yönetmeliği’nin<a href="#_ftn5" id="_ftnref5">[5]</a> 19/1-f ve Elektronik Haberleşme Sektöründe Kişisel Verilerin İşlenmesi ve Gizliliğin Korunmasına İlişkin Yönetmelik’in<a href="#_ftn6" id="_ftnref6">[6]</a> 13. maddeleri gereğince kişisel veri olan HTS kayıtları, görüşmenin yapıldığı tarihten itibaren 1 yıl içinde silinmek zorundadır. Kayıtların öngörülen sürede silinmemesi TCK’nın 138. maddesi gereğince suçtur. Aynı şekilde, belirtilen sürelerde yok edilmesi gereken trafik bilgilerinin kişilerin aleyhine delil olarak kullanılması da mümkün değildir. Zira bu delil hukuka aykırı şekilde elde edilmiştir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu da konuyla ilgili verdiği bir kararı gereğince, bir delilin yargılamada kullanılabilmesi için sadece kanuna değil, çıkarılan yönetmeliklere de uygun olarak elde edilmesi gerekir<a href="#_ftn7" id="_ftnref7"><sup>[7]</sup></a></p>



<p class="wp-block-paragraph">Konuyla ilgili AİHM’de yakın bir tarihte verdiği Ekimdzhiev ve Diğerleri kararında,<a href="#_ftn8" id="_ftnref8">[8]</a> iddianame savcısının gerekçesinin neden hiçbir hukuki karşılığı olmadığını ve imha edilmesi gereken bu kayıtların delil olarak kullanılmasının açıkça özel yaşama saygı ve adil yargılanma hakkına müdahale tekil ettiğini ortaya koymaktadır. Zira&nbsp; <strong>ceza soruşturma ve kovuşturmaları sırasında erişilen verilerin yok edilmesine ilişkin Bulgaristan mevzuatında bir süre sınırının öngörülmemesi</strong><strong> </strong><strong>AİHM’in </strong><strong>Ekimdzhiev ve Diğerleri/Bulgaristan kararının ihlal sebeplerinden biridir. </strong>Yani savcının bu verileri delil olarak kullanırken dile getirdiği hususlar bizzat AİHM’in ihlal gerekçesidir.<strong></strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Yine, Elektronik Haberleşme Sektöründe Kişisel Verilerin İşlenmesi ve Gizliliğin Korunmasına İlişkin Yönetmelik’in 14/2. maddesinde ise <strong><em>“</em></strong><strong><em>soruşturmaya”</em></strong> konu olan kişisel verilerin, ilgili <strong>süreç&nbsp;tamamlanıncaya kadar saklanacağına yer verilmiştir</strong>. <strong>Soruşturma savcısı da bu hususu gerekçe yaparak CDR kayıtlarını istediklerini belirtse de, görmezden geldiği bir husus vardı ki, işin püf noktası budur. Zira soruşturmaya 2017’den sonra dahil edilen kişilerinin hiç birinin olay tarihi itibariyle şüpheli sıfatı yoktur ve bu kişilerin soruşturmaya dahil edildikleri zaman dilimi itibariyle kişisel veri niteliğindeki CDR ve HTS kayıtlarının çoktan silinmesi gerekirdir. Kaldı ki, şüpheli sıfatı olmayan milyonlarca kişinin kayıtlarının da dosyaya getirtilmesinin izah edilebilecek bir tarafı yoktur.</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Aynı şekilde,HTS kayıtlarına erişilmesi, incelenmesi, kullanılması, iletilmesi ve imha edilmesi konusunda kamuya açık ve veri sahibinin özel hayatın korunmasına ilişkin haklarının garanti altına alınması konusunda etkili kurallar mevcut değildir. Dosya kapsamında nasıl ve nereden temin edildiği belli olmayan ve yasal dayanak olmaksızın BTK’ya yetki ve görev ihdas edilmek suretiyle MİT tarafından hukuka aykırı deliller üretilmiştir. Zira <strong>BTK’ya gelen kayıtların hiç birisi ham veri olmayıp, tamamı zaman damgasız, hash değerleri olmayan ve işlenmiş/oynanmış verilerdir.</strong> İşlenmiş veri; orijinal olmayan ve kanunun izin verdiği kısımları alınıp diğer kısımları imha edilmesi gereken, yani süzülerek gönderilen verilerdir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yapılan açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, 5809 sayılı Elektronik Haberleşme Kanunu’na dayanılarak çıkarılan Yönetmelik gereğince silinmesi gereken CDR ve HTS kayıtları süresinde silinmeyip hukuka aykırı şekilde saklanmış ve 14 yıl sonra delil olarak dosyaya sunulmuş ve dosyanın en önemli delili haline gelmiştir. BTK’nın bu kayıtları tutma görevi yoktur. Her ne kadar bu kayıtlar BTK’dan istense de, bu kayıtları tutan merci BTK değildir. Zira bu kurum 2005 yılında kurulmuştur, yani olayın gerçekleştiği tarihte ne BTK, ne de daha önceki ismiyle Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı diye bir kurum yoktur.<a href="#_ftn9" id="_ftnref9">[9]</a></p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu kayıtları tutan ve 14 yıl boyunca saklayan MİT’tir. Savcılık CDR kayıtlarını kılıfına uydurmak için BTK’dan istemiş, MİT de elindeki bu verileri BTK’ya vermiş ve bu suretle verilerin istenme süreci <em>“kılıfına”</em> uydurulmuştur. Acaba, elinde bu veriler bulunan MİT neden 14 yıl boyunca sakladığı CDR verilerini olaydan hemen sonra değil de şimdi paylaşma gereği duymuştur? <strong>Bu sorunun cevabı bile soruşturmanın hukuki olarak değil, konjonktüre göre ilerletildiğinin ve birileri için zamanı gelince nasıl sopa olarak kullanılabileceğinin göstergesidir.</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Kısaca, dosyaya eklenen HTS kayıtları; hiçbir şekilde iddianamenin kurgusunu doğrulamadığı ve dosyaya eklenen kişileri suçlamaya yetmediği gibi aynı zamanda hukuka aykırı delildir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>6. Savcı Varlığını Ortaya Koyamadığı Hususları Ekleyerek İddianamenin Kurgusunu Güçlü Göstermeye Çalışmıştır</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Savcılık, tanık olarak dinlediği Zihni Çakır’ın anlatmadığı hususları ve kurguda oluşan boşlukları doldurmak için eklemeler yapmaktan da kaçınmamıştır. Zira Zihni Çakır, 05/02/2015’te verdiği ifadesinde; <em>“…</em><em>Özel Kuvvetler Komutanlığından ayrılma bir Binbaşı; …Mustafa ÖZCAN ile ClA&#8217;nin Türk ajanı olarak bilinen Enver ALTAYLI&#8217;yla bir görüşme yaptığını bu görüşmede <strong>hatırı sayılır bir para</strong> karşılığı suikastın işlendiğini Enver ALTAYLI&#8217;run özel kuvvetler komutanlığındaki <strong><u>bağlantıları</u></strong> vasıtasıyla süreçte etkili olduğunu söyledi…”</em> demiştir. Bu ifadeyle ilgili savcılığın değerlendirmesi şöyledir; <em>“Nuri Gökhan BOZKIR&#8217;ın ifadesinde, Mustafa ÖZCAN ve Enver ALTAYLI&#8217;nın Özel Kuvvetler Komutanlığındaki kişiler ile bağlantısını kuran kişinin şüpheli Aydın KÖSTEM olduğu, Aydın KÖSTEM&#8217;in de Özel Kuvvetler Komutanlığı ile irtibata geçtiği kişinin dönemin ÖKK MAK Alay Komutanı olan Mustafa Levent GÖKTAŞ olduğu CDR verilerinin incelenmesi neticesinde tespit edilmiş ve bu husus Cumhuriyet Başsavcılığımızın 11/03/2020 tarihli dosya inceleme tutanağı ile kaleme alınmıştır” </em>(İdd. s.158).</p>



<p class="wp-block-paragraph">NGB, hiçbir ifadesinde böyle bir beyanda bulunmamasına ve Zihni Çakır, Mustafa Özcan ve Enver Altaylı ismi dışında dosyaya eklenen başka bir isimden bahsetmemesine rağmen, soruşturma savcısı kurguya uygun olarak Özcan ve Altaylı arasında bağlantı kuran kişinin Aydın Köstem olduğunu, Köstem’in ÖKK’da irtibata geçtiği kişinin de MLG olduğunu iddia etmiş, bu iddiasını da hukuka aykırı hale gelen ve MİT’in nasıl oluşturduğu belli olmayan CDR (HTS) kayıtlarına dayandırmıştır. İşte bu nedenle, savcılık için CDR kayıtları çok önemlidir ve görüşme yapılıp yapılmadığı, yapıldıysa bile ne konuşulduğu belli olmayan bu kayıtlar üzerinden <em>“cinayet senaryosu”</em> yazmıştır. Senaryo ile amaçlanan da bu olayı Gülen Hareketi üzerine yıkabilmektir. &nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>7. HTS Kayıtları Cinayeti Aydınlatmak İçin Değil, Cinayeti Gülen Hareketine Yıkmak İçin Kullanılmıştır</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">İddianamede dikkat çeken bir diğer husus, saklanma süresi geçtiği için hukuka aykırı hale gelen CDR ve HTS kayıtlarının cinayetin aydınlatılması için değil, cinayeti Gülen Hareketine yıkabilmek için kullanılmasıdır. Şöyle ki, hukuka aykırı şekilde Tüm Türkiye’nin 1 yıllık CDR kayıtlarını alan savcılık, ne hikmetse dosyanın tüm şüphelilerinin değil, gözden çıkarılan ve işi Gülen Hareketine bağlayabilmek için sonradan dosyaya eklenen kişilerin kayıtlarına bakma gereği duymuştur. Kayıtları inceleme işini de adli bir görevi olmadığı gibi adli kolluk görevi de olmayan MİT yapmıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Nedense, NGB’nin isimlerini verdiği ve hakkında takipsizlik verilen kişilerin cinayet öncesi ve sonrası HTS kayıtlarına iddianamede yer verilmemiş ve bu kişilerin görüşme kayıtlarında şüpheli bir durum yok denilerek konu geçiştirilmiştir. Şüphelilerden MLG, Tarkan Mumcuoğlu ve Fikret Emek’in de sadece birbirleriyle olan irtibatları incelenmiş ve bu kişilerin olay öncesi ve sonrasında kimlerle görüştüklerine yer verilmemiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>HTS kayıtları tamamıyla işi Gülen Hareketi üzerine nasıl yıkabiliriz düşüncesiyle dosyaya eklenmiş ve içeriğinde ne konuşulduğu belli olmayan ve savcının tahminlerinden öte somut bir olaya karşılık gelmeyen görüşmeler üzerinden</strong> iddianamenin kurgusu oluşturulmuştur. <strong>Savcıya göre</strong> M. Özcan, Hablemitoğlu’nun öldürülmesi için E. Altaylı ile irtibata geçmiş, o da MLG’ye ulaşmış ve MLG’nin başındaki ÖKK içindeki bir yapı bu cinayeti işlemiştir. İncelenen HTS kayıtları da bu bağlantıya ilişkin kurguyu oluşturabilmek için dosyaya eklenen kişilerle sınırlı şekilde incelenmiştir. HTS kayıtlarıyla ilgili iddianamede yer verilen bilgilerden, MİT’in bu işi Gülen Hareketine yıkmak için hummalı bir çalışma yapıp korumaya mazhar kişilerle ilgili de kulağının üzerine yattığı çok net anlaşılmaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Her ne kadar yer verilen HTS kayıtlarının hepsi cinayetle bağlantılı gösterilse ve bu kurgu gerekçelendirilmeye çalışılsa da bu konuyla ilgili şu örnek bile bu kurgunun ne kadar yanlış ve altının boş olduğunu göstermektedir. İddianamedeki ifadeye göre; <em>“21/10/2002 tarihinde 10:54 de Mustafa ÖZCAN’ın Nizamettin AFŞAR tarafından arandığı, Nizamettin AFŞAR ile Enver ALTAYLI’nın aynı bazda olduğu, Enver ALTAYLI’nın 11:18 de Halil ŞIVGIN’ı aradığı, 11:49 da Halil ŞIVGIN’ın Necip HABLEMİTOĞLU’nu aradığı, Enver ALTAYLI’nın Halil ŞIVGIN’ı aradıktan sonraki ilk görüşmesinde 11:39 da Aydın KÖSTEM’i aradığı, 19:46 ise Necip HABLEMİTOĞLU’nun Şaban YILMAZ adına kayıtlı 0536 435 06 73 nolu gsm hattını kullanan, yakın arkadaşı olan Ergün POYRAZ’ı aradığı, bu görüşmeden hemen sonra 19:50 de Ergün POYRAZ’ın Aydın KÖSTEM’i aradığı (Aydın KÖSTEM-Ergün POYRAZ arasında ilk ve tek irtibat)”</em></p>



<p class="wp-block-paragraph">Savcılık, bu görüşmenin de içinde olduğu görüşme trafikleriyle ilgili şu değerlendirmeyi yapmıştır; <em>“Söz konusu bu irtibat trafiği Cumhuriyet Başsavcılığımızca düzenlenen 11/03/2020 tarihli dosya inceleme tutanağı ile de kaleme alınmış, tüm ismi geçen şahısların irtibat trafikleri Necip HABLEMİTOĞLU&#8217;nun öldürülmesinden kısa bir süre önce başladığı ve Necip HABLEMİTOĞLU&#8217;nun öldürülmesinden sonraki süreçte azalarak devam ettiği görülmüştür. Yukarıda açıklanan irtibat trafiğinin, maktul Necip HABELEMİTOĞLU için kurulduğu teknik olarak izah edilebilmektedir. Ayrıca bu husus Nuri Gökhan BOZKIR&#8217;ın Milli İstihbarat Teşkilatınca Ukrayna&#8217;dan ülkemize getirilmesi üzerine düzenlenilen ve Cumhuriyet Başsavcılığımıza sunulan 26/03/2022 tarihli istihbari bilgi notunda da ifade edilmektedir.”</em></p>



<p class="wp-block-paragraph">Yani savcılığa göre bu görüşme trafiklerinin hepsi Hablemitoğlu cinayetiyle ilgilidir. Acaba gerçekten böyle midir? Bu kurgu ve senaryonun böyle olmadığını anlamak için o tarihte ne olduğuna bakmak yeterli olacaktır. O gün, dönemin DGM savcısı Nuh Mete Yüksel Alman Vakıfları davasını açmıştır.<a href="#_ftn10" id="_ftnref10">[10]</a> Hablemitoğlu ve Ergün Poyraz bu dosyanın tanığıdırlar. Nuh Mete Yüksel ile yolları kesişen kişilerin bu konuyla ilgili bir birlerini aramaları gayet doğaldır. Ancak, üzerinden çok uzun zaman geçtiği benzer olayların hatırlanmasının zorluğunun farkında olan savcılık, bunu fırsat bilerek her görüşme trafiğini Gülen Hareketinin cinayeti gerçekleştirdiği kurgusuna monte etmiştir. Ama bunu yaparken, 10 dan fazla kişinin güya planladıkları bir cinayetle ilgili neden sürekli konuşurlar sorusunun sorulabileceğini düşünmemiştir. İddianamedeki HTS trafikleri araştırılsa, bu görüşmelerin benzer bir çok olayla çakıştığı&nbsp; görülecektir.&nbsp;&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>8.&nbsp; Gülen Hareketini Bitirmek İçin Kullanılacak İki Olaydan Biri; Hablemitoğlu Cinayeti</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">İddianame okundukça satır aralarında çok önemli bilgilere yer verildiği görülmektedir. Bunlardan biri, 6 yıldır bir insan topluluğuna karşı işlenen suçların nasıl örgütlü, planlı ve sistematik olduğunu gösteren NGB’nin ifadesindeki ayrıntıdır. Zira NBG; <em>2014 yılı içerisinde müteakip defa İstanbul TEM Şube de sözlü olarak Murat SEZGİNLER ve Büro Amiri Özgür TAŞTEKİN isimli polislere FETÖ hakkında bildiğim her şeyi anlattım. Bu bilgilendirmeler üzerine dönemin İl Emniyet Müdür Yardımcısı Mustafa ÇALIŞKAN ın makamında İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı İrfan FİDAN ile yaptığımız görüşmede savcı İrfan FİDAN FETÖ ana davasını güçlendirecek, FETÖ yapılanmasını çökertecek iki önemli olayın olduğunu, bir tanesinin MİT tırları diğeri ise Necip HABLEMİTOGLU cinayeti olduğunu söylemesi üzerine ben bu iki konu hakkında bilgim olduğunu ve yardımcı olacağımı söyledim. Bunun üzerine MİT tırları davası konusunda etki sağlayacak önemli bir tanığı yönlendirdim. Zihni Çakır’ın getirdiği Emniyet Genel Müdürlüğü TEM Daireden Polis Memuru Turgut isimli şahsa Necip HABLEMİTOGLU cinayeti konusunda bildiklerimi anlatmama rağmen hiçbir resmiyet ve gelişme sağlanamadı” </em>&nbsp;demiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu ifadede göstermektedir ki, 17/25 Aralık sonrası başlayan cadı avında Gülen Hareketini silahlı bir örgüt yapma gayretinde olan rejim ve yargısının bu amacına ulaşması konusunda elindeki en önemli argümanlar; Suriye’ye silah taşınması olayıyla gündeme gelen MİT tırları hadisesi ve Hablemitoğlu cinayetidir. Özellikle Hablemitoğlu cinayetinin de bu amaçla yeniden kurgulanacağına ilişkin bilgiyi 2014 yılında şimdilerin çiçeği burnunda AYM üyesi İrfan Fidan NGB’ye vermiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Daha önce, elde bir delil olmasa da MİT tırları üzerinden Gülen Hareketinin nasıl silahlı örgüt kabul edilebileceğine ilişkin MİT tarafından İrfan Fidan’a yapılan bir sunumu paylaşmıştık.<a href="#_ftn11" id="_ftnref11">[11]</a> NGB’nin ifadelerinden sonra rejim yargısının bu konuyla ilgili aklındaki diğer senaryonun Hablemitoğlu cinayeti olduğu anlaşılmaktadır. Ancak, 15 Temmuz’da <em>“Allah’ın lütfu”</em> imdada yetişip bu iki olay da aperatif kabilinde kalınca, Hablemitoğlu iddianamesi de zaman ayarlı olarak 2022 yılına kalmıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Acaba, 2014 yılında NGB Hablemitoğlu cinayetiyle ilgili ifade vermek istediğini bizzat dönemin başsavcısı Fidan’a söylemesine rağmen, neden bu kişinin ifadesi alınmamış da, 2019 yılında Ukrayna’da bulunduğu sırada bir gazeteci üzerinden el yazılı ifadesinin alınması yoluna gidilmiştir. Ayrıca, neden bu ifadeye istinabe yoluyla değil de mail yoluyla ulaşılmak istenmiştir? Bunun sebebi, ifade de istenilmeyen hususlara yer verilmesi halinde bu hususların resmi kayıtlara geçmesinden korkulması mıdır? Yine, rahat bir şekilde ulaşılabilinen, Türk Büyükelçiliğine gidip soruşturma savcısına maille ifade gönderebilecek kadar herkesin tanıdığı, adresi belli ve yine rahatlıkla istinabeyle resmi ifadesi alınabilecek bir kişi neden zorla MİT tarafından ülkeye getirilmiştir? Bu iddianameye zaman ayarlı dememizin sebebi işte budur. Fakat iddianamedeki ayrıntılara bakıldığında, ayarlanan zamanın her an başka kişiler için de tekrar revize edilmesinin mümkün olduğu görülmektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>9. Özel Korumaya Mazhar Şüpheliler</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">İddianamede dikkat çeken en önemli hususlardan biri de özel olarak korunan veya kaçmaları için kendilerine fırsat tanınan şüphelilerin çokluğudur. Aslında bu durumun varlığı, NGB’nin neden zorla Ukrayna’dan getirildiğinin de cevabıdır. Savcılık, NBG’nin ifadelerini <em>“maymuncuk”</em> gibi kullanmış ve işine gelen noktalarda bu ifadeleri mutlak doğru kabul ederken, işine gelmeyen noktalarda uydurduğu gerekçelerle itibar etmemiştir. Hatta bunu yaparken de, tarih, saat ve yer verecek kadar olayı ayrıntılı anlatan NBG’nin ifadeleri yerine, onun işkence altında bile anlatmadığı hususlarla ilgili Zihni Çakır’ın ifadelerini doğru kabul etmiş; bu kabulünü gerekçelendirirken de Zihni Çakır’ın bu kadar ayrıntı bilgiye sahip olmasının mümkün olmadığını, bunları kendisine NGB’nin söylediğini, ancak NBG’nin bazı hususları gizlediği için anlatmadığını belirtmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Zihni Çakır’ın 05/02/2015 tarihinde İstanbul TEM Şube Müdürlüğünde verdiği ifadesin de; <em>&#8220;…. ve Gülen Örgütünün İstişare Kurulunda yer aldığmı tahmin ettiğim Mustafa ÖZCAN ile ClA&#8217;nin Türk ajanı olarak bilinen Enver ALTAYLI&#8217;yla bir görüşme yaptığını bu görüşmede hatrı sayılır bir para karşılığı suikastın işlendiğini Enver ALTAYLI&#8217;run özel kuvvetler komutanlığındaki bağlantıları vasıtasıyla süreçte etkili olduğunu söyledi…” </em>şeklindeki ifadesine karşınNGB; <strong><u>“<em>Fikret EMEK ve Tarkan MUMCUOĞLU&#8217;nun bu cinayetin işlenmesinde bulunduklarını bilindiğini ifade ettim. Ancak cinayete ilişkin detay, Enver ALTAYLI ya da Mustafa ÖZCAN isimlerini söylemedim</em></u><em>”</em></strong>demiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Savcılığa göre hakkında dava açılmayan kişiler ile NGB arasında husumet vardır ve NGB, bu kişilerden intikam almak için aleyhlerine ifade vermiştir. Bu iddiayı doğrulamak ve bazı kişiler hakkında rahat takipsizlik verebilmek için NGB’nin ilk ifadesinden 9 ay sonra 19/10/2022’de savcılığa dilekçe göndermesi sağlanmış ve bu suretle iddianamenin sağlam gerekçelerle yazıldığı mesajı verilmek istenmiştir (İdd. s.119). Acaba, NGB bu dilekçeyi vermek için neden 9 ay beklemiş ve tam da iddianame öncesi böyle bir hamle yapmış ya da yaptırılmıştır? Bu dilekçeyle ilgili dikkat çeken bir husus, NGB’nin aleyhine ciddi isnatlarda bulunmasına rağmen ifadesi bile alınmayan N. Hakan Büyükçulha lehine bir beyanda bulunmamasıdır. İddianamede dikkat çeken bir diğer husus, cezaevinden savcılığa dilekçe gönderen bir diğer şüpheli Mehmet Narin’in 06/7/2022 tarihli dilekçesine de olduğu gibi yer verilirken, Enver Altaylı’nın ek beyanları dosyaya konulmamış ve Altaylı’nın, yapılan soruşturmanın hakikati ortaya çıkarmaya yönelik olmadığını anlattığı sözleri de ilk ifadesinden çıkarılmış ve iddianameye konulmamıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Peki, zaman ayarlı bu dosyaya hiç alakaları olmayan kişiler eklenirken, olayın tam merkezinde yer aldığı iddia edilmelerine rağmen özel korumaya alınarak aklanan bu kişiler kimlerdir?</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>a.</strong> <strong>N. Hakan Büyükçulha</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">İddianamede MLG kadar korumaya mazhar diğer bir kişi hiç şüphesiz Hakan Büyükçulha&#8217;dır. NGB’nin ifadesinde; ÖKK’daki diğer askerlerin MLG ile birlikte Anayasa Mahkemesi eski binasının bulunduğu sokak civarında İrfan isimli şahsa ait ofiste bir araya geldiklerini, planlama yaptıklarını, Fikret EMEK&#8217;in sahada olması gerektiğini, belgelerin Fikret EMEK&#8217;in alacağını ve Hakan BÜYÜKÇULHA ile birlikte hareket edeceklerini konuştukları bu yere gelen kişilerden biri de Büyükçulhadır. NGB’nin ifadesine göre cinayette Fikret Emek ile birlikte saha araştırmasında ve yedek katil rolünde olan kişi o dönemin yüzbaşısı <strong>Nurettin Hakan Büyükçulha’dır. </strong>Ancak, NGB’nin cinayetin Galatasaray maçına denk getirileceğine kadar ayrıntı verdiği ve bu bilginin doğruluğu cinayet saati ve diğer tanık ifadeleriyle sabitken, Büyükçulha hakkında dava açılmadığı gibi <strong>ifadesi dahi alınmamış, hakkında takipsizlik kararı verildiği gibi NGB hakkında, Büyükçulha’ya iftira attığı için karşı dava açılmıştır.</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">İddianameye göre Büyükçulha hakkında NGB’nin soyut beyanları dışında aleyhe bir delil olmadığı gibi HTS kayıtlarında şüpheli bir duruma da rastlanamamıştır. Ancak, hakkında dava açılan kişilerin HTS kayıt ayrıntılarına yer verilirken, Büyükçulha’nın cinayet günü ve öncesindeki irtibatlarıyla ilgili hiçbir bilgiye yer verilmemiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Büyükçulha, darbeden sonra Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın yaveri olmuş Piyade Albay rütbesindeyken 2020 yılında tuğgeneralliğe terfi ettirilmiştir.<a href="#_ftn12" id="_ftnref12">[12]</a> Büyükçulha’nın, KKTC Sivil Savunma Teşkilatı’nda başkan yardımcısı olarak görev yaptıktan sonra Akar’ın yaveri olması ve Akar’ın Milli Savunma Bakanı olmasından sonra da onun yanında görevine devam etmesinin tesadüf olmadığı düşünülmektedir. Soruşturma kapsamında ifadesine bile başvurma gereği duyulmamasının sebebi bu korumaya mazhar sıfatı olsa gerektir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>b. Tan Dervişoğlu</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">NGB’nin, cinayetten önce Hablemitoğlu’nun evinin bulunduğu muhitte yaptığı keşif sonrası hazırladığı notları sunduğu Fikret Emek’in, kendisi dışında cinayet bölgesinde keşif yapacaklarını söylediği kişilerden birinin de Albay Tan Dervişoğlu (İdd. s.87) olduğunu söylemesine rağmen, bu ifade soyut kabul edilerek hakkında takipsizlik kararı verilmiş ve Dervişoğlu’nun 2022 YAŞ’ta görev süresi iki yıl uzatılmıştır. <a href="#_ftn13" id="_ftnref13">[13]</a><strong></strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Dervişoğlu verdiği ifadesinde kendisini şu sözlerle savunmuştur; <em>“Nuri Gökhan BOZKIR&#8217;ın uzunca bir süre yurtdışında kalmış olması nedeniyle açıkçası bu ifadeleri Fetöcülerin yönlendirmesi neticesinde vermiş olabileceğini düşünüyorum. Ben 15 Temmuz gecesi ÖKK&#8217;nın Fetöcü unsurlardan temizlenmesi esnasında görev almış bir askerim, ayrıca ÖKK ilişkin 15 Temmuz 2016 tarihindeki eylemlere ilişkin açılan davalarda tanık olarak dinlenen biriyim, bu hususta hazırlanan idari tahkikat raporlarını imzalayan biriyim. Benimle ilgili Fetöcü unsurlar tarafından hedef haline getirildiğimi, husumet beslendiğimi düşünüyorum. O yüzden benim hakkımda böyle bir ifade vermiş olabilir”</em> (İdd. s.127).</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong> c. Altan Bora</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Hakkında takipsizlik verilen isimlerden emekli subay Altan Bora da dikkat çekici bir kişidir. &nbsp;Zira Altan Bora, 15 Temmuz darbe girişimi sırasında astsubay Ömer Halisdemir tarafından öldürülen Tuğgeneral Semih Terzi ile birlikte Diyarbakır’dan askeri uçakla Ankara’ya gelen ekibin içindeki kişilerden biridir. Etimesgut Özel Hava Alay Komutanlığı’na inen uçaktaki askerlerin bir kısmı Terzi ile birlikte helikopter ile Özel Kuvvetler Komutanlığı’na gitmesine rağmen, Bora’nın arasında bulunduğu bazı askerler Etimesgut’ta kalmış ve böylece sanık olmaktan kurtulmuş ve darbe davalarında tanıklık yapmıştır. 15 Temmuz sonrası terfi ettirilen Bora, daha sonra emekli olmuştur.<a href="#_ftn14" id="_ftnref14">[14]</a></p>



<p class="wp-block-paragraph">Bora, hakkında takipsizlik kararı verilse de, Bora’nın ifadesinde belirttiği üzere NGB’ın 2019’da Ukrayna’dan savcılığa gönderdiği mektuptan (adli emanetin 2019/13993 sırasında kayıtlı) sonra NGB ile görüşmek üzere MLG tarafından Ukrayna’ya gönderilmiştir. Bunu söyleyen de bizzat Bora’nın kendisi olmasına rağmen, savcılık bu kişinin durumundan hiç şüphe duymamış ve Bora’nın ihale nedeniyle Ukrayna’ya gittiği yönündeki ifadesine itibar ederek takipsizlik vermiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ancak, MLG’nin aynı amaçla Ukrayna’ya gönderdiği tek kişi Bora’da değildir. zira NGB verdiği ifadesinde; <em>“</em><em>ben Ukrayna&#8217;da iken size dilekçeyi gönderdikten sonra Levent GÖKTAŞ yanıma Levent BEKTAŞ isimli emekli askeri gönderdi. Sadece 1 günlüğüne bu şahıs Ukrayna&#8217;ya yanıma geldi. Bana Levent GÖKTAŞ&#8217;tan aktararak &#8220;yediğin boku biliyoruz, akıllı ol, sessiz kal&#8221; şeklinde tehditlerde bulundu. Hakkımda tutuklama kararı çıkınca Ukrayna&#8217;daki ev hapsi sürecinde Levent GÖKTAŞ ile telefonla internet üzerinden görüşüyorduk. Telefonda &#8220;Tarkan&#8217;dan işi nasıl sana çevirdiysek, düzeltmesini biliriz, çocuğun başkalarına baba demesini istemiyorsan akıllı ol Ukrayna&#8217;da kal, ben sana gerekli maddi desteği sağlayacağım&#8221; şeklinde konuşarak tehdit etti”</em> demiştir. Savcılığa göre; <em>“Ukrayna ülkesinde iken Türkiye&#8217;ye gelme sürecinde şüpheli Mustafa Levent GÖKTAŞ tarafından olaya ilişkin konuşmaması gerektiği şüpheli Mustafa Levent GÖKTAŞ tarafından Ukrayana&#8217;ya gönderilen Levent BEKTAŞ isimli şahıs tarafından bildirilmek istenmektedir.”</em></p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu tespiti yapan, Levent Bektaş’ın konuşamaması için NGB’yi tehdit için Ukrayna’ya gittiğini söyleyen ve yaptığı araştırmada; <em>“Levent BEKTAŞ&#8217;ın şüpheli Nuri Gökhan BOZKIR&#8217;ın ülkemize iade sürecinde Ukrayna ülkesine giderek görüşüp görüşmediği yönünde yapılan araştırmada adı geçen şahsın Nuri Gökhan BOZKIR&#8217;ın Ülkemize iadesinin istendiği dönemde birden fazla tarihte kısa süreliğine yurt dışına çıkış ve yurda giriş kayıtlarının olduğu, Ankara Emniyet Müdürlüğünün 08/11/2022 tarih E-58604142-42399-2022110815453160786 sayılı yazısı ile tespit edilmiştir”</em> diyen savcılık, ne hikmetse Levent Bektaş’ın ifadesini dahi almamıştır. Acaba, neden alınmamıştır? Çünkü, olur da Levent Bektaş gerçekleri söylerse, cinayeti Gülen Hareketinin üzerine yıkma planı savcının elinde patlayacak, diğer sanıklar gibi Levent Bektaş’ın da üyesi olduğu Ergenekon’un bu işi planlayıp cinayeti işlediği ortaya çıkacaktır. İşte bu nedenle, ne Altan Bora’nın ne de Levent Bektaş’ın Ukrayna’ya bizzat MLG tarafından gönderilip NGB’yi tehdit etmelerini savcılık önemsememiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dosyaya sonradan eklenen kişilerin baz birlikteliğinden bile sonuca gitmeye çalışan ve hatta dosyayla hiçbir ilgisi olmayan garsonların bile telefonlarını dinleyen savcılık, bizzat Altan Bora’nın Ukrayna’ya gittiğine ilişkin beyanı ve Levent Bektaş’ın NGB’yi cinayetle ilgili konuşmaması için tehdit etmesini görmezden gelmiş ve bu konuyu gazete haberi gibi sıradan bir olaymış gibi iddianameye yazmıştır. İşin ilginci, bu Ukrayna ziyaretleri tam da NGB’nin cinayetle ilgili savcılığa gönderdiği mail itirafından sonra gerçekleşmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Ayrıca, NGB’ın 2019’da Ukrayna’dan gönderdiği mailden sonra ifadeye çağrıldığında adliyeye birlikte gittiği ve Bora’nın avukatlığını üstlenen kişi de MLG’dir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yine, MLG ile savunma sanayi ihalelerine girip birlikte ihale takip eden ve şüpheli Mehmet Narin’in verdiği ifadesinde askerlerin MLG ile birlikte Anayasa Mahkemesi eski binasının bulunduğu sokak civarındaki bir bina içerisinde bulunan İrfan isimli şahsa ait ofisle bir araya geldiklerini beyan ettiği; NGB’nin de MLG başkanlığında planlama yaptıklarını, Fikret EMEK&#8217;in sahada olması gerektiğini, belgeleri Fikret EMEK&#8217;in alacağını, Hakan BÜYÜKÇULHA ile birlikte hareket edecekleri gibi konuşmaları yaptıklarını söylediği bu yere gelen kişilerden birisi yine Altan Bora’dır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Aynı şekilde NGB, cinayetten önce Hablemitoğlu’nun evinin bulunduğu muhitte yaptığı keşif sonrası hazırladığı notları sunduğu Fikret Emek’in, kendisi dışında cinayet bölgesinde keşif yapacaklarını söylediği kişilerden bir diğerinin Altan Bora olduğunu söylemiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Tüm şüpheli durumlara rağmen Bora hakkında dava açılmasına gerek görülmemiş ve takipsizlik kararı verilmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>d. Bülent Kutsal</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">NGB, Kutsal’ın; Hablemitoğlu’nun öldürülmesi sürecinde görev aldığını, MLG’den aldığı emir doğrultusunda çalışma yaparak Fikret EMEK&#8217;e bu çalışmayı arz ettiğini, Levent GÖKTAŞ&#8217;ın yanında iken içeriye gelip Hablemitoğlu’nu kastederek <em>&#8220;Arabayı uzaktan kumanda sistemi ile çalıştırıyor, bu sebeple patlayıcı sistemi kullanılamaz, başka bir metod denenmesi gerekir&#8221;</em> şeklinde konuştuğunu ve bunun üzeirne MLG’nin de <em>&#8220;tamam planlarız&#8221;</em> diyerek karşılık verdiğini söylemiştir. Hablemitoğlu’nun aracının uzaktan kumandayla çalıştığı bilgisi eşi tarafından&nbsp; da verilmiştir. Olayla ilgili bu önemli ayrıntıya kadar ifade veren NGB’nin ifadeleri soyut görülerek Kutsal hakkında da takipsizlik kararı verilmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>e. Mustafa Levent Göktaş</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Her ne kadar dosyada bir numaralı fail MLG görünse de, aslında en çok korunan ve kaçması için her türlü kolaylığın sağlandığı kişi de hiç şüphesiz MLG’dir. Zira MLG sadece savcılık tarafından değil, MİT ve MİT’in yönlendirdiği Zihni Çakır ve NBG tarafından da korunmuştur. Şöyle ki, iddianamedeki bilgiye göre cinayet saatinden birkaç sonra MLG’yi arayan kişilerden biri o dönem Ankara savcısı olan Hakan &nbsp;Kızılarslan diğeri de Hablemitoğlu ile de irtibatı ve muhtemelen de arkadaşı olan Tuncer BAHÇİVAN‘dır (İdd. s.252). Savcılık bu aramaları, o tarihte kamuoyundan infial uyandıran bu cinayet olayı nedeniyle Mustafa Levent GÖKTAŞ&#8217;ın bir bilgisi var mı diye bu kişilerce yapılmış olabileceğini değerlendirmiş, ancak böyle bir olayla ilgili bir savcının bile ilk aklına gelen kişinin neden MLG olduğunu hiç araştırma gereği duymamıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Zihni Çakır’ın 2015 ve 2017’de verdiği ifadelerde ve NGB’nin 2019’da Ukrayna’dan gönderdiği mektupta da MLG’nin ismi hiç geçmemiştir. Hatta bu ifadeler üzerine savcılığın beyanlarına başvurduğu sanıklardan Altan Bora ile savcılığa gidip bu kişinin avukatlığını bile yapan ve yine savcılığın ifadeye çağırdığı şüpheli Mehmet Narin’e de rahat olması gerektiğini ve bir sıkıntı yaşamayacağını söyleyen de yine MLG’dir. Cinayetin bir numaralı faili MLG, NGB’nin Ukrayna’dan getirilip ifade vermesinden sonra soruşturmaya dahil edilmiş, bu ifadelerden sonra emri altındaki subay ve astsubaylar ile irtibatlı oldukları kişiler gözaltına alınıp tutuklanırken, hakkında <em>“göz altına alınana kadar”</em> yurt dışına çıkışını engellemek amacıyla 14/02/2022’de yurt dışı çıkış yasağı konulmuş ve 08/06/2022’de gözaltı kararı verilmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Savcılığın <em>“gözaltına alınana kadar”</em> ifadesi çok ilginç ve daha önce benzerine az rastlanır bir gerekçedir. Zira MLG gibi bağlantıları güçlü birisi için böyle bir gerekçe bir an önce ortadan kaybol manasına gelir. Gözaltına alınacağı belli olan ve MLG gibi olayın 1 numaralı faili olduğu ortaya çıkan biri hakkında neden NGB’nin ifadelerinden hemen sonra değil de 4 ay sonra gözaltı kararı verilir?</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kısaca, Zihni Çakırla başlayıp NGB’nin ifadeleriyle sonlanan dosyayla ilgili sürecin tamamında MLG hem savcılık hem de MİT tarafından <em>“özenle”</em> korunmuş, artık mızrağın çuvala sığmayacağının anlaşılmasından sonra da MLG’nin tutuklanıp tekrar <em>“tahliye komasına”</em> girmemesi için kaçması adına tüm şartlar oluşturulmuş ve istenildiği şekilde de Bulgaristan’a kaçmıştır. Yapılan göstermelik iade talebi de Bulgaristan tarafından Türkiye’deki durum gerekçe gösterilerek reddedilmiştir.<a href="#_ftn15" id="_ftnref15">[15]</a></p>



<p class="wp-block-paragraph">İddianamede yer verilen hususlardan birisi de MLG’nin ortadan kaybolmadan önce en son Kıraça Holding’e uğradığına ilişkin ayrıntıdır. Savcılık, 18/06/2022 tarihinde adı geçen Şirkette arama yaptırmış, ancak MLG ile yakınlıkları bilinen ve kaçmadan önce uğradığı bu şirketin sahibi İnan Kıraç’ın ifadesini bile almamıştır. Oysa ki, MLG’nin kaçmasına yardım ettiği belirtilen kişilerin hepsinin ifadesine başvurulmuştur. İddianamedeki bu ayrıntı da tıpkı İhsan Güven cinayetinde olduğu gibi Ergenekon’a gösterilen bir sopa gibi görünmektedir. Zira saçma bir kurguyla cinayeti Gülen Hareketine bağlamayı başaran savcı için bu kadar somut bir ilişkiyle İnanç Kıraç’ı cinayete bağlamak hiç zor olamasa gerektir.&nbsp; &nbsp;&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>f. Halil Şıvgın</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Dosyada korunan ve hakkında dava açılmayan kişilerden biri de eski sağlık Bakanı Halil Şıvgın’dır. Zira Şıvgın, gerek olmayan şeyleri anlatan, özellikle Şengül Hablemitoğlu’nun ifadelerinde yer verdiği şekliyle cinayetten önce ısrarla Hablemitoğlu ailesiyle tanışmak isteyen, cinayetten sonra da <em>“yolsuzluk.com”</em> isimli internet sitesindeki haber ve maillerle özel olarak ilgilenen, savcılığın HTS kayıtlarını ayrıntılı olarak inceleyip her seferinde Enver Altaylı ile görüşme kayıtlarına yer verdiği, ancak şüpheli yapmadığı kişilerdendir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Altaylı’nın şoförü Nizamettin Afşar’ın iddianamenin kurgusunu oluşturan; <em>“Mustafa ÖZCAN Enver ALTAYLI&#8217;ya hitaben &#8220;Bu Necip ile ilgili Halil ŞIVGIN&#8217;la meseleyi konuştuk ancak halledemedik”</em> şeklindeki ifadesinde ismi geçmesine rağmen, savcılığın kendisiyle konuşulan konunun ne olduğunu sormadığı kişi de yine Halil Şıvgın’dır. Savcılığın bu hususu sormamasının sebebi ise çok nettir; bu soru sorulsa Şıvgın bu ifadeyi kabul etmeyecek ve iddianamenin temelini oluşturan bu ifaden şüpheli hale gelecek ve yine kurgu savcının elinde patlayacaktır.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>10. Şüphelilerin Telefonlarının Dinlenmesi Tedbirine Başvurulmamıştır</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">İddianamede dikkat çeken bir husus, özellikle NGB’nin Ukrayna’dan getirilip ifadesinin alınmasından sonra dosyanın önemli şüphelilerinin hiç birinin telefonlarının dinlenilmemesidir. İddianamede bu hususa şöyle yer verilmiştir; <em>“Şüpheli Nuri Gökhan BOZKIR&#8217;ın Ukrayna ülkesinde yakalanması ve Cumhuriyet Başsavcılığımızca iadesinin istenmesi sonrası, 16/12/2019 tarihli Cumhuriyet Başsavcılığımızın talebi üzerine Ankara 5. Sulh Ceza Hakimliğinin 16/12/2019 tarihli 2019/9565 Değişik İş. Sayılı kararı ile CMK 135/1 maddesi uyarınca soruşturmada tespit edilen bir kısım şüpheliler, <strong>Aydın KÖSTEM, Mehmet NARİN, Nizamettin AFŞAR, Birol ERCAN ve İrfan BİRKAN</strong> hakkında gsm hatlarının iletişiminin dinlenilmesi, kayda alınması, sinyal bilgilerinin değerlendirilmesi kararı verilmiş, adı geçen şüpheliler hakkında CMK135/4 de yazılı olan süreler uyarınca bu tedbir kararı uygulanmıştır.”</em></p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu kişilerin tamamı dosyaya sonradan eklenmiştir ve bu kişilerden Birol Ercan işçi, İrfan Birkan’da garsondur. Oysa ki, bu telefon dinleme kararı NGB’nin Ukrayna’dan gönderdiği itiraf mektubundan sonra alınmıştır. İşin ilginci, ne NGB’nin mektubunda ne de bu mektuptan önce tanık olarak ifade veren Zihni Çakır’ın ifadelerinde bu kişilerin ismi hiç geçmemektedir. Peki savcılık, ismi hiçbir yerde geçmeyen ve olayla hiçbir ilgisi olmayan bu kişileri nereden bulmuştur? Cevap çok basittir, bu kişileri bulan savcılık değil, soruşturmayı baştan sonra yönlendiren ve elinde Tüm Türkiye’nin iletişim kayıtları olan ve bu kayıtlar üzerinde uzun süre çalışan MİT’tir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Peki, NGB’nin itiraf mektubunda ve Zihni Çakır’ın ifadelerinde isimleri geçen Hakan Büyükçulha, Altan Bora, Tan Dervişoğlu, Fikret Emek, tetiği çeken Tarkan Mumcuoğlu, Bülent Kutsal ve daha önemlisi cinayetin bir numaralı faili MLG’nin telefonları neden dinlenmemiştir? Bunun sebebi; Hakan Büyükçulha’nın o dönemde Hulusi Akar’ın yaveri ve ardından generalliğe terfi ettirilmesi, Tan Dervişoğlu ve Altan Bora’nın albay rütbesinde görev yapmaları, Tarkan Mumcuoğlu’nun 2012’de emekli olduktan sonra 2016’dan sonra MİT’te çalışmaya başlaması ve MLG’nin de derin yapının koruduğu ve sonrasında kaçmasına fırsat tanıdığı kişi olmasıdır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Peki neden olayla ilgisi olmayan ve bir netice alınamayacağı bilinen kişilerin telefonları neden dinlenmiştir? Bu iddianameyi okuyan herkesin soracağı ilk sorunun şüphelilerin&nbsp; neden dinlenmediği olacağını ve üzerinden 20 yıl geçmiş bir olayın aydınlatılabilmesi için belki de tek delilin ilgililerin telefon konuşmaları olduğunu her savcı bilir.&nbsp; Bu&nbsp; nedenle savcılık; <em>“telefonları dinledik ama bir sonuç elde edemedik, biz gerekli araştırmayı yaptık”</em> diyebilmek ve asıl failleri perdeleyip işi Gülen Hareketine yıkabilmek için sınırlı sayıda ve olayla ilgisi olmayan kişilerin telefonlarını dinlemekle yetinmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bunu yaparken de, dediğimiz amaca matuf olarak iddianameye konulan tek konuşma kaydını bağlamından koparmış ve cinayetle alakası olmayan bu konuşmayı sanki cinayetle ilgiliymiş gibi göstermiş ve açıkça manipülasyon yapmıştır. Bu husus da, iddianamenin hazırlanması ve soruşturmanın genişletilmesindeki amacın ne olduğunun açık bir göstergesidir. MLG ve isimleri itiraf mektubunda ve tanık ifadelerinde geçen kişiler &nbsp;hakkında bile bu tedbire başvurulmadan hazırlanan iddianameyle cinayetin tüm yönleriyle aydınlatılacağını beklemek boş bir hayalden ibarettir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İddianamede yer verilen ve aslında olayla da bir ilgisi olmasa da savcının Hablemitoğlu cinayetine bağlamayı başardığı konuşma içeriği ve &nbsp;&nbsp;&nbsp;savcının değerlendirmesi şöyledir;</p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>“Şüpheli Aydın KÖSTEM&#8217;in kullanımında olan 0535 347 74 84 numaralı gsm hattının, Erol isimli bir erkek şahıs ile yapmış olduğu 19/12/2019 tarihli görüşmesinde, şüpheli Aydın KÖSTEM&#8217;in: <strong>&#8220;Bu son günlerde adı çıkan bu zibidi herifle bizim bi Suriye&#8217;de bi hastane işimiz vardı biliyorsun&#8221;</strong> dediği, karşıdaki şahsın ise; &#8220;hıı&#8221; diye cevap verdiği, devamında Aydın KÖSTEM&#8217;in bu hastane işine ilişkin belgeleri istediği, Şüpheli Aydın KÖSTEM&#8217;in karşısındaki şahsa; <strong>&#8220;&#8230;O tarihlerdeki şeylerim, haberleşmelerim filan <u>sanıyorum</u> benim yani bazı sıkıntılarım oldu, benim pasaportuma el koydular&#8221;</strong> dediği, karşıdaki şahsın; &#8220;evet&#8221; diyerek karşılık verdiği şüpheli Aydın KÖSTEM&#8217;in karşısındaki şahsa; <strong>&#8220;Ondan sonra bu bağlantıdan dolayı <u>büyük ihtimalle</u> ama yani olaydan 8 yıl sonra tanıdığım bi herif,</strong> zaten herifin ne olduğunu öğrendikten sonra da siktir ettim gönderdim başımdan&#8221; dediği, karşıdaki şahsın ise şüpheli Aydın KÖSTEM&#8217;e; &#8220;hayırlısı ne yapacaksın&#8221; diyerek görüşmenin sonlandırıldığı görülmüştür. Söz konusu bu görüşme içeriği incelendiğinde şüpheli Aydın KÖSTEM&#8217;in şüpheli Nuri Gökhan BOZKIR ile Suriye&#8217;de birlikte hastane işi yaptıkları, <strong>tanışıklıklarının telefon ile görüşülen tarihten 8 yıl öncesinde olduğunu</strong>, bu hastane işi nedeniyle <strong>Nuri Gökhan BOZKIR ile görüştüğünü, bu sebeple de hakkında yurt dışı çıkış yasağı konulduğunu ifade etmektedir.</strong></em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>Şüpheli Aydın KÖSTEM&#8217;in Erol isimli şahısla 19/12/2019 tarihinde yapmış olduğu görüşmede, hakkında konulan <strong>yurt dışı çıkış yasağı kararının şüpheli Nuri Gökhan BOZKIR ile ilgili olduğunu bile bilme imkanı yokken karşısındakine alınan kararın şüpheli Nuri Gökhan BOZKIR&#8217;dan ötürü yani maktul Necip HABLEMİTOĞLU cinayeti ile ilgili alınmış olduğunu belirtmektedir.</strong> Kendisi hakkında adli kontrol kararı talep yazımıza Sulh Ceza Hakimliği kaleminden bir şekilde ulaşmış olsa bile, bu talebimizde şüpheli Aydın KÖSTEM ile birlikte Nizamettin AFŞAR hakkında adli kontrol talep edildiği, şüpheli Nuri Gökhan BOZKIR isminin geçmediği, ancak şüpheli <strong>Aydın KÖSTEM&#8217;in, şüpheli Enver ALTAYLI&#8217;nın yakın adamı Nizamettin AFŞAR ismini öğrendikten sonra, hakkındaki adli kontrole neden olan suçun, eskiden adamı gibi çalıştığı şüpheli Enver ALTAYLI ve şüpheli Nuri Gökhan BOZKIR ile ilgili olduğunu dolayısıyla maktul Necip HABLEMİTOĞLU&#8217;nun öldürülmesi konusundan ötürü olduğunu anlamaktadır.</strong> <strong>Bu sebeple de karşıdaki Erol isimli şahsa hakkındaki adli kontrol kararının şüpheli Nuri Gökhan BOZKIR ile ilgili olduğunu söylemektedir.</strong> Şüpheli Aydın KÖSTEM&#8217;in, Nizamettin AFŞAR ismini öğrendikten sonra, kendisini maktul Necip HABLEMİTOĞLU&#8217;nun <strong><u>öldürülmesi olayı nedeni ile yakalanan Nuri Gökhan BOZKIR ile ilişkilendirmesi şüpheli Aydın KÖSTEM&#8217;in maktul Necip HABLEMİTOĞLU&#8217;nun öldürülmesi olayında yer aldığını ayrıca gösterir bir durumdur</u></strong>.”</em></p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Bu telefon kaydında geçen ifadeleri okuyup konuyu savcının anladığı şekilde bir sonuca bağlamak büyük bir hayal gücü gerektirmektedir. Zira Aydın Köstem, pasaportlarına el konulduğunu, bunun sebebinin de son günlerde ismi tekrar haberlere konu olan NGB ile Irak’taki hastane işi için görüşmesi olabileceğini tahmin ettiğini ve NBG ile 2010’da tanıştığını belirttiği konuşması, Köstem’in Hablemitoğlu cinayetinde yer aldığını gösterdiği şeklinde yorumlanmıştır. O zaman sormak gerekmez mi? Bu görüşmeden bile böyle bir sonuç çıkarıp cinayeti çözmek isteyen soruşturma savcı neden en başta MLG’nin telefonlarını dinlemek yerine <em>“gözaltına alınana kadar”</em> hakkında sadece yurt dışı çıkış yasağı isteyip kaçmasına fırsat tanımıştır?</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>11. Cinayeti Gülen Hareketine Yıkmak Amacıyla Dosyaya Eklenen Kişilerle İlgili İddianamedeki Çelişkiler</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Hablemitoğlu cinayetini Gülen Hareketine yıkmak için kurgulanan senaryoyu ilk olarak 2015 ve ardından da 2017’de Zihni Çakır gündeme getirmiş ve bu bilgileri kendisine NGB’nin verdiğini söylemiştir. Ancak, NGB işkence altında verdiği ifadeler de bile böyle bir beyanda bulunmamıştır. Zihni Çakır’ın anlatımına göre; Mustafa Özcan, Gülen Hareketi aleyhine çıkaracağı bir kitabı engellemek için Hablemitoğlu ile görüşmüş, ikna edemeyince Enver Altaylı ile irtibata geçmiş, Altaylı’da ÖKK daki bağlantılarını kullanıp MLG ve Mumcuoğlu aracılığıyla Hablemitoğlu’nun öldürülmesini sağlamıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>İddianamedeki anlatıma göre</strong> Mustafa Özcan’nın Enver Altaylı ile Altaylı’nın Aydın Köstem ile Köstem’in de MLG ile ilişkisi var ve Köstem bu bağlantı dolayısıyla MLG ve Altaylı’yı tanıştırmıştır. Bu kişileri tanıştırmasındaki amacını da Orta Asya’da Altaylı’nın tanıdığı özel kuvvetlerdeki sivil unsurlar ile MLG’nin bir bağlantı kurma imkanını oluşturmak şeklinde açıklamıştır. İddianamedeki anlatımdan, Aydın Köstem askeri ihaleleri de takip eden bir işadamıdır ve Siemens şirketinin Genelkurmay ihaleleri bağlantısını Aydın Öktem, Enver Altaylı ve Serhat Ilıcak birlikte MLG üzerinden sağlamaktadır. Ancak, bu kişiler arasındaki irtibat ticari bir ilişkiye dayansa da savcılık yine hayal gücünü zorlayıp bu ilişkiyi cinayete bağlamaya çalışmıştır. İşin garibi ve iddianamede cevabı olmayan soru, iddia edildiği gibi sadece bu cinayetin işlenmesi için irtibat halinde olan kişilerin neden bu kadar fazla irtibat halinde olduklarıdır. Böyle bir iş birilerine ihale edildikten sonra taraflar neden bu sıklıkta görüşürler?&nbsp; &nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">İddianamede, Mustafa Özcan’ın Gülen Hareketi ile ilgili kitap çalışması olan Hablemitoğlu ile irtibat kurmaya çalıştığı, aleyhe yayın yapmaması için bağlantılar oluşturmaya gayret ettiği iddia edilse de, anılan kitapta geçen hususlar yeni olmayıp daha önce Ankara savcılığının yaptığı soruşturma ve başka dönemlerde ortaya atılan konulardan ibarettir. Dolayısıyla, ek bir kitabın daha ortaya çıkması Gülen Hareketi için adam öldürmeyi gerektirecek bir menfaat değildir. Dolayısıyla, Mustafa Özcan’ın cinayet ile irtibatlandırılması tamamıyla güncel politik mülahazalara bağlı olarak ortaya atılmış bir iddiadır. Ancak, Özcan’ın cinayet ile bağlantısını ortaya koyan somut bir delil olmadığı gibi itirafta bulunan NBG ve diğer sanıkların beyanlarında veya teknik takiplerde de böyle bir tespit yoktur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İddianamedeki önemli mantık hatalarından bir diğeri, cinayet parasının Siemens firmasını aldığı ihaleyle ödendiğine ilişkin kurgudur. İddianamede bu hususa şöyle yer verilmiştir; <em>“Mustafa ÖZCAN&#8217;ın, Necip HABLEMİTOĞLU&#8217;nun FETÖ/PDY ile ilgili çalışmalarından, açıklamalarından vazgeçirilmesi, engellenmesi için Enver ALTAYLI&#8217;dan yardım istemesi, Enver ALTAYLI&#8217;nın da Almanya ülkesinde ticaret ile uğraşan, iş adamı çevresi olan Serhat ILICAK&#8217;ı kast ederek konuyu Serhat ile bir görüşeyim dedikten sonra, önce Mustafa ÖZCAN&#8217;ı arayarak malum konuda Serhat ILICAK&#8217;ın kendilerine yardımcı olamayacağını ifade etmesi, Enver ALTAYLI&#8217;nın Aydın KÖSTEM ile birlikte 02/10/2002 tarihinde Mustafa ÖZCAN ile Ankara ilinde yüz yüze görüştükten sonra, 03/10/2002 tarihinde yine Aydın KÖSTEM ile birlikte ilk defa Özel Kuvvetler Komutanlığına giderek, Mustafa Levent GÖKTAŞ ile tanışıp, görüşme gerçekleştirmesi, bu görüşme sonrası Mustafa ÖZCAN ile telefon yolu ile irtibatlanması, Mustafa ÖZCAN ile Enver ALTAYLI arasında bu dönemde gerçekleşen yoğun irtibatlanma, aynı dönemde Enver ALTAYLI ile Aydın KÖSTEM arasında Aydın KÖSTEM ile de Mustafa Levent GÖKTAŞ arasında gerçekleşen yoğun irtibatlanma, Enver ALTAYLI&#8217;nın Serhat ILICAK&#8217;ı Siemens Şirketinin kendilerine verdiği, güvenli gördükleri cihaz üzerinden arayarak, biz Levent GÖKTAŞ ile görüştük, mutabık kaldık, siz çalışmalarınıza başlayın demesi, 12/08/2003 tarihinde Ali Serhat ILICAK ve Enver ALTAYLI&#8217;nın Osman TUNCER ve Nizamettin AFŞAR banka hesapları üzerinden yaklaşık 900.000 ABD dolarını alması hususları birlikte düşünüldüğünde, söz konusu bu paranın Necip HABLEMİTOĞLU&#8217;nun öldürülmesi eylemi öncesi yapılan bir anlaşma parası olduğu kanaatini vermektedir. Zira, Mustafa ÖZCAN&#8217;ın Necip HABLEMİTOĞLU&#8217;nun engellenmesi yönünde Enver ALTAYLI&#8217;ya ilettiği yoğun talepleri karşısında, Enver ALTAYLI&#8217;nın <strong>iş adamı olan ve Almanya ülkesinde yaşayan Ali Serhat ILICAK&#8217;tan ne gibi bir yardım istemiş olabileceği sorusu akla gelmektedir.</strong> Enver ALTAYLI burada Ali Serhat ILICAK&#8217;tan Almanya Ülkesindeki çevresi üzerinden Siemens Şirketi ile Genelkurmay Başkanlığı arasında geçen ihale sürecinde Siemens Şirketi adına aracılık rolü için bağlantı kurmasını istediği düşünülmektedir.</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>Enver ALTAYLI&#8217;nın, Necip HABLEMİTOĞLU&#8217;nun engellenmesi konusunda Mustafa Levent GÖKTAŞ&#8217;tan yardım istemesi, onunla temas kurması, sonucunda Necip HABLEMİTOĞLU&#8217;nun öldürülmesi için şüpheli Mustafa Levent GÖKTAŞ&#8217;ı azmettirmesi düşünüldüğünde ise, cinayetin işlenmesi sürecinde yer alan bazı kişiler için para temin edilmesi ihtiyacının, <strong>bahsedilen ihale sürecinden alınan komisyon parası ile karşılandığı kanaati oluşmaktadır. Aydın KÖSTEM&#8217;in, Enver ALTAYLI&#8217;dan istediği 30.000 dolar para da bu amaçla istenilen ve verilen bir paradır. Söz konusu ihale sözleşmesi 03/07/2003 tarihinde imzalanmış olsa da Nizamettin AFŞAR&#8217;ın alınan ifadesinden ihale sürecinin 2002 yılı içerisinde başladığı bilinmektedir.</strong> İhale sözleşmesinin imzalanmasından sonra Nizamettin AFŞAR ve Osman TUNCER hesaplarına gönderilen söz konusu paraların, bu kişilerin hesabından Ali Serhat ILICAK ve Enver ALTAYLI tarafından çekildikten sonra, cinayette rolü olan şüphelilerden Aydın KÖSTEM hariç kime dağıtıldığına dair net bir tespit yapılamamaktadır.”</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>İddianameye göre</strong> cinayetin işlenmesi karşılığında ödenen para Siemens şirketinin aldığı ihaleler karşılığında gönderdiği paralarla ödenmiştir. Ancak iddianamede Siemens’in aldığı ihalelerle bu işin nasıl bir ilgisi olduğu hiçbir şekilde gerekçelendirilmemiştir. Ayrıca, Siemens’in aldığı ihale ve ihale parasının ödenmesi 2003-2004 yıllarında gerçekleşmiştir. Yani iddianameye göre, cinayet tarihinden sonraki bir ihaleden alınan paralarla cinayet parası ödenmiştir. Soruşturma savcısı da iddianamedeki bu absürtlüğü anlamış olacak ki, Almanya’da yaşayan iş adamı Serhat Ilıcak’ın olayla ne ilgisi olabileceğini ve 2003’te imzalanan sözleşmeyle 2002’de işlenen bir cinayetin parasının nasıl ödenmiş olabileceğini kendince açıklamaya çalışmıştır. Ayrıca, Gülen Hareketinin bu cinayeti azmettirdiği kabul edilse bile, bu hareketin 30 bin dolar gibi cüzi bir miktarı karşılamakta zorlanmayacağı ortada değil midir? &nbsp;Yine, Zihni Çakır ifadesinde (İdd. s213) cinayet için ödendiğini iddia ettiği&nbsp; ve<em>“hatırı sayılır”</em> olarak bahsettiği paranın 30.000 dolar olamayacağı aklı başında herkesin malumudur. Aynı şekilde, bu kabulden hareketle cinayet parasını, bu cinayetin gerçekleştirmesi için aracı olduğu iddia edilen Enver Altaylı’nın vermesi mantıklı mıdır? Tam tersinin olması ve Gülen Hareketinin Altaylı’ya bu iş karşılığında ödeme yapması gerekmez mi?</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu çelişki iddianameyi okuyan herkes tarafından kolaylıkla anlaşılabilecek bir durumdur ve Serbestiyet sitesi de haklı olarak bu konuyu ele aldığı haberinde haklı olarak şu soruyu sormuştur; <em>“</em><em>FETÖ’ tarafından istendiği belirtilen; birinci sanığı Gülen, ikinci sanığı “FETÖ Türkiye İmamı” Mustafa Özcan olan suikast planını, neden “FETÖ yöneticileri” tarafından suikastın “sipariş” edildiği Enver Altaylı finanse etti?&#8221;</em><a href="#_ftn16" id="_ftnref16">[16]</a> Aklın yolu birdir ve Gülen Hareketiyle bu cinayet arasında herhangi bir bağlantı bulunulamadığı için böyle anlamsız kurgu ve senaryolara başvurulmak zorunda kalınmıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İddianamedeki Siemens ve Almanya’daki iş adamı ayrıntısı, hazırlanan bir diğer kurguyu ve cinayetin Gülen Hareketine yamanamaması halinde soruşturmanın adresinin Alman Vakıfları olduğunu göstermektedir. Zira Hablemitoğlu’nun eşi ifadesinde;“…<em>yazdığı &#8220;Köstebek&#8221; isimli kitap 5 Ağustos 2002 tarihinde bitmişti. Eşimin 2001 yılı ilk yarısında &#8220;Alman Vakıfları ve Bergama&#8221; isimli kitabı Otopsi Yayın Evi&#8217;nden çıkmıştı. Bu yayın ses getiren bir yayın olmuştu. <strong>Bu sebeple iki vakıf başkanı tarafından tehdit edilmişti. Bu kişiler Conrad Adenaur Vakfı başkanı olan Wolf Schbolridur. Diğer vakıf da Frederic Ebert vakfıdır ancak başkanının adını hatırlamıyorum.</strong> Bu tehditler Türkçe konuşularak ev telefonundan yapıldı. Bildiğim kadarıyla eşime telefonda, kitapta geçen şeyleri söyleyemeyeceğini, <strong>bunun bedelinin ağır olacağını</strong> söyledi<strong>. Ayrıca ilgili vakıfların Alman Büyükelçiliği kanalıyla eşimin çalıştığı Ankara Üniversitesine görevden alınması talebiyle yazı yazdıklarını biliyorum”</strong> </em>demiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Eşinin Alman Vakıflarının yöneticileri tarafından, hem de ev telefonlarından aranarak tehdit edildiğini söylemesine ve bu hususa iddianamede yer verilmesine rağmen, bu aramalar ve üniversiteye yazıldığı belirtilen yazıyla ilgili bir araştırma yapılmaması çok ilginç ve bir o kadar önemlidir. Bunun birinci sebebi iddianamenin kurgusunun sonradan değişmesidir. Diğer bir sebepte Hablemitoğlu’nun eşinin ifadesinin alınmasındaki amacın cinayetin aydınlatılması değil, cinayeti Gülen Hareketine yıkabilecek bir bilgiye ulaşma isteğidir. Değilse, Şengül Hablemitoğlu’nun Alman Vakıfları ile ilgili ifadeleri ayrıntılı bir soruşturmayı fazlasıyla hak etmektedir. Ukrayna’dan zorla getirilen ve işkence altında ifade veren NGB’nin ifadelerinde Özcan ve Altaylı ile ilgili bir husus geçememesine rağmen, MİT’in yönlendirdiği Zihni Çakır’ın NGB’den öğrendiğini söylediği Özcan-Altaylı iddiasını sorgusuz sualsiz kabul eden savcı, ne hikmetse cinayetle ilgili çok önemli bilgiler veren maktulün eşinin ifadesine hiç itibar etmemiş ve araştırma gereği de duymamıştır. Bunun sebebi de bu soruşturmanın, cinayetin aydınlatılması için değil, Gülen Hareketi üzerine yıkılması için canlandırılmasıdır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Yine bu ifade, tüm Türkiye’nin HTS kayıtlarını alıp üzerinde uzun bir süre çalışan MİT’in sadece dosyaya sonradan eklenen kişilerle ilgili analizler yaptığını ve dosyadaki maktulün HTS kayıtlarına bile bakmadığını göstermektedir. Bu da MİT açısından makul bir durumdur. Çünkü bu iddianame ve kurgunun amacı cinayeti Gülen Hareketine yıkmaktır. Bu amaca matuf olmayan hiçbir delilin MİT ve savcılık için önemi yoktur. İfadelerin sahibi maktulün eşi olsa bile!</p>



<p class="wp-block-paragraph">Aynı şekilde, cinayeti Gülen Hareketine bağlama gayretlerinden biri Enver Altaylı’nın şoförü ve yanında çalışanı olan Nizamettin Afşar’ın verdiği şu ifadedir; <em>“Mustafa ÖZCAN ve Enver ALTAYLI evin mutfak kısmında oturuyorlardı, kapı aralık şeklinde açıktı. Ben bir ara mutfağa girmek isterken aralarında geçen bir konuşmaya şahit oldum, mutfak dışından bunu dinledim. Bu konuşmada Mustafa ÖZCAN Enver ALTAYLI&#8217;ya hitaben &#8220;Bu Necip ile ilgili Halil ŞIVGIN&#8217;la meseleyi konuştuk ancak halledemedik, bu adam hizmet hareketine zarar veriyor, zarar vermeye de devam edecek, bu işi halletmemiz lazım, sizin yardımınızı istiyorum.&#8221; diyordu. Enver ALTAYLI&#8217;da Mustafa ÖZCAN&#8217;a &#8220;Haklısınız hocam, nasıl yardımcı olalım&#8221; şeklinde cevap veriyordu. Devamında Enver ALTAYLI Mustafa ÖZCAN&#8217;a &#8220;Cezaevinde bir arkadaşımız var, çıkmasına 1-1,5 yıl var, ona hallettirebiliriz, isterseniz biraz bekleyelim.&#8221; şeklinde konuşuyordu. Mustafa ÖZCAN da Enver ALTAYLI&#8217;ya &#8220;1-1,5 yıl çok geç olur Enver abi&#8221; diye karşılık verdiğini hatırlıyorum. Sonrasında Enver ALTAYLI Mustafa ÖZCAN&#8217;a &#8220;Ben bir Almanya&#8217;ya gideyim, bu meseleyi Serhat ile görüşeyim, dönüşte sizi arayacağım&#8221; dedi.”</em></p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu ifadeyi iddianamede defalarca yazan savcı, ne hikmetse ifadenin doğruluğunu ve görüşme içeriğinin neyle ilgili olduğunu Enver Altaylı’ya sorma gereği duymamıştır. Bu ifade doğru kabul edilse dahi hangi konuyla ilgili olduğu açık ve belli değildir. Cinayetle ilgili olsa bile konunun Serhat Ilıcak ile alakası somut delillerle ortaya konulmamış ve savcının tahmin ve kafasında oluşturduğu kurguya uygun olarak cinayetle ilişkilendirilmiştir.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>12. İddianamedeki Mumcuoğlu, Aksakallı ve MİT Ayrıntısı</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">İddianamede tetiği çeken kişi olmakla suçlanan Tarkan Mumcuoğlu önemli bir bilgi paylaşmıştır. Şöyle ki, Mumcuoğlu 2012 yılının Kasım ayında kendi isteğiyle emekliye ayrılmış, ancak 2016 yılı Mayıs ayında MİT bünyesinde çalışmaya başlamıştır. Kendi beyanına göre MİT’e geçme sürecinde ÖKK bünyesinde tabur komutanı olan Zekai AKSAKALLI&#8217;nın yönlendirmesi etkili olmuştur. Aksakallı, Mumcuoğlu’nu Kemal ESKİNTAN&#8217;a yönlendirmiş ve seçim süresi sonunda MİT’te çalışmaya başlamıştır. 2021 yılı Eylül ayında ise kendi isteğiyle emekli olmuştur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yukarıdaki açıklamalarda da yer verildiği üzere, cinayetin faillerini eskiden beri MİT bilmekte ve korumaktadır. Tetiği çeken kişi olduğu belirtilen Mumcuoğlu’nun telefon kayıtlarını ayrıntılı şekilde inceleyen ve cinayet tarihinde Kazakistan’da görevli olduğu halde, Türkiye’ye geldiğinin anlaşılmaması için askeri uçakla Kıbrıs üzerinden yurda giriş yaptığını ortaya çıkaran da MİT’tir. Hablemitoğlu cinayetine karıştığı bilinen ve 2012 yılında emekli olan bir kişi neden 2016 yılında MİT’te göreve başlatılmıştır? Olayı ilginç kılan ise buna aracılık eden kişinin Zekai Aksakallı olmasıdır. Darbe günü kilit bir rol alan bu şahsın, cinayeti işleyen Mumcuoğlu’nu MİT’e göndermesi ve bir nevi onu korumaya aldırması dikkat çekicidir. Acaba, emekli olduktan 4 yıl sonra MİT’te çalışmaya başlayan Tarkan Mumcuoğlu neden 2021’de MİT’ten ayrılmıştır? Bunun sebebi, yakın zamanda çıkması beklenen Hablemitoğlu cinayetinin tetikçisinin MİT elemanı olduğunun öğrenilmesinin yaratacağı rahatsızlıktır. MİT böyle bir görüntü vermemek ve ön almak için Mumcuoğlu’nu MİT’ten göndermiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>13. İddianamedeki R. Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül Ayrıntısı</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Eski askeri savcı ve eski AKP milletvekili Ramazan Toprak, Hablemitoğlu’nun o dönemde cemaatler ve muhafazakar kesim konusundaki televizyon konuşmalarından ve yazılarından rahatsız olduğunu belirterek, 15/01/2002 tarihinde Hablemitoğlu’nu arayıp görüşme talep etmiştir. Görüşmeler başladıktan sonra Hablemitoğlu’na milletvekilliği vaat edildiği gibi MİT müsteşarlığı beklentisi fark edilince buna da sıcak baktıkları kendisine söylenmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ramazan Toprak ve Halil Şıvgın ile ailecek görüştükleri bir ortamda Hablemitoğlu;<em> “Ak Parti&#8217;ye kapatma davası hazırlığı yapıldığını, Ergün Poyraz&#8217;ın Ak Parti ve Tayyip Bey hakkında bir kitap hazırladığını, bu kitap delil gösterilerek seçimden önce kapatma davası açılacağını, kapatma davası konusunda psikolojik savaşı kendisinin yönlendirdiğini ancak bunun yanlışlığını gördüğünü, birlikte olduğu arkadaşlarının da kafalarının karışık olduğunu, Ak Parti genel merkezinin dinlendiğini ve konuşmalarımızda dikkatli olmamızı, açılması düşünülen kapatma davası ile Ak Parti&#8217;nin seçime sokulmamaya çalışılacağını, seçime girse bile bu dava nedeniyle vatandaşın umudu ve ilgisinin kırılacağını, en azından hayli zayıflatılmış olacağını, kitabın yayıma hazırlanması çalışmaları görevinin kendisine verildiğini </em>belirtmiştir (10/07/2002).Ramazan Toprak’ın,kitabın yayımlanması işini engellemesi veya en azından seçim yapılana kadar ertelemesini istemesi üzerine, Hablemitoğlu; “<em>seçime kadar birtakım bahaneler bulup kitabın yayımlanmasını engellerim”</em> demiştir. Nitekim Hablemitoğlu’nun 3 Kasım 2002 seçimleri öncesinde yayınlatmadığı bu kitap seçimlerden sonra <em>&#8220;Patlak Ampul&#8221;</em> adıyla yayınlanmıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu görüşme sırasında ortaya çıkan tehlikeyi Ramazan Toprak Erdoğan’a anlatmıştır. Erdoğan; Hablemitoğlu, Ramazan Toprak ve Halil Şıvgın’ın olacağı bir görüşmeyi Ramazan Toprak’ın meclis lojmanlarındaki evinde organize edilme emrini vermiş, Erdoğan’ın son dakikada işi çıkınca, bu görüşmeye temsilci olarak Abdullah Gül’ü göndermiştir. &nbsp;Görüşmeye Halil Şıvgın, Ramazan Toprak ve Hablemitoğlu katılmıştır (19/07/2002 Cuma 11:30-13:00 arası).</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hablemitoğlu’nun, Abdullah Gül’ün ABD’deki gizli Yahudi lobi faaliyetlerini deşifre etmesi ve bu lobilerden gelen istekleri yerine getireceği sözünü vermesi konusunu açması Gül’ü hem şaşırtmış hem de çok rahatsız etmiştir. Görüşmede; AKP’nin kapatılması ile Alman vakıfları konusu gündeme gelmiş ve Ramazan Toprak’da kendisinin de böyle bir çalışması olduğunu ifade etmiştir. Ancak Gül, şimdilik bu çalışmalarını durdurmasını ve daha sonra kendisine haber vereceğini söylemiş, fakat her hangi bir dönüş yapmamıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">19 Eylül 2002’de Hablemitoğlu ve Şıvgın ile eşleri Toprak’ın evine seçimde Abdullah Gül inisiyatifi ile 3. sırada aday yapılması tesellisiyle gitmişlerdir. Hablemitoğlu; <em>“sırada Abdullah Gül var” </em>diyerek bir şeyler ima eder. Hablemitoğlu, Toprak ile en son 6 Aralık 2002 de telefon ile görüşür ve bu görüşme içeriğini Abdullah Gül’e şu şekilde anlatır: “<em>Ertesi sabah Başbakanlığa gittim ve Sayın Gül&#8217;e Necip beyle son görüşmemizi olduğu gibi naklettikten sonra daha öncesinde Necip beyin. “Nisan 2002&#8217;deki DGM savcısı Nuh Mete Yüksele şantaj kaseti iddiasını, yani bir vakıfta yapılacak aramada önceden yerleştirilmiş olan CD ele geçirilmiş olacak. CD&#8217;yi fetullahçı polislerin yerleştirdiği izlenimi verilmiş olacak, bu CD ile fetullahçı örgütlenmeyi soruşturan savcı Yüksele soruşturma konusunda şantaj yapacakları iddiası bahane olarak kullanılacak, emniyet içindeki fetullahçı örgütlenme üzerinden ülke çapında olmak üzere ucu açık genel bir irtica operasyonu başlatılacaktı. Bu işin arkasında Mesut Yılmaz&#8217;in olabileceğini, onun geçmişte benzeri oyunlara girdiğini, bir benzerini şimdi yapmaya çalıştığını söylediğimde Sayın Gül, “Mesut bitti, daha ne yapacakki&#8221; dedi. Ben de &#8220;var olmaya çalışıyor, halen tüm kadrolar onun adamları” dedim.”</em></p>



<p class="wp-block-paragraph">Ramazan Toprak’ın ifadesinden önemli bir kısım da şudur: “<em>Ocak 2003 ayı içinde bir gün eşime, &#8220;Hayrünnisa hanımla görüş, tâziye nedeniyle evine gittiği Şengül hanımla madem görüşüp tanışmışlar ve kamuoyu önünde büyük ilgi gösteriyorlar. Şengül hanım bana, ‘bu evde duramıyorum, nereye baksam Necip&#8217;i görüyorum, buradan taşınacağım ama maddi durumum şimdilik elverişli değil deyince Şengül Hanıma, ’konuyu Başbakan Sayın Gül’e aktarıp yardımcı olmaya çalışacağımı söylemiştim. Sen konuyu Bayan Gül ile görüş, o da eşi Sayın Gül&#8217;den rica etsin ve ’ülke için bizim için canını veren bir dostumuzun ailesine ev alabilmesi konusunda bir şekilde yardımcı olurlarsa biraz olsun vicdanî görevimizi yapmış oluruz deyip Hayrünnisa hanıma yönlendirdim. Birkaç gün sonra Bayan Gül. ‘Sayın Gül ile görüştüğünü ve eşinin bu talebi kabul etmediğini&#8221; eşime aktarmıştı. Bazı Müşahadelerim, O tarihlerde anlamlandırmadığım ve bir yere koyamadığım bazı parçaların zaman içinde özellikle bugün geldiğimiz noktada ne anlama geldiğini görüyor ve menfur olayın aydınlatılmasında katkı sağlayacağı düşüncesiyle bazı tesbitlerimi ilgilerinize sunuyorum:… Menfur olayı takiben ilk grup konuşmasında Sayın Gül, &#8220;Necip beyle görüşüyorduk, aranızda bunu bilen arkadaşlar var” dediği kişi sadece bendim. Ancak bahsettiğim şekilde yakından tanıdığı ve bize katkılarına şahit olduğu Necip beyin katledilmesi konusunda kendisinden beklediğimiz aktif bir çabasını veya özel bir gayretini göremedim. Bunun nedenini de anlayabilmiş değilim.”</em></p>



<p class="wp-block-paragraph">26 Aralık 2002’de Başbakan Abdullah Gül, Yüksek Askeri Şurada bazı askerilerin Milli Savunma Komisyon Başkanlığı görevinden Ramazan Toprak’ı istemediklerini söyleyerek Toprak’ın ayrılmasını ister ve sonunda Toprak bu görevden ayrılır. Toprak’a göre Abdullah Gül’ün Hablemitoğlu ailesine yardımcı olmaması, cinayete karşı ilgisiz durması şaşırtıcı olmuştur.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>14. Halil Şıvgın ve Şengül Hablemitoğlu İfadelerindeki Çelişkiler ve Ahmet Necdet Sezer Ayrıntısı</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">İddianamede, ifadelerine başvurulan eski Sağlık Bakanı Halil Şıvgın ile Şengül Hablemitoğlu’nun verdiği ifadeler arasındaki çelişkiler de soruşturma savcısı tarafından önemsenmemiş ve bu çelişkilerin giderilmesi yoluna giderilmemiştir. Zira Şengül Hablemitoğlu, cinayetten sonra Halil Şıvgın ve Ramazan Toprak’ın kendisini çok yoğun şekilde arayıp ağzını aradıklarını, bunun üzerine eski AKP milletvekili Ramazan Toprak’ın evine gittiğini ve bu kişilerle görüştüğünü söylemiştir. Ancak hem Şıvgın hem de Toprak, Hablemitoğlu’nu yalanlamışlardır (İdd. s.228). Yani onlara göre, Şengül Hablemitoğlu &nbsp;yalan söylemektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Halil Şıvgın’ın kabul etmediği bir diğer husus, Ahmet Necdet Sezer ile Hablemitoğlu konusunda görüştüğü iddiasıdır. Bu iddiayı dile getiren kişi Şengül Hablemitoğlu’nun avukatı Ersan Barkın’dır. Barkın, 2512/2015 tarihinde savcılığa sunduğu dilekçede şunları söylemiştir; <em>“Halil Şıvgın, Necip Hablemitoğlu&#8217;nun çalışmaları ve o dönem <strong>www.yolsuzluk.com isimli internet sitesinde yer alan gerçek dışı iddialara dair dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile de görüşmüş ve Hablemitoğlu&#8217;nun çalışmalarına müdahale edilmesi hususunda yardım talep etmiştir.&#8221;</strong></em></p>



<p class="wp-block-paragraph">Konuyla ilgili ifade veren Şengül Hablemitoğlu da şunları söylemiştir; <em>“Eşim ölmeden kısa bir süre önce tanıştığımız Ramazan Toprak isimli siyasetçi ısrarlı bir şekilde cenaze sonrası görüşmek istedi. Halil Şıvgın ve Ramazan Toprak eşim ile kitabın yazımı sırasında temas etmeye çalıştılar. <strong>Eşim öldürülmeden 6 ay önce Halil Şıvgın ve Ramazan Toprak’ın aileleri ile görüşmeye başladık.</strong> Halil Şıvgın’ın eşi Hale Şıvgın, eşim ile aynı üniversitede çalışıyordu. Halil Şıvgın bu sebeple eşimle temasa geçmiştir. <strong>Halil Şıvgın ve Ramazan Toprak eşimi ısrarla Abdullah Gül ile görüştürmek istiyordu</strong>. Bildiğim kadarıyla bu görüşme 2002 yılının yaz aylarının başında oldu. Bu görüşmenin içeriğini bilmiyorum. <strong>Halil Şıvgın’ın Ramazan Toprak ile eşimin ölümünden sonraki ısrarlı görüşme talebini kabul ettim.</strong> Ancak çok uzun bir görüşme yapmak istemedim. Bu sebeple çocuklarımdan birisiyle Ramazan Toprak’ın milletvekili olması nedeniyle Oran’da bulunan evine gittim. Görüşmede Ramazan Toprak ve eşi ile birlikte Halil Şıvgın geldi. Bu görüşmeyi benim evimde yapmak istememeleri sebebiyle oraya gitmiştim. Bir buçuk saatlik süre içerisinde çok net bir şey konuşmadılar. Beni neden çağırdıklarını da anlamadım. Bana &#8220;Ne yaptın, ne oldu&#8221; diye sorular sordular. Ben de ifade verdim, kızgın ve acılı olduğumu söyledim. Ufak çocuğumun da uyuması nedeniyle kalkmak istediğimi söyledim, bu nedenle çocuğumu da alarak gittim. Çok uzun bir görüşme istemiyordum bu arada <strong>Halil Şıvgın &#8220;yolsuzluk.com&#8221; sitesinden yayınlanan bazı elektronik postalardan söz etti. Bu sitede Necip Hablemitoğlu yazışma yapmış gibi yazıların olduğunu gördüm. Sitedeki yazışmaları okudum. Cümle yapılarından eşime ait olmadığını anladım. Bu sitenin güvenilir olmadığını, eşimin &#8220;Köstebek&#8221; isimli kitabında yazdığım söyledim. Aynı şeyi bir basın mensubu da bana sorduğunu söyledim ve kızdım. Halil Şıvgın’ın bu aynı belgeleri dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer&#8217;e götürdüğünü öğrendim. Kendisine kızdım. Bizden teyit almadan ve işin gerçeğini araştırmadan dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer&#8217;e götürmesine tepki verdim. Halil Şıvgın&#8217;ın Ahmet Necdet Sezer ile görüşüp görüşmediğini de bilmiyorum, bu kendi beyanıydı.”</strong></em></p>



<p class="wp-block-paragraph">Cinayetin aydınlatılmasından başka bir isteği olmayan, Halil Şıvgın ve Ramazan Toprak ile bir tanışıklığı bulunmayan, cinayetten 6 ay önce bu kişilerle tanışmış olan, eşini 20 yıl önce kaybetmiş ve bu acıyla yaşayan Şengül Hablemitoğlu’nun somut yer, zaman ve kişi isimleri vererek söylediklerindeki tutarlılık ve birazdan başka bir örnekle açıklayacağımız Halil Şıvgın ile ilgili şüpheli durumlar dikkate alındığında; Ş. Hablemitoğlu’nun bu konuda söylediklerine itibar edilmelidir. &nbsp;Acaba, eski bakan Halil Şıvgın ve eski AKP milletvekili Ramazan Toprak’ın özelikle <em>“yolsuzluk.com”</em> sitesindeki yayınlarla ilgilenmelerinin sebebi nedir? Neden cinayetten sadece 6 ay önce Hablemitoğlu ailesiyle tanışmak için yoğun çaba sarfetmişler ve bu aileyle görüşmeye başlamışlardır? Halil Şıvgın’ın, cinayetten sonra bile <em>&#8220;yolsuzluk.com&#8221;</em> sitesinden yayınlanan bazı elektronik postalardan söz etmesinin sebebi nedir? Bu hususların cinayetle bir ilgisi var mıdır? &nbsp;Konuyla ilgili Ahmet Necdet Sezer’in tanıklığına neden başvurulmamıştır?</p>



<p class="wp-block-paragraph">Şengül Hablemitoğlu’nun ifadelerinden; Halil Şıvgın’ın, Ahmet Necdet Sezer’den maktulün durdurulması için yardım istemesinin nedeni <em>“Köstebek”</em> kitabı değil, <em>“yolsuzluk.com”</em> sitesinde yayınlanan haber ve elektronik postalardır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Halil Şıvgın’ın ifadelerine neden itibar edilmemesi gerektiğiyle ilgili somut bir örnek, ifadesinde yer verdiği şu husustur; <em>“Ben Mustafa Özcan ile İstanbul&#8217;da Samanyolu Televizyonumda katıldığım bir program sonrasında tanıştım. Enver Altaylı program sonrasında Mustafa Özcan ile birlikte dışarıda bekliyorlardı. Bana da Enver Altaylı, Mustafa Özcan&#8217;ı özellikle tanıştırmak için beklediklerini söyledi. Mustafa Özcan kendini tanıtırken bana kitap, kırtasiye gibi işlerle meşgul olduğunu söyledi. Program eylül veya ekim aylarında olabilir. Abdullah Gül ile yaptığımız görüşmeden sonra olduğunu hatırlıyorum. <strong>Sanırım Enver Altaylı, Mustafa Özcan&#8217;a Necip Hablemitoğlu&#8217;nun Fetullah Gülen ile ilgili yaptığı çalışmayı söylemiş olacak ki bana &#8220;Bir doçent bununla ilgili bir çalışma yapıyor, biz bu kişi ile nasıl görüşürüz” şeklinde soru sordu. Ben de &#8220;Bu konuya karışmam, beni ilgilendirmez, konuşmak istiyorsa konuşur&#8217; dedim. Görüşme sonrasında Necip Hablemitoğlu&#8217;nu bu konuda bilgilendirdim. </strong>Enver Altaylı benim büroda Necip Hablemitoğlu&#8217;nun yaptığı işlerle ilgili ıvır zıvır demesine rağmen Mustafa Özcan&#8217;a farklı aksettirmiş ki benden yardımcı olmamı istedi. Ben Mustafa Özcan&#8217;ı daha önce tanımadım, görmedim”</em></p>



<p class="wp-block-paragraph">O dönemde hem Mustafa Özcan, hem de Enver Altaylı’nın daha nüfuzlu ve itibarlı kişiler olduğu düşünüldüğünde Şıvgın’ı kapıda beklemeleri mantıklı olmadığı gibi üçünün HTS kayıtlarına itibar edilse bile telefonları ortak bazdan sinyal vermemiştir. Ancak bu husus da savcılık tarafından hiç araştırılmamıştır. Zira bu ifade tam da savcılığın kurgusunu güçlendiren ve baştan doğru kabul edilmesi gereken bir ifadedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Sonuç</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Cinayeti Gülen hareketine bağlama konusunda çok sarf eden MİT ve savcılığın elindeki deliller işte bunlardır. Cinayetin bir numaralı sanığı NGB’nin ifadelerinden işine gelmeyenleri soyut iddialar kabul edip özel korumaya mazhar kişilere takipsizlik veren savcılık, sadece bir kişinin soyut beyanı ve içeriğinde ne konuşulduğu dahi belli olmayan hukuka aykırı HTS kayıtları üzerinden cinayeti Gülen Hareketine yıkmaya çalışmıştır. Bu yaparken de bir çok çelişki ve mantık hatasına imza atmıştır. 14 yıl boyunca saklanan HTS kayıtlarını zamanında paylaşmayan MİT, gözden çıkarılmasına karar verilen kişileri içine alacak ve Hizmet Hareketini şeytanlaştırmaya yönelik bir çalışmayla soruşturmayı manipüle etmeye çalışmıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İddianamede somut hiçbir gerekçe gösterilmeden Fethullah Gülen’in de şüpheli yapılmasının nedeni, bugüne kadar siyasi nedenlerle kabul görmeyen iade talebinin bu kez de adam öldürme dosyası üzerinden yapılmak istenmesi olarak düşünülmektedir. Ancak, bu gerekçeyle yapılacak iade talebinin de kabul edilmesi mümkün görünmemektedir.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity"/>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref1" id="_ftn1">[1]</a> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Soruşturma No: 2004/121619, Esas No: 2022/62858, İddianame No: 2022/9054.</p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref2" id="_ftn2">[2]</a> &nbsp;&nbsp; https://kisadalga.net/haber/detay/hablemitoglu-davasinda-gorevsizlik-azmettirenler-fetocu-dava-teror-mahkemesinde-gorulmeli_47492</p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref3" id="_ftn3">[3]</a> &nbsp;&nbsp; “<em>Şüpheli Ahmet Tarkan MUMCUOĞLU söz konusu soruya önce, İstanbul ili Tuzla İlçesine gidip gitmediğini hatırlamadığı şeklinde cevap vermiş, ifadeye devam edildiği sırada kendiliğinden araya girerek bu hususta; &#8220;&#8230;Fikret EMEK komutanım ile İstihbarat Kısım Amiri olduğu dönemde ona ait hatırladığım kadarıyla BMW 5.20 ya da beyaz Megane marka aracı ile İstanbul Anadolu Yakasında girişte bir ilçeye gittik. Tuzla ilçesi olabilir. Burada bir evin içinde tekerlekli sandalyede gezen yaşlı bir adam ile görüştük. Yolda giderken bana nereye gittiğimizi, kimle görüşeceğimizi söylemedi, buraya uğradık. Müstakil bir eve gündüz bir vakitte ikimiz birlikte gittik. Seyahat sırasında iki kişi olduğumuzu hatırlıyorum. Ben ve Fikret EMEK idik. Bu evde hatırladığım kadarıyla bu yaşlı adamın yardımında bulunan bir erkek şahıs vardı. Ancak çok eski bir zaman olduğu için erkek olup olmadığından tam emin değilim. Anladığım kadarıyla Fikret EMEK bu tekerlekli sandalyedeki kişiyi tanıyordu. Eve gitmemizden tanıdığını düşünüyorum. Evin içerisine geçip bir müddet oturduk. Ne konuşulduğunu hatırlamıyorum. Hatırladığım kadarıyla bir çay içip kalktık. Bu kişinin ismini hatırlamıyorum. Sonrasında geri Ankara&#8217;ya döndük. Neden gittiğimizi şuanda hatırlayamıyorum. Bu kişinin tekerlekli sandalyeyle gezmesinin sebebi daha evvelden ateşli silahla belinden vurulmuş olduğunu orada yapılan konuşmalardan anladım&#8230;&#8221; şeklinde beyanda bulunmuştur.”</em></p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref4" id="_ftn4">[4]</a> &nbsp;&nbsp; &nbsp;“<em>Maktul Necip HABLEMİTOĞLU öldürüldükten sonra, maktul ile ölümünden önce yakın ilişki içerisinde olan emekli Binbaşı İhsan GÜVEN ve eşi de benzer şekilde 2004 yılında İstanbul ili Tuzla ilçesinde öldürülmüşlerdir. Söz konusu bu cinayeti soruşturma dosyamız şüphelilerinin örgüt faaliyeti altında işlemiş oldukları hususunda şüphe bulunmakta olup bu husus Cumhuriyet Başsavcılığımızca resen soruşturma işlemlerine konu edilmiştir. İhsan GÜVEN ve eşinin öldürülmesi eylemlerine ilişkin soruşturmanın henüz yapılmaya başlanması, maktul Necip HABLEMİTOĞLU&#8217;nun öldürülmesi eylemi açısından kalan dava zaman aşımı süresi dikkate alınarak, tamamlanan soruşturma dosyası iddianameye konu edilmiştir. İhsan GÜVEN ve eşinin öldürülmesi söz konusu örgütün eylemi olarak görülmesi halinde bu durum örgütün faaliyetleri açısından bir delil teşkil edecektir. &#8220;Mustafa Levent Göktaş Silahlı Suç Örgütü&#8221; Türk Ceza Kanunu madde 220&#8217;de tanımlanan şekilde silahlı bir suç örgütüdür.</em></p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref5" id="_ftn5">[5]</a> <a href="https://www.mevzuat.gov.tr/anasayfa/MevzuatFihristDetayIframe?MevzuatTur=7&amp;MevzuatNo=13078&amp;MevzuatTertip=5">https://www.mevzuat.gov.tr/anasayfa/MevzuatFihristDetayIframe?MevzuatTur=7&amp;MevzuatNo=13078&amp;MevzuatTertip=5</a></p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref6" id="_ftn6">[6]</a> &nbsp;&nbsp; https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2013/07/20130711-12.htm</p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref7" id="_ftn7">[7]</a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 25/11/2014 T., 2013/9-841 E., 2014/513 K. sayılı kararı.</p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref8" id="_ftn8">[8]</a> &nbsp;&nbsp; B. No: 70078/12, 11/01/2022</p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref9" id="_ftn9">[9]</a> https://tr.wikipedia.org/wiki/Telekom%C3%BCnikasyon_%C4%B0leti%C5%9Fim_Ba%C5%9Fkanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1</p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref10" id="_ftn10">[10]</a> https://www.hurriyet.com.tr/gundem/derin-arastirmaci-vuruldu-38439885</p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref11" id="_ftn11">[11]</a> https://twitter.com/GkhanGnes8/status/1467200074975428611</p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref12" id="_ftn12">[12]</a> <a href="https://www.milliyet.com.tr/siyaset/erdogani-koruyan-pilot-ve-akarin-yaveri-general-oldu-6267941">https://www.milliyet.com.tr/siyaset/erdogani-koruyan-pilot-ve-akarin-yaveri-general-oldu-6267941</a></p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref13" id="_ftn13">[13]</a> <a href="https://www.veryansintv.com/hablemitoglu-dosyasindaki-isimle-ilgili-yas-karari/">https://www.veryansintv.com/hablemitoglu-dosyasindaki-isimle-ilgili-yas-karari/</a></p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref14" id="_ftn14">[14]</a> <a href="https://www.dw.com/tr/necip-hablemito%C4%9Flu-dosyas%C4%B1nda-kim-neyle-su%C3%A7lan%C4%B1yor/a-62086406">https://www.dw.com/tr/necip-hablemito%C4%9Flu-dosyas%C4%B1nda-kim-neyle-su%C3%A7lan%C4%B1yor/a-62086406</a></p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref15" id="_ftn15">[15]</a> https://www.birgun.net/haber/bulgaristan-levent-goktas-in-turkiye-ye-iade-talebini-reddetti-411683</p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref16" id="_ftn16">[16]</a> https://serbestiyet.com/ozel-haber/analiz-hablemitoglu-suikastini-feto-azmettirdiyse-enver-altayli-suikast-parasini-neden-siemensten-aldigi-komisyonla-karsiladi-111079/</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>BİRLEŞMİŞ MİLLETLER İNSAN HAKLARI KOMİTESİNİN GÖKHAN AÇIKKOLLU KARARI ÜZERİNE GENEL BİR DEĞERLENDİRME                                    Dr. Gökhan GÜNEŞ  </title>
		<link>https://www.justicesquare.com/blog/2022/12/02/birlesmis-milletler-insan-haklari-komitesinin-gokhan-acikkollu-karari-uzerine-genel-bir-degerlendirme-dr-gokhan-gunes/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Editor]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Dec 2022 11:36:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Articles]]></category>
		<category><![CDATA[Dr. Gökhan Güneş]]></category>
		<category><![CDATA[TURKISH WRITINGS]]></category>
		<category><![CDATA[BANK ASYA]]></category>
		<category><![CDATA[BAROLARBİRLİĞİ]]></category>
		<category><![CDATA[Bekir Bozdağ]]></category>
		<category><![CDATA[BYLOCK]]></category>
		<category><![CDATA[İNSAN HAKLARI VE EŞİTLİK KURUMU]]></category>
		<category><![CDATA[İşkence]]></category>
		<category><![CDATA[Kötu Muamele]]></category>
		<category><![CDATA[Mukadder Alakuş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.justicesquare.com/?p=1722</guid>

					<description><![CDATA[                                                                                                                                                                   A.&#160;&#160;&#160; KOMİTE KARARININ GENEL DEĞERLENDİRMESİ Daha önceki yazılarımıza konu ettiğimiz Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesinin 3736/2020 sayılı Mukadder Alakuş  dosyasında Komite   haksız  tutuklama, kötü cezaevi koşulları ve adil yargılanma hakkının ihlali konularında önemli bir karara imza atmıştı. Başvurucu hakkında Komite yaptığı değerlendirmede Bylock mesajlaşama programı kullanmak, Bank Asya hesabına sahip olmak ve barışçıl bir &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">                                                                                                                                                                    </p>



<h2 class="wp-block-heading">A.&nbsp;&nbsp;&nbsp; KOMİTE KARARININ GENEL DEĞERLENDİRMESİ</h2>



<p class="wp-block-paragraph">Daha önceki yazılarımıza konu ettiğimiz Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesinin 3736/2020 sayılı <strong>Mukadder Alakuş</strong>  dosyasında Komite   haksız  tutuklama, kötü cezaevi koşulları ve adil yargılanma hakkının ihlali konularında önemli bir karara imza atmıştı. Başvurucu hakkında Komite yaptığı değerlendirmede Bylock mesajlaşama programı kullanmak, Bank Asya hesabına sahip olmak ve barışçıl bir mitinge katılmak gibi iç hukukta suç olarak tanımlanmayan veya yasaklanmayan eylemlerin terör örgütüne üye olmak suçunun delili olarak tutuklama ve mahkumiyet kararına esas alınmasının hak ihlali olduğuna özellikle vurgu yapmıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">BM İnsan Hakları Komitesi bu önemli kararından çok kısa bir süre sonra aynı nitelikte bir başka önemli ihlal kararını açıklamıştır. Komite&nbsp; 30/11/2022 tarihli ve 3730/2020 sayılı <strong>Gökhan Açıkkollu </strong>kararında önemli tespit ve ihlallere yer vermiştir. 15 Temmuz darbe girişimi sonrası gözaltına alınan öğretmen Gökhan Açıkkollu, gözaltında uğradığı işkence ve kötü muameleler sonucu hayatını kaybetmiş ve Açıkkollu’nun ölümüyle ilgili savcılık takipsizlik kararı verilmiştir. Takipsizlik kararından sonra <strong>Gökhan Açıkkollu’nun </strong>yaşam hakkına ve ölümünden sonraki soruşturma surecine&nbsp; ilişkin ihlallerin tespiti adına &nbsp;<strong>Gökhan Açıkkollu’nun &nbsp;</strong>eşiMümüne Acikkollu tarafından Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesine başvuru yapılmıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Başvurucunun kocası olan Gökhan Açıkkollu’nun gözaltındayken ölümüyle sonuçlanan işkence ve kötü muameleye tabi tutulduğu yönündeki iddialarına ilişkin olarak Komite yaptığı değerlendirme neticesinde:</strong></p>



<ul class="wp-block-list">
<li>Başvurucunun kocasının gözaltında tutulmasının ve akabinde nezarethanede ölümünün hukukiliğine itiraz etmede Anayasa Mahkemesi önündeki bireysel başvuru yolunun uygulamada etkili olacağının taraf Devlet tarafından ispatlanmadığına,</li>



<li>Türkiye’de 2 Ağustos 2016&#8217;da ülke çapında olağanüstü hal ilan edildikten sonra yürürlüğe giren askıya alma bildiriminin (derogasyon) keyfi tutuklamaya karşı temel güvenceleri askıya alamayacağına,</li>



<li>Taraf Devlet&#8217;in, Gökhan Açıkkollu’nun 3 Ağustos 2016 tarihinde yapılan tıbbi muayenesi sırasında, gözaltındayken fiziksel ve psikolojik travmaya maruz kaldığı yönündeki iddialarının derhal, tarafsız ve kapsamlı bir şekilde soruşturulduğunu ortaya koyamadığına,</li>



<li>Taraf Devlet&#8217;in, Sözleşme&#8217;nin 6. ve 7. maddelerine aykırı olarak, Gökhan Açıkkollu’yu işkence ve kötü muameleden korumak ve nihayetinde, önceden var olduğu bilinen sağlık sorunlarını göz önünde bulundurarak, gözaltındayken hayatını korumak için gerekli özeni göstermediğine,</li>



<li>Taraf Devlet&#8217;in işkence iddialarına ve Gökhan Açıkkollu’nun ölümüne ilişkin kapsamlı ve tarafsız bir soruşturma yürütüldüğünü gösteremediğine, soruşturma sırasında gözaltında bulunan diğer tanıkların ifadelerinin hangi gerekçeyle dikkate alınmadığının veya ölümünden önceki işkence iddialarının neden zamanında etkili bir şekilde soruşturulmadığının gerekçelendiremediğine,</li>
</ul>



<p class="wp-block-paragraph">Karar vermiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Komite Gökhan Açıkkollu’nun&nbsp; ölümü ile sonuçlanan gözaltı ve soruşturma surecine ilişkin olarak ise</strong>, <strong>gözaltına alma işleminin &nbsp;keyfi olup olmadığını değerlendirirken Mukadder Alakuş</strong>&nbsp; <strong>Kararında olduğu gibi</strong><strong>, </strong><strong><u>&#8220;</u></strong><strong>keyfilik&#8221; kavramının, uygunsuzluk, adaletsizlik, öngörülebilirlik eksikliği ve hukuka uygunluk unsurlarının yanı sıra makul olma, gereklilik ve orantılılık unsurlarını da içerecek şekilde geniş yorumlanması gerektiğine </strong><strong>ve cezai suçlamalarla ilgili olarak gözaltında tutmanın her koşulda makul ve gerekli olması zorunluluğuna vurgu yaptıktan sonra &nbsp;</strong></p>



<ul class="wp-block-list">
<li>Taraf devlet tarafından Başvurucunun kocası Gökhan Açıkkollu’nun gözaltın alınma nedeni veya kendisine yöneltilen suçlamalar hakkında derhal bilgilendirildiği iddiasını kanıtlamak için gözaltı kararı, tutuklama emri veya adli işlem tutanakları gibi herhangi bir belge sunulmadığına,</li>



<li>Taraf Devletin iddia edilen tanık ifadeleri, yakalama emri, gözaltı kararı, Bylock uygulamasına ilişkin konuşma kayıtları gibi herhangi bir belge veya başvurucunun kocasının gözaltına alınmasını haklı gösterdiği iddia edilen delillere yönelik herhangi bir kanıt sunmadığına,</li>



<li>Bylock gibi şifreli bir iletişim aracının veya Bank Asya hesabının sadece kullanılması veya indirilmesinin, konuşma kayıtları gibi başka delillerle desteklenmedikçe, kendi başına yasadışı bir silahlı örgüte üyeliğinin kanıtı olamayacağına,</li>



<li>Taraf Devlet tarafından atıfta bulunulan ve Bylock uygulamasının FETÖ üyeliği suçunun tek veya belirleyici delili olarak kullanılabileceğine hükmeden Anayasa Mahkemesi kararlarının, başvurucunun kocasının yakalanmasından ve gözaltına alınmasından sonra yayımlandığına,</li>



<li>Taraf Devlet&#8217;in <strong>Gökhan Açıkkollu’ya </strong>atfetilen suçlamalar ve yakalanma nedeni hakkında derhal bilgilendirildiğini ve tutulmasının makul ve gerekli olma kriterlerini karşıladığını kanıtlayamadığına,</li>



<li>Komite, Sözleşmenin 4. madde kapsamındaki bir askıya alma bildiriminin, makul olmayan veya lüzumsuz bir özgürlükten yoksun bırakmayı haklı gösteremeyeceğine</li>
</ul>



<p class="wp-block-paragraph">Karar vermiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Verilen karar ve ortaya konulan tespitler ışığında Komite Gökhan Açıkkollu’nun haksız ve keyfi bir şekilde gözaltına alındığını, işkence ve kötü muamele sonucu yaşamını yitirdiğini ve ölümüyle ilgili etkin bir soruşturma yürütülmeyerek takipsizlik kararı verildiğini açıkça ortaya koymuştur. Görüldüğü üzere komite &nbsp;şifreli bir iletişim aracının veya banka hesabının sadece kullanılması veya indirilmesinin, konuşma kayıtları gibi başka delillerle desteklenmedikçe, kendi başına yasadışı bir silahlı örgüte üyeliğin kanıtı olamayacağını belirterek yargılama surecinde adil yargılanma hakkı kapsamında suç ve cezaların kanuniliği ve geriye yürümezliği ilkelerine uygun hareket edilmediğine karar vermiştir. Aynı şekilde Komite, başvurucu bakımından geçmiş örnekleri de dikkate alarak&nbsp; Anayasa Mahkemesi nezdinde yapılacak bireysel başvuru yolunu etkisiz kabul etmiştir. &nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Komitenin yukarıda özetlenen tespit ve değerlendirmeleri incelendiğinde Türkiye&#8217;deki mahkemeler tarafından gözaltı, tutuklama ve mahkûmiyet kararlarının verilmesi sürecinde Sözleşme hükümlerinin açıkça ihlal edilmiş olduğu, adil yargılanma hakkının gereklerinin yerine getirilmediği, gözaltında yaşam hakkının açık ve aleni olarak ihlal edildiği ve hukuksuz uygulamalara yönelik yapılan şikayetlere ilişkin etkin, tarafsız ve kapsamlı bir soruşturma sürecinin yürütülmediği özellikle vurgulanmaktadır.&nbsp; Diğer bir ifade ile yargısal süreçlerde dahil olmak üzere&nbsp; Türkiye’de &nbsp;hukuksuzluk üzerine istikrar kazanmış bir idari pratiğin etkin olduğuna vurgu yapılmaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Diğer taraftan <strong>Mukadder Alakuş</strong>&nbsp; Kararında olduğu gibi Komitenin <strong>Gökhan Açıkollu</strong> kararında yaptığı tespit ve değerIendirmeler 15 Temmuz Darbe Girişimi sonrası Gülen Hareketi mensuplarına yönelik başlatılan soruşturmalarda ve yapılan yargılamalarda yaşanan sistematik ve yaygın hak ihlallerinin Komite tarafından tespiti ve kabulü anlamına gelmektedir. Türkiye’de yapılan her hukuksuz işlem, karar ve eylem için bir gerekçe uydurulsa veya yapılan hukuksuz işlem, eylem ve kararı haklı göstermek için kanunlar değiştirilse veya siyaset kurumunun hukuksuz işlem ve kararlarına meşruiyet tanıma fonksiyonunu üstlenen Anayasa Mahkemesi’nden ısmarlama kararlar alınsa da her bir hukuksuzluk evrensel hukuk ilkeleri ışığında uluslararası mahkeme ve kurumlar nezdinde mahkum edilmektedir. Türk yargı makamlarının <strong>“kılıf”</strong> ile <strong>“hukuki gerekçe”</strong> kavramların birbirini zıttı kavramlar olduğunu kavraması gerekmektedir. Zira hukuksuzluklar için üretilmiş hiçbir kılıf/gerekçe hukuk ve adalet nezdinde kabul görmemektedir. Kılıf “keyfilik” kavramının su yüzüne çıkmış en somut halidir. Tek bir hukuksuzluk için binlerce kılıf ve haksız gerekçenin yok hükmünde olduğu da zaten BM İnsan Hakları Komitesi’nin son kararları ile tescillenmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu nedenle antidemokratik rejimler ne kadar güçlü olursa olsun hak ve adalet karşında her zaman zayıf ve kaybeden konumunda olmuşlardır. Bu noktada bizlere düşen sadece sabırla adaletin tecelli edeceği zamanı beklemek ve adaletin gereği için gerekli olan mücadeleyi vermektir.</p>



<h2 class="wp-block-heading">B.&nbsp;&nbsp;&nbsp; BM’NİN DİKKAT ÇEKTİĞİ HUSUSLAR</h2>



<h4 class="wp-block-heading">a. Anayasa Mahkemesi ve İç Hukuk Yollarının Tüketilmesi</h4>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><u>7.4</u></strong> Komite kendi içtihadını<a href="#_ftn1" id="_ftnref1">[1]</a> takiben, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi&#8217;nin, Anayasa Mahkemesi&#8217;nin başvurucuların haklarının ihlalini tespit ettiği iki davadaki bulgularının alt mahkemeler tarafından uygulanmaması nedeniyle, tutuklu yargılama davalarında bu hukuk yolunun etkililiğine ilişkin endişelerini dile getirdiğini not etmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ayrıca, özgürlük ve güvenlik hakkıyla ilgili davalarda Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yolunun, hem teoride hem de uygulamada etkili olduğunu kanıtlamanın Hükümete düştüğünü kaydetmiştir.<a href="#_ftn2" id="_ftnref2">[2]</a> Komite, başvurucunun davasının koşullarında ve Anayasa Mahkemesi kararlarının alt derece mahkemeleri nezdindeki kıymeti ışığında, başvurucunun kocasının tutulmasının ve akabinde nezarethande ölümünün hukukiliğine itiraz etmede Anayasa Mahkemesi önündeki bireysel başvurunun uygulamada etkili olacağını taraf Devletin göstermediğini tespit etmektedir.</p>



<h4 class="wp-block-heading">b. Gökhan Açıkollu’nun Gözaltında İşkence Ve Kötü Muamele Sonucu Ölümü</h4>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><u>8.1</u></strong> Komite, İhtiyari Protokol&#8217;ün 5 (1) maddesi uyarınca, taraflarca kendisine sunulan tüm bilgiler ışığında başvuruyu değerlendirmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><u>8.2</u></strong> Komite, taraf Devletin Sözleşme&#8217;nin 4. maddesi uyarınca yaptığı ve bu başvuruya yol açan olaylardan sonra, 2 Ağustos 2016&#8217;da ülke çapında olağanüstü hal ilan ettikten sonra yürürlüğe giren askıya alma bildirimini (derogasyon) not eder (yukarıdaki 1.2 ve 4.1 paragrafları). Komite, Sözleşme&#8217;den hariç tutulan herhangi bir tedbir için esas olan koşulun, orantılılık ilkesine uygun olarak durumun kesinlikle gerektirdiği ölçüde sınırlandırılması olduğunu kaydeder. Komite ayrıca, belirli bir hüküm için tanınan istisnanın, durumun zorunluluklarını kendiliğinden haklı gösterilebileceği gerçeğinin, askıya alma uyarınca alınan özel önlemlerin de durumun zorunluluklarının gerekli olduğu yönündeki koşulu ortadan kaldırmadığını hatırlatır. Komite, 6 ve 7. maddelerdeki haklar yönünden herhangi bir askıya alma işleminin yapılamayacağını Sözleşme&#8217;nin 4 (2) maddesinin açıkça düzenlediğini hatırlatır. Sözleşme&#8217;nin 9. maddesi, 4(2) maddesi kapsamındaki askıya alınamaz haklar listesinde yer almamasına rağmen, 4. madde kapsamındaki durumlar bile makul olmayan veya gereksiz koşullarda gerçekleşen özgürlükten mahrum bırakmanın bir tutuklamayı haklı kılamayacağı kadarıyla, keyfi tutuklamaya karşı temel güvencenin askıya alınamaz olduğunu hatırlatır. Bununla birlikte, muayyen bir yakalama veya tutuklamanın keyfi olup olmadığının tespitii toplumun hayatını tehdit eden olağanüstü bir durumun mevcudiyeti ve niteliği ile ilişkili olabilir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><u>8.3</u></strong> Komite, başvurucunun Sözleşme&#8217;nin 6. ve 7. maddeleri kapsamında, yetkililerin eşinin sağlık sorunları hakkında bilgi sahibi olmalarına rağmen, kocasının gözaltındayken ölümüyle sonuçlanan işkence ve kötü muameleye tabi tutulduğu yönündeki iddialarını not etmektedir. Komite, ayrıca başvurucunun, taraf Devletin kocasının ölümünü gerektiği gibi soruşturmaması nedeniyle kendisi ve ailesinin ruhsal ıstırap ve insanlık dışı muameleye maruz kaldıklarına ilişkin iddiasını da kaydetmektedir. Komite, Taraf Devlet&#8217;in, başvurucunun kocasına yeterli ilaç sağlandığı ve düzenli olarak muayene edildiği ve otopsi raporlarında belirtildiği gibi, işkence veya kötü muameleye maruz kaldığına dair herhangi bir belirti olmaksızın kalp krizinden öldüğü yönündeki iddiasını not etmektedir. Komite, ayrıca, taraf Devletin, başvurucunun kocasının ölümüyle ilgili soruşturmanın uluslararası standartlar ve protokollere uygun olarak ve somut delillere dayalı şekilde gereği gibi yürütüldüğü yönündeki beyanını da kaydeder.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><u>8.4</u></strong> Komite, taraf Devletin tutukluların yaşam ve esenliğinden sorumlu olduğunu ve tutuklu tüm kişilerin yaşamını koruma görevinin, onlara gerekli tıbbi bakımı sağlamayı ve sağlıklarının uygun şekilde düzenli olarak takibini içerdiğini hatırlatır. Gözaltında doğal olmayan koşullarda meydana gelen ölüm, Devlet makamlarınca keyfi olarak yaşamdan mahrum bırakılmaya ilişkin karine oluşturur ve bu sadece, Devletin 6. madde kapsamındaki yükümlülüklerini yerine getirdiğini ortaya koyan kapsamlı, hızlı ve tarafsız bir soruşturma temelinde çürütülebilir.<a href="#_ftn3" id="_ftnref3">[3]</a> Komite ayrıca, kötü muamele gören kişinin fiziksel ve ruhsal sağlığını ciddi şekilde etkileyebilecek ve aynı zamanda hayatını kaybetme riskini de doğurabilecek 7. maddede yasaklanan işkence ve kötü muamele gibi eylemlerin gerekli kılabileceği üzere herkese bir koruma sağlamanın taraf Devletin görevi olduğunu hatırlatır. <a href="#_ftn4" id="_ftnref4">[4]</a> İşkence ve kötü muamele iddialarıyla karşı karşıya kalındığında, memurlarının sorumlu olduğuna dair iddiaları çürüten ve İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı, Aşağılayıcı Muamele veya Cezaların Etkili Biçimde Soruşturulması ve Belgelendirilmesi İçin El Kılavuzu’nu (İstanbul Protokolü) uygulayan hızlı ve tarafsız bir soruşturma yoluyla tutukluyu korurken gerekli özeni gösterdiklerini ortaya koyan kanıtlar sunmak Taraf Devletin görevidir. Komite benzer şekilde, potansiyal hukuk dışı yaşamdan yoksun bırakmalara ilişkin kovuşturmaların, Potansiyel Hukuk Dışı Ölümlerin Soruşturulmasına İlişkin Minnesota Protokolü de dahil olmak üzere ilgili uluslararası standartlara uygun olarak yürütülmesi gerektiğini, sorumluların adalete teslim edilmesini sağlamayı ve cezasızlığın önlenmesi ile tekrarlanan ihlallerden kaçınmak amacıyla uygulama ve politikaların gözden geçirilmesi için gerekli derslerin çıkarılması ve hesap verebilirliği teşvik etmeyi amaçlaması gerektiğini hatırlatır.<a href="#_ftn5" id="_ftnref5">[5]</a>&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><u>8.5</u></strong> Mevcut davada Komite, taraf Devlet&#8217;in şu sonuçlara ulaşan iki otopsi raporu sunduğunu gözlemlemektedir: (i) başvurucunun eşinin travmatik bir etki veya zehirlenme sonucu ölmediği; (ii) cilt dokusunda gözlenen renk değişiklikleri ile sternum ve kaburga kırıklarının muhtemelen hayata yeniden döndürme operasyonlarina bağlı olduğu; ve (iii) akut miyokard enfarktüsü sonucu öldüğü. Komite ayrıca, taraf Devlet&#8217;in Cumhuriyet savcılığının “Gökhan Açıkkollu&#8217;nun ölümünde katkısı olduğu düşünülen bir dış etkenin varlığını gerektiren bilgi ve bulgulara ilişkin şüpheli bir durum bulunmadığını&#8221; belirten takipsizlik kararını sunduğunu da gözlemlemektedir. Ancak Komite, hem takipsizlik kararında hem de 23 Kasım 2016 tarihli otopsi raporunda başvurucunun ve kardeşinin işkence olabileceğine dair endişelerini dile getiren ifadelerine yer verildiğini gözlemlemektedir. Komite ayrıca, taraf Devletin, başvurucunun kocasının gözaltındayken aldığı ve birçok durumda kaburgalarında, boynuna yakın bölgelerde ve sırtında yaralanmalar olduğunu, psikolojik depresyonunu ile baş dönmesi ve terleme semptomlarını doğrulayan tıbbi raporlardaki tutarsızlıklara ilişkin herhangi bir bilgi sunmadığını da not etmektedir. <strong>Taraf Devlet&#8217;in, başvurucunun kocasının 3 Ağustos 2016 tarihinde yapılan tıbbi muayenesi sırasında, gözaltındayken fiziksel ve psikolojik travmaya maruz kaldığı yönündeki iddialarının derhal, tarafsız ve kapsamlı bir şekilde soruşturulduğunu ortaya koymadığını</strong> kaydetmektedir. Komite ayrıca, taraf Devlet&#8217;in, doktorların raporlarında başvurucunun eşinin boynunda tespit edilen yaraların &#8220;muhtemelen eski travmaya bağlı&#8221; olduğu yönündeki değerlendirmelerini de soruşturmadığını gözlemlemektedir. Komite, dosyada mevcut bilgilere dayanarak, yetkililerin işkence iddialarından haberdar olmalarına rağmen, bu iddialar temelinde, başvurucunun eşinin vücudundaki belirgin işaretler ve tıbbi olarak bildirilen psikolojik semptomlara yönelik İstanbul Protokolü uyarınca <em>re&#8217;sen </em>herhangi bir soruşturma yürütüldüğünün açık olmadığını düşünmektedir. Komite, mevcut davanın koşullarında ve özellikle taraf Devlet&#8217;in birçok kez tanık olunan kötü muamelenin görünür işaretlerini etkili bir şekilde izah edememesi veya ciddi soruşturmaların yürütüldüğünü ortaya koyamaması ışığında, başvurucunun iddialarına gereken ağırlığın verilmesi gerektiğini düşünmektedir. Komite, <strong>taraf Devlet&#8217;in, Sözleşme&#8217;nin 6. ve 7. maddelerine aykırı olarak, başvurucunun kocasını işkence ve kötü muameleden korumak ve nihayetinde, önceden var olduğu bilinen sağlık sorunlarını göz önünde bulundurarak, gözaltındayken hayatını korumak için gerekli özeni göstermediği </strong>sonucuna varmıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><u>8.6</u></strong> Komite, soruşturmada ulaşılan olguları, kanıtları ve sonuçları değerlendirmenin Komite&#8217;nin görevi olmadığını hatırlatmakla birlikte, <strong>taraf Devlet&#8217;in işkence iddialarına ve başvurucunun eşinin ölümüne ilişkin kapsamlı ve tarafsız bir soruşturma yürütüldüğünü göstermediğini, soruşturma sırasında gözaltında bulunan diğer tanıkların ifadelerinin hangi gerekçeyle dikkate alınmadığını veya ölümünden önceki işkence iddialarının neden zamanında etkili bir şekilde soruşturulmadığını gerekçelendirmediğini</strong> düşünmektedir. Komite ayrıca, bir otopsi raporunda kaburga kırıklarıyla ilgili olarak &#8220;bunun hayata yeniden döndürme işlemleri sırasında meydana gelmiş olması mümkündür&#8221; şeklindeki belirsiz sonuçların, ölümünden önce bildirilen yaralanma belirtilerini ve işkence iddialarını göz ardı ettiğini gözlemlemektedir. Komite, <strong>taraf Devlet yetkililerinin Gökhan Açıkkollu&#8217;nun ölüm koşullarını derhal ve kapsamlı bir şekilde soruşturmamasının, başvurucu ve çocuklarını etkili bir şekilde hukuk yolundan mahrum bıraktığı</strong> ve 7. madde kapsamındaki haklarını ihlal eden bir ruhsal ızdıraba neden olduğu sonucuna varmaktadır.</p>



<h4 class="wp-block-heading">c. Keyfi Olarak Gözaltına Alınma ve Soruşturma Süreci</h4>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><u>8.7</u></strong> Komite, başvurucunun, eşinin darbe teşebbüsüyle bağlantısı olduğuna dair delil bulunmadığı halde keyfi olarak gözaltına alındığı ve tutuklandığı ile Bylock uygulamasını kullandığına dair iddia edilen kanıtın gözaltına alınması için yeterli bir dayanak oluşturamayacağı ve hukuka aykırı olarak elde edildiği yönünde, Sözleşme&#8217;nin 9. ve 14. maddeleri altındaki iddialarını not etmektedir. Komite ayrıca başvurucunun şu iddialarını da not etmektedir: (a) kocası kendisine yöneltilen suçlamalar hakkında hiçbir zaman bilgilendirilmemiştir; (b) kocası bir avukat tayin edememiştir; (c) kocasının savunması hiçbir zaman alınmamıştır; (d) gözaltında tutulduğu 13 gün boyunca hiçbir zaman hakim karşısına çıkarılmamıştır ve; (e) aleyhinde kanıt olmamasına rağmen suçlu olduğu varsayılmıştır. Komite, taraf Devletin, başvurucunun kocasının, FETÖ üyeliği suçunun kesin ve yasal olarak toplanmış delillerini oluşturan Bylock uygulamasını kullanması ve Bank Asya hesabına sahip olmasına dayanılarak, tutuklanma nedenlerinden ve kendisine yöneltilen terör örgütü üyeliği suçlamasından derhal haberdar edildiği yönündeki argümanını not etmektedir. Komite, taraf Devlet&#8217;in, suçlamaların, başvurucunun kocasının ifadesinde tanıdığı bir tanık beyanına da dayandığını ve Olağanüstü Hal Kanunu’na uygun olan tutukluluk süresi boyunca avukatlarıyla görüşebildiği yönündeki bildirimini not etmektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><u>8.8</u></strong> Komite, başvurucunun, kocasının tutulmasının olağanüstü hal kanun hükmünde kararnameleri kapsamında hukuka aykırı olduğunu iddia etmediğini kaydetmektedir. Dolayısıyla Komite&#8217;nin önündeki mesele, başvurucunun tutukluluğunun keyfi olup olmadığının değerlendirilmesidir. <strong>Komite, &#8220;keyfilik&#8221; kavramının uygunsuzluk, adaletsizlik, öngörülebilirlik ve hukuka uygunluk yokluğu unsurlarının yanı sıra makuliyet, gereklilik ve orantılılık unsurlarını da içerecek şekilde geniş yorumlanması gerektiğini ve cezai suçlamalarla ilgili olarak gözaltında tutmanın her koşulda makul ve gerekli olması gerektiğini </strong>hatırlatır. Komite, taraf Devletin ilk beyanlarında başvurucunun kocasına yöneltilen suçlamaların Bylock uygulamasını yüklemesi ve kullanması ile Bank Asya hesabına sahip olması şeklindeki önemli delillere dayandığını belirttiğini ve ikinci beyanlarında tanık ifadelerine dayanarak gözaltına alındığını açıkladığını gözlemlemektedir. Bununla birlikte, taraf Devletin iddia edilen tanık ifadeleri, yakalama emri, gözaltı kararı, Bylock uygulamasına ilişkin konuşma kayıtları gibi herhangi bir belge veya başvurucunun kocasının gözaltına alınmasını haklı gösterdiği iddia edilen delillere yönelik herhangi bir kanıt sunmadığını not etmektedir. Komite ayrıca, taraf Devletin, Milli Eğitim Bakanlığı&#8217;nın başvurucunun kocasının öğretmenlik görevine iade edildiğine dair yazısına ilişkin bir açıklama sunmadığını da not etmektedir. Ayrıca<strong> Komite, taraf Devlet tarafından atıfta bulunulan ve Bylock uygulamasının FETÖ üyeliği suçunun tek veya belirleyici delili olarak kullanılabileceğine hükmeden Anayasa Mahkemesi kararlarının, başvurucunun kocasının yakalanmasından ve gözaltına alınmasından sonra yayımlandığını </strong>not etmektedir. Bu anlamda Komite, taraf Devletin, başvurucunun kocasının yakalanması ve gözaltına alınması esnasında, adli makamların <strong>Bylock&#8217;un niteliği hakkında, programın yalnızca FETÖ üyeleri tarafından iç iletişim amacıyla kullanıldığı sonucuna varmak için yeterli bilgiye, ki bu onun tutulmasını haklı kılabilirdi, ne şekilde sahip olduklarına dair bilgi sunmadığını</strong> değerlendirmektedir. Komite ayrıca, işlemiş olabilecekleri suçların soruşturulması amacıyla veya ceza yargılaması amacıyla tutuklanan kişilerin, zan altında oldukları veya itham edildikleri suçlar hakkında derhal bilgilendirilmeleri gerektiğini hatırlatır. Komite, taraf Devlet&#8217;in, <strong>başvurucunun kocasının tutuklanma nedeni veya kendisine yöneltilen suçlamalar hakkında derhal bilgilendirildiği iddiasını kanıtlamak için gözaltı kararı, tutuklama emri veya adli işlem tutanakları gibi herhangi bir belge sunmadığını</strong> not etmektedir. Komite ayrıca, taraf Devlet&#8217;in soruşturma sırasında ona yöneltilen sorulara ilişkin herhangi bir bilgi veya gerçekleştirdiğini iddia ettiği 27 Temmuz 2016 tarihli sorgunun kaydını sunmadığını not etmektedir. Bu koşullar altında Komite, <strong>taraf Devlet&#8217;in başvurucunun kocasının kendisine atfetilen suçlamalar ve yakalanma nedeni hakkında derhal bilgilendirildiğini ve tutulmasının makul ve gerekli olma kriterlerini karşıladığını kanıtlamadığını</strong> değerlendirmektedir. Komite, 4. madde kapsamındaki bir askıya alma bildiriminin, makul olmayan veya lüzumsuz bir özgürlükten yoksun bırakmayı haklı gösteremeyeceğini hatırlatmaktadır. Bu nedenle Komite, başvurucunun kocasının tutulmasının Sözleşme&#8217;nin 9 (1) ve (2) maddesi altındaki haklarının ihlaline yol açtığını tespit etmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><u>8.9</u></strong> Sözleşme&#8217;nin 6, 7, 9(1) ve 9(2) maddelerinin ihlal edildiğini tespit eden Komite, başvurucunun 14(2), (3)(b) ve (d) maddelerinin ihlal edildiğine dair iddialarını ayrıca incelememeye karar vermiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>9.</strong> İhtiyari Protokol&#8217;ün 5 (4) maddesi uyarınca hareket eden Komite, önündeki olayların, başvurucunun kocasının Sözleşme&#8217;nin 6, 7 ve 9 (1) ve (2) maddeleri kapsamındaki haklarının ve başvurucunun ve çocuklarının 7. madde kapsamındaki haklarının ihlal edildiğini ortaya koyduğu görüşündedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>10.</strong> Sözleşme&#8217;nin 2 (3) (a) maddesi uyarınca, taraf Devlet başvurucuya etkili bir hukuk yolu sağlamakla yükümlüdür. Bu, Sözleşmeden doğan hakları ihlal edilen bireylere tam telafi sağlamasını gerektirir. Buna göre, taraf Devlet, diğerlerinin yanı sıra, aşağıdaki hususlarda uygun adımları atmakla yükümlüdür: (a) başvurucunun eşinin keyfi olarak tutuklanması, işkence görmesi ve ölümü koşullarına ilişkin hızlı, tarafsız ve kapsamlı bir soruşturma yürütmek, (b) sorumluları kovuşturmak; ve (c) başvurucuya ve çocuklarına yeterli tazminat sağlamak. Taraf Devlet ayrıca gelecekte benzer ihlallerin meydana gelmesini önlemek için gerekli tüm adımları atmakla yükümlüdür.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>11.</strong> Taraf Devlet&#8217;in, İhtiyari Protokol&#8217;e taraf olmakla, Komite&#8217;nin Sözleşme&#8217;nin ihlal edilip edilmediğini tespit etme yetkisini tanıdığını ve Sözleşme&#8217;nin 2. maddesi uyarınca, taraf Devlet&#8217;in kendi topraklarında bulunan ve kendi yargı yetkisine tabi olan tüm bireylere Sözleşme&#8217;de tanınan hakları güvence altına almayı ve bir ihlalin gerçekleştiği tespit edildiğinde etkili ve uygulanabilir bir hukuk yolu sağlamayı taahhüt ettiğini göz önünde bulunduran Komite, 180 gün içinde taraf Devlet&#8217;ten Komite&#8217;nin Görüşlerini hayata geçirmek için alınan önlemler hakkında bilgi almak istemektedir. Taraf Devlet&#8217;ten ayrıca mevcut Görüşleri yayınlaması ve taraf Devlet&#8217;in resmi dilinde geniş çaplı olarak dağıtması talep edilmektedir.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity"/>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref1" id="_ftn1">[1]</a> &nbsp;&nbsp;&nbsp; <em>Özçelik vd./Türkiye, </em>(CCPR/C/125/D/2980/2017); <em>Alakus/Türkiye</em>, (CCPR/C/135/D/3736/2020).</p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref2" id="_ftn2">[2]</a> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, <em>Mehmet Hasan Altan/Türkiye </em>(No. 13237/17), 20 Mart 2018, para. 142; <em>Şahin Alpay/Türkiye </em>(No. 16538/17), 20 Mart 2018, para. 121.&nbsp;</p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref3" id="_ftn3">[3]</a> &nbsp;&nbsp;&nbsp; General Comment No. 36, Madde&nbsp; 6: yaşam hakkı, para. 29; Eshonov/Özbekistan(CCPR/C/99/D/1225/2003), para. 9.2; Zhumbaeva/Kırgızistan, para. 8.8; Khadzhiyev/Türkmenistan (CCPR/C/122/D/2252/2013), para. 7.3.&nbsp;</p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref4" id="_ftn4">[4]</a> &nbsp;&nbsp;&nbsp; General Comment No. 20, Madde 7, para. 2; General Comment No. 36, Madde 6: yaşam hakkı, para. 54.&nbsp;</p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref5" id="_ftn5">[5]</a> &nbsp;&nbsp;&nbsp; General comment No. 36 (2019), para. 12 ve 27; Bkz. ayrıca Dhakal vd./Nepal (CCPR/C/119/D/2185/2012), para. 11.6; Chaulagain/Nepal (CCPR/C/112/D/2018/2010), 11.3–11.5; Neupane ve Neupane/Nepal (CCPR/C/120/D/2170/2012), para. 10.6.&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>BİRLEŞMİŞ MİLLETLER İNSAN HAKLARI KOMİTESİ&#8217;NDEN TÜRKİYE&#8217;DEKİ HAKSIZ TUTUKLAMA, ADİL YARGILANMA HAKKININ İHLALİ ve  KÖTÜ CEZAEVİ KOŞULLARINA İLİŞKİN ÖNEMLİ KARAR</title>
		<link>https://www.justicesquare.com/blog/2022/11/22/birlesmis-milletler-insan-haklari-komitesinden-turkiyedeki-haksiz-tutuklama-adil-yargilanma-hakkinin-ihlali-ve-kotu-cezaevi-kosullarina-iliskin-onemli-karar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Editor]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 22 Nov 2022 21:08:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Articles]]></category>
		<category><![CDATA[BAHADIR ASLAN]]></category>
		<category><![CDATA[TURKISH WRITINGS]]></category>
		<category><![CDATA[ADİL YARGILANMA HAKKININ İHLALİ]]></category>
		<category><![CDATA[BANK ASYA]]></category>
		<category><![CDATA[BAROLARBİRLİĞİ]]></category>
		<category><![CDATA[Bekir Bozdağ]]></category>
		<category><![CDATA[BİRLEŞMİŞ MİLLETLER İNSAN HAKLARI KOMİTESİ]]></category>
		<category><![CDATA[BYLOCK]]></category>
		<category><![CDATA[HAKSIZ TUTUKLAMA]]></category>
		<category><![CDATA[İNSAN HAKLARI VE EŞİTLİK KURUMU]]></category>
		<category><![CDATA[KÖTÜ CEZAEVİ KOŞULLARINA]]></category>
		<category><![CDATA[Mukadder Alakuş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.justicesquare.com/?p=1717</guid>

					<description><![CDATA[Dr. Bahadır ASLAN Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi, 3736/2020 sayılı dosyasında haksız&#160; tutuklama, kötü cezaevi koşulları, adil yargılanma hakkının ihlali konularında önemli bir karara imza attı. Komiteye Başvuru 1971 doğumlu bir Türkiye vatandaşı olan ve başvuru tarihinde Eskişehir L Tipi Kapalı Cezaevi&#8217;nde tutuklu bulunan Mukadder Alakuş tarafından yapılmıştır. Başvurucu taraf&#160; Devlet konumunda bulunan Türkiye&#8217;de Terör &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="has-text-align-right wp-block-paragraph">Dr. Bahadır ASLAN  </p>



<p class="wp-block-paragraph">Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi, 3736/2020 sayılı dosyasında haksız&nbsp; tutuklama, kötü cezaevi koşulları, adil yargılanma hakkının ihlali konularında önemli bir karara imza attı. Komiteye Başvuru 1971 doğumlu bir Türkiye vatandaşı olan ve başvuru tarihinde Eskişehir L Tipi Kapalı Cezaevi&#8217;nde tutuklu bulunan Mukadder Alakuş tarafından yapılmıştır. Başvurucu taraf&nbsp; Devlet konumunda bulunan Türkiye&#8217;de Terör Örgütü (FETÖ) olarak kabul edilen Gülen Hareketinin bir üyesi olmakla suçlanmıştır. Yürütülen soruşturma örgüt üyeliği suçlaması, Bank Asya hesabına para yatırmış olması, telefonuna Bylock&nbsp; uygulaması&nbsp; indirmiş olması ve barışçıl bir mitinge katılmış olmasına dayandırılmıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Başvurucu 4 Eylül 2018 tarihinde gözaltına alınmış ve bir gün boyunca yemek, su veya ilaç verilmeden gözaltında tutulmuştur. Başvurucu 5 Eylül 2018 tarihinde mahkemece tutuklanmış ve aynı gün Eskişehir H Tipi Cezaevine nakledilmiştir. Cezaevinde de kötü&nbsp; koşullarda yaşamak zorunda bırakılmıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Başvurucu hukuka aykırı olarak tutuklanması, kötü cezaevi koşulları ve adil yargılanma hakkının ihlali nedeniyle taraf Devlet&#8217;in Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Sözleşmesi kapsamında Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi&#8217;ne başvuruda bulunmuştur.&nbsp; Başvuruda Türkiye’nin Sözleşme&#8217;nin 6, 7, 9, 10, 14, 15, 18, 19, 21, 22, 25, 26 ve 27 Maddelerini ihlal ettiği iddia edilmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Komite yaptığı değerlendirmede gerek tutuklama kararı ve gerekse mahkumiyet kararı verilmesinde delil olarak dayanılan Bylock mesajlaşama programı kullanılması, Bank Asya hesabına sahip olunması ve barışçıl bir mitinge katılınması gibi iç hukukta suç olarak tanımlanmayan veya yasaklanmayan eylemlerin tutuklama ve mahkumiyet kararına esas alınmasının hak ihlali olduğuna özellikle vurgu yapmıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Komitenin aşağıda ayrıntılı olarak yer verilen değerlendirmeleri incelendiğinde Türkiye&#8217;deki mahkemeler tarafından tutuklama ve mahkûmiyet kararlarının verilmesi sürecinde Sözleşme hükümlerinin açıkça ihlal edilmiş olduğu ve adil yargılanma hakkının gereklerinin yerine getirilmediği görülecektir. Esasen komitenin bu tespitleri 15 Temmuz Darbe Girişimi sonrası Gülen Hareketi mensuplarına yönelik başlatılan soruşturmalarda ve yapılan yargılamalarda yaşanan sistematik ve yaygın hak ihlallerinin Komite tarafından tespiti ve kabul anlamına gelmektedir.</p>



<h5 class="wp-block-heading">A.&nbsp;&nbsp; ANAYASA MAHKEMESİNE BAŞVURUNUN ETKİN BİR İÇ HUKUK YOLU OLMAMDIĞININ TESPİT EDİLMESİ</h5>



<p class="wp-block-paragraph">Kabul edilebilirlik konusunda taraf Devlet, başvurucunun Anayasa Mahkemesi&#8217;ne yaptığı bireysel başvurunun halen derdest olması ve bu başvurunun yapılmasından sonra yapılmış olması nedeniyle iç hukuk yollarını tüketmediğini ileri sürmüştür. <strong>(4.2)</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Başvurucu, Anayasa Mahkemesi&#8217;ne bireysel başvurunun makul bir başarı şansı sunmadığı iddiasını yineleyerek, alt mahkemelerin Anayasa Mahkemesi kararlarını görmezden geldiği vakalara işaret etmektedir.<strong> (5.3)</strong> Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanamamazlığına ilişkin olarak başvurucu, bu konunun Avrupa Mahkemesi tarafından <em>Altan</em>, <em>Alpay </em>ve <em>Koçintar </em>davalarında da gündeme getirildiğini yinelemektedir. <strong>(7.1)</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Komite, başvurucunun Anayasa Mahkemesi&#8217;ne bireysel başvuruda bulunmanın etkili bir hukuk yolu olmadığı yönündeki argümanını not etmektedir: (a) Mahkeme kararlarının alt mahkemeler tarafından uygulanmaması nedeniyle başvurucunun serbest bırakılması için makul bir başarı şansı sunmamaktadır; (b) başvurucunun 4 Eylül 2018 tarihinde yerel mahkemeler nezdindeki hukuk yollarını tüketmeye yönelik ilk girişimi ve Anayasa Mahkemesi&#8217;nin birikmiş iş yükü dikkate alındığında, süreç makul olmayan bir şekilde uzayacaktır. <strong>(9.5)</strong> Komite, başvurucunun davasının koşullarında, taraf Devlet&#8217;in, başvurucunun tutukluluğuna itiraz etmek için Anayasa Mahkemesi&#8217;ne bireysel başvuruda bulunmanın pratikte etkili olacağını göstermediğini tespit etmiştir.<strong> (9.5)</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Görüldüğü üzere Komite, başvurucu bakımından geçmiş örnekleri de dikkate alarak&nbsp; Anayasa Mahkemesi nezdinde yapılacak bireysel başvuru yolunu etkisiz kabul etmiştir.</p>



<h5 class="wp-block-heading">B.&nbsp;&nbsp; ISPAT KULFETİ BAKIMINDAN</h5>



<p class="wp-block-paragraph">Öncelikle Komite’nin kararı incelendiğinde süreçteki güçlü konumundan dolayı taraf Devletin yükümlülüklerini ispat sorumluluğuna özellikle vurgu yapılmıştır. Bu nedenle kişinin hukuka uygun olarak tutuklanması, cezaevinde insan onuruna uygun koşullarda barındırılması ve adil yargılama hakkının gereklerinin yerine getirilmesi yükümlülüklerinin yerine getirilip getirilmediği noktasındaki ispat sorumluluğunu taraf Devlete yüklemiştir. Dolayısıyla taraf Devletin yükümlülüklerini yerine getirdiğini ispat edebilmesi bakımından her işleminin gerekçeli olması, bu gerekçelerinin de hukuki ve fiili dayanaklarının olması ve en önemlisi de bunun hukuka uygun delillerle ispatlanması gerekmektedir. Vatandaşın hak ihlalini ispatlamasını talep etmek yerine taraf devletin hak ihlali iddialarına somut gerekçe ve delillerle karşılık vermesi gerektiği açıkça belirtilmiştir.&nbsp; Bu noktada vatandaş bakımından esas olan hakkının ihlal edildiğini dile getirmek ve devlet bakımından ise esas olan vatandaşın iddialarının gerçeği yansıtmadığını belge ve deliller ile ispatlamaktır.</p>



<h5 class="wp-block-heading">C.&nbsp;&nbsp; HUKUKSUZ GÖZALTI ve TUTUKLAMA</h5>



<p class="wp-block-paragraph">Komite, başvurucunun tutuklanması ve gözaltına alınmasının hukuka aykırı ve keyfi olduğuna ilişkin Sözleşme&#8217;nin 9(1) maddesi kapsamındaki iddiasını not etmektedir. Komite,&nbsp; başvurucunun tutuklanmasının ve gözaltına alınmasının yalnızca Bylock uygulamasını kullandığı iddiasına, Bank Asya hesabına sahip olmasına ve barışçıl bir mitinge katılmasına dayandırıldığı, suç işlediğine dair güçlü bir şüphe olduğunu gösteren somut bir kanıt bulunmadığı iddialarını dikkate aldığına; tutuklama kararının,&nbsp; başvurucunun bu kadar uzun bir süre boyunca&nbsp; tutuklu yargılanmasını haklı çıkaracak olguları veya kanıtları içermediğine vurgu yapmıştır.<strong>(Prg.10.2)</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Gözaltı ve tutuklamaya ilişkin olarak Komitenin üzerinde durduğu bir diğer önemli husus <strong>“keyfilik”</strong> kavramı olmuştur.&nbsp; Komite, <strong><u>&#8220;keyfilik&#8221;</u></strong> kavramının, uygunsuzluk, adaletsizlik, öngörülebilirlik eksikliği ve hukuka uygunluk unsurlarının yanı sıra makul olma, gereklilik ve orantılılık unsurlarını da içerecek şekilde geniş yorumlanması gerektiğini hatırlatmaktadır.Komite, taraf Devlet&#8217;in 28 Aralık 2018 tarihli duruşmanın sadece bir kısım kopyasını sunduğunu ve başvurucunun tutuklanmasını haklı çıkaracak delillere ilişkin tutuklama emri veya gözaltı kararı gibi başka herhangi bir belge sunmadığını gözlemlediği ve bu koşullar altında <strong><u>Komite, taraf Devlet&#8217;in başvurucunun tutukluluğunun makul olma ve gereklilik kriterlerini karşıladığını göstermediğini</u></strong> düşünmektedir. Bu nedenle Komite, başvurucunun tutukluluğunun Sözleşme&#8217;nin 9 (1) maddesi kapsamındaki haklarının ihlaline yol açtığını tespit etmiştir. <strong>(Prg.10.3)&nbsp; </strong>&nbsp;Diğer bir ifade ile Komite gözaltı ve tutuklamanın keyfi olduğuna karar vermiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Görüldüğü üzere Komite burada tutuklama tedbirindeki keyfiliğin tespiti noktasındaki ispat sorumluluğunu başvurucunun iddiaları ve sunduğu belgeler üzerinden başvurucuya yüklememiştir. Başvurucunun iddialara karşı taraf Devletin verdiği cevapları ve sunduğu belgeleri de ispata esas almıştır. Aslında Komite tutuklama konusunda adil bir sürecin işlemesinin kişi bakımından bir hak olduğunu ve adil yargılama hakka uygun bir tutuklama sürecinin işlediğini ispat külfetinin ise taraf devlete ait olduğunu vurgulamıştır. Bu noktada Komite taraf Devlet tarafından yalnızca&nbsp; gözaltı ve tutuklama evraklarının gönderilmesinin adil bir yargılamanın ispat bakımından yeterli&nbsp; görmemiş&nbsp; ve adil bir yargılama yapıldığına dair başka&nbsp; delil sunulmamış olmasından dolayı da hak ihlali kararı vermiştir.</p>



<h5 class="wp-block-heading">Ç.&nbsp;&nbsp; ADİL YARGILANMA HAKKININ İHLAL EDİLMESİ&nbsp;</h5>



<p class="wp-block-paragraph">Komite’nin üzerinde durduğu bir diğer husus ise adil yargılama hakkına yönelik ihlallerdir. Komite Başvurucunun&nbsp; 14 (3) (b), (d) ve (e) maddeleri uyarınca savunmasını yeterince hazırlayamadığı; dava dosyasının tamamına erişiminin engellendiği; tanıkları çağırmasına ve çapraz sorgulamasına izin verilmediği; 14 Aralık 2018 tarihli talebine rağmen duruşmasına şahsen katılmasına izin verilmediği; yargılamanın çevrimiçi olarak yürütüldüğü ve yerinden çıkmış takma dişlerinin kendisini doğru bir şekilde ifade etmesini engellediği iddialarını not etmiştir. (<strong>10.6)</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Komite burada taraf&nbsp; devletin açıklamalarına vurgu yaptıktan sonra<strong>, taraf Devletin, başvurucunun adil yargılanma hakkına ilişkin iddialarını çürütmek için yeterli açıklama veya adli işlemlerin tam transkriptleri gibi belgesel kanıtlar sunmadığını gözlemlediğini belirtmiştir. (10.6)</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Komite ayrıca, özellikle başvurucu ve taraf Devlet&#8217;in kanıtlara her zaman eşit erişime sahip olmadıkları ve çoğu zaman ilgili bilgilere yalnızca taraf Devlet&#8217;in erişebildiği göz önünde bulundurulduğunda, olgusal sorulara ilişkin ispat yükünün yalnızca başvurucuya yüklenemeyeceğini hatırlatır. Komite, taraf Devlet&#8217;in, başvurucunun: (a) yargılama boyunca kendini yeterince ifade edebildiğini; (b) tanıkları çapraz sorgulayabildiğini ve (c) tutukluluk koşullarına rağmen savunmasını hazırlayabildiğini gösterecek, adli işlemlerin tam dökümleri gibi yeterli kanıt sunmadığını düşünmektedir. <strong><em>(</em>10.7)</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Komite, 14 (3) (d) maddesi uyarınca, sanıkların yargılama sırasında hazır bulunma hakkına sahip olduğunu ve sanığın yokluğunda yargılama yapılmasına ancak adaletin düzgün bir şekilde yerine getirilmesi için izin verildiğini hatırlatır. Komite, duruşmaların video konferans sistemleri aracılığıyla yürütülmesinin tek başına adil yargılanma güvencelerinin ihlalini teşkil etmeyeceğini gözlemlemektedir. Bununla birlikte Komite, başvurucunun 14 Aralık 2018 tarihinde ilk derece mahkemesine duruşmada hazır bulunmak için bir talepte bulunduğunu not etmektedir. Komite, taraf Devlet tarafından, özellikle başvurucunun duruşmasının uzaktan yürütülmesini ve hazır bulunma talebinin reddedilmesini gerekçelendiren, İzmir Bölge Adliye Mahkemesi&#8217;nin kararında belirtilen pratik hususlar dışında, ilgili başka bilgi veya açıklamaların yokluğunda, 14(3)(b), (d) ve (e) maddelerinin ihlal edildiğini düşünmektedir. <strong><em>(</em>10.7)</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Yukarıda da ifade edildiği üzere Komite burada Devletin yetersiz ve genel açıklamalarını yeterli görmemiş ve ayrıca Devletin yükümlülüklerini yerine getirdiğine ilişkin somut delil ve belgeler sunmaması nedeniyle başvurucunun iddiaları doğrultusunda adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir.</p>



<h5 class="wp-block-heading">D.&nbsp; BYLOCK ve BANK ASYA HESABI KULLANMANIN MAHKUMİYETE ESAS ALINMASI ADİL YARGILANMA HAKKININ İHLALİDİR</h5>



<p class="wp-block-paragraph">Komite, Sözleşme&#8217;nin 15 (1) maddesi kapsamında&nbsp; başvurucunun Bylock uygulamasını indirmek, bu uygulama aracılığıyla bilgi paylaşmak, Bank Asya hesabına sahip olmak ve barışçıl bir mitinge katılmak gibi iç hukukta suç olarak tanımlanmayan veya&nbsp; yasaklanmayan eylemler nedeniyle mahkum edilmesine ilişkin olarak önemli değerlendirmelerde bulunmuştur.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu bağlamda Komite&nbsp; Yargıtay&#8217;ın (16.CD.&nbsp; E. 2017/16-956, K. 2017/370) &#8220;<strong><em>herhangi bir kişinin&#8221; </em></strong>Bylock uygulamasına dahil olmasının <strong><em>&#8220;herhangi bir şüpheye yer bırakmayacak şekilde kişinin terör örgütüyle bağlantısını kanıtladığını&#8221;, (&#8230;) &#8220;Bylock mesajlaşma uygulaması, FETÖ terör örgütünün iletişim ihtiyaçlarını karşılamak için özel olarak tasarlanmış ve geliştirilmiş bir iletişim ağı olduğundan&#8221;</em></strong> şeklindeki gerekçesini ayrıca değerlendirme konusu yapmıştır. <strong>(Prg.10.4)</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Konuya giriş noktasında öncelikle Komite, bu tür bir değerlendirme veya uygulamanın açıkça keyfi olduğu veya açık bir hata ya da adaletin reddi anlamına geldiği gösterilemediği sürece, her bir davadaki olguları ve delilleri değerlendirmenin veya ulusal mevzuatı uygulamanın taraf Devletlerin mahkemelerinin görevi olduğu yönündeki içtihadını hatırlatmıştır. <strong>(Prg..10.5)</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Ayrıca Komite, Türk Ceza Kanunu&#8217;nun 314. maddesinin 1. fıkrasının silahlı terör örgütü suçunu <em>&#8220;bu kısmın dördüncü ve beşinci bölümlerinde yer alan suçları işlemek amacıyla silahlı örgüt kuran veya yöneten kişi&#8221;</em> olarak tanımladığını gözlemlemektedir. <strong>( 10.6)</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Esasen karar incelendiğinde Komite Yargıtay’ın&nbsp; içtihadındaki geniş yorum ve Ceza Kanunu&#8217;nun 314. maddesinin 1. Fıkrasındaki geniş tanım durumuna özellikle vurgu yapmıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Bu geniş tanım ışığında ve Ceza Kanunu&#8217;nun 314. maddesinin 1. fıkrasında tanımlanan suçu oluşturan eylemleri belirlemek&nbsp; için kullanılan kriterleri açıklığa kavuşturan iç hukuk hükümlerinin varlığına&nbsp; ilişkin</strong> <strong>taraf Devletten bilgi gelmemesi nedeniyle Komite, başvurucunun&nbsp; Bylock uygulamasını ve Bank Asya hesabını kullandığı iddiasının, eylemlerin gerçekleştiği tarihte yeterince açık ve öngörülebilir cezai suçlar teşkil ettiği sonucuna varamamaktadır. Komite, ilke olarak, şifreli bir iletişim aracının veya banka hesabının sadece kullanılması veya indirilmesinin, konuşma kayıtları gibi başka delillerle desteklenmedikçe, kendi başına yasadışı bir silahlı örgüte üyeliğin kanıtı olamayacağını düşünmektedir.</strong>Taraf Devlet tarafından sunulan belgesel kanıtların yokluğunda, Komite, bu koşullar altında, başvurucunun 15(1) maddesi kapsamındaki haklarının ihlal edildiğine karar vermiştir.<strong>(Prg.10.6</strong>)</p>



<h5 class="wp-block-heading">E.&nbsp;&nbsp; KÖTU CEZAEVİ KOŞULLARI</h5>



<p class="wp-block-paragraph">Komitenin üzerinde değerlendirme yaptığı ve nihayetinde Sözleşmenin ihlal edildiğine karar verdiği bir diğer husus ise insan onuruna uygun olmayan cezaevindeki tutulma&nbsp; koşullarıdır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Tutuklunun insan onuruna uygun koşullarda barındırılması temel bir insan hakkı olduğundan ve bunu sağlamak noktasında devletin pozitif yükümlülüğü bulunduğundan Komite burada da Devletin yükümlüklerini yerine getirdiğini ispat etmesini istemiştir. Ancak başvurucunun iddia ve delillerine karşılık <strong>taraf Devlet </strong>tarafından <strong>fazla bilgi veya açıklama yapılmaması nedeniyle Komite, bazı asgari gerekliliklerin yerine getirilmediği ve taraf Devlet&#8217;in başvurucunun 10 (1) maddesi kapsamındaki haklarını ihlal ettiğine kanaat getirmiştir.</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Başvurucu, Sözleşme&#8217;nin 6, 7, 9, 10, 14, 15 ve 18 ila 27. maddeleri kapsamındaki haklarının ihlal edildiğini iddia etmektedir. Başvurucu, tutukluluk koşullarının hayatını riske attığını ve Sözleşme&#8217;nin 6, 7 ve 10. maddelerine aykırı olarak insanlık dışı ve aşağılayıcı muamele teşkil ettiğini iddia etmektedir. Cezaevi aşırı kalabalıktır ve tüm mahkumlar için yeterli yiyecek veya sıcak suya erişim yoktur. Tutuklular için içme suyu tavandan damıtılmaktadır. Hijyenik olmayan tutukluluk koşulları ve yeterli tıbbi tedavi ve gıdaya erişiminin olmaması sağlık durumunu kötüleştirmiş ve ölüm riskini artırmıştır.<strong> (3.1)</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Komite taraf Devlet&#8217;in başvurucunun polis nezaretinde ve Eskişehir H Tipi Cezaevi&#8217;ndeki tutulma koşullarına ilişkin iddialarını çürütecek herhangi bir bilgi sunmadığını gözlemlediği belirtmektedir. Komite, taraf Devlet&#8217;in Eskişehir L Tipi Cezaevi&#8217;ndeki mevcut alanla ilgili verdiği bilginin, başvurucunun hücresini paylaştığı mahkumların sayısı veya başvurucunun kullanabileceği özel alan hakkında bilgi vermeksizin genel terimlerle sunulduğunu not etmektedir. Komite ayrıca, taraf Devlet&#8217;in başvurucunun uyuma koşulları, yeterli beslenmeye erişiminin olmaması ve tuvaletlerin&nbsp; erişilemezliği ile ilgili iddiasını, dizinin durumu ve bir bakıcının yokluğu göz önüne alındığında, çürütmediğini not etmektedir. Açıklanan koşullar altında ve taraf Devlet tarafından konuyla ilgili daha fazla bilgi veya açıklama yapılmaması nedeniyle Komite, bazı asgari gerekliliklerin yerine getirilmediği ve taraf Devlet&#8217;in başvurucunun Sözleşme’nin 10 (1) maddesi kapsamındaki haklarını ihlal ettiği sonucuna varmıştır. <strong>(10.5)</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">                                                                                                                               </p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>AN IMPORTANT DECISION FROM THE UNITED NATIONS HUMAN RIGHTS COMMITTEE ABOUT THE ISSUES OF UNLAWFUL ARREST, THE VIOLATIONS OF THE RIGHT TO A FAIR TRIAL AND POOR PRISON CONDITIONS</title>
		<link>https://www.justicesquare.com/blog/2022/11/22/1709/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Editor]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 22 Nov 2022 20:39:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Articles]]></category>
		<category><![CDATA[BAHADIR ASLAN]]></category>
		<category><![CDATA[English Articles]]></category>
		<category><![CDATA[BANK ASYA]]></category>
		<category><![CDATA[BAROLARBİRLİĞİ]]></category>
		<category><![CDATA[Bekir Bozdağ]]></category>
		<category><![CDATA[BYLOCK]]></category>
		<category><![CDATA[İNSAN HAKLARI VE EŞİTLİK KURUMU]]></category>
		<category><![CDATA[Mukadder Alakuş]]></category>
		<category><![CDATA[NITED NATIONS HUMAN RIGHTS COMMITTEE]]></category>
		<category><![CDATA[POOR PRISON CONDITIONS]]></category>
		<category><![CDATA[The Global Alliance of National Human Rights Institutions]]></category>
		<category><![CDATA[THE VIOLATIONS OF THE RIGHT TO A FAIR TRIAL]]></category>
		<category><![CDATA[UNITED NATIONS HUMAN RIGHTS COMMITTEE]]></category>
		<category><![CDATA[UNLAWFUL ARREST]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.justicesquare.com/?p=1709</guid>

					<description><![CDATA[Dr. Bahadır ASLAN &#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160; &#160;&#160;&#160; &#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160; The United Nations Human Rights Committee made an important decision in the file number 3736/2020 on the issues of wrongful arrest, poor prison conditions and the violation of the right to a fair trial. The application to the Committee was made by Mukadder Alakuş, a national of Türkiye born &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<h3 class="has-text-align-right wp-block-heading"><strong>Dr. Bahadır ASLAN</strong></h3>



<p class="has-text-align-right wp-block-paragraph">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">The United Nations Human Rights Committee made an important decision in the file number 3736/2020 on the issues of wrongful arrest, poor prison conditions and the violation of the right to a fair trial. The application to the Committee was made by Mukadder Alakuş, a national of Türkiye born in 1971 who is currently held in Eskisehir Type L Closed Prison. Ms. Alakuş was accused of being a member of the Gülen Movement, which is considered a Terrorist Organization (FETÖ) in Turkey. The accusations of membership in a terrorist organization against him are based on the fact that he deposited money in her Bank Asya accounts, downloaded the Bylock application on her phone, and attended a peaceful rally.</p>



<p class="wp-block-paragraph">The applicant was taken into custody on 4 September 2018 and held in custody for one day without food, water or medication. The applicant was arrested by the court on 5 September 2018 and transferred to Eskişehir H Type Prison on the same day. She was forced to live in bad conditions in prison.</p>



<p class="wp-block-paragraph">The applicant applied to the United Nations Human Rights Committee within the scope of the International Covenant on Civil and Political Rights due to her unlawful arrest, poor prison conditions and the violation of her right to a fair trial. In the application, it is claimed that Turkey has violated applicant rights under articles 6, 7, 9, 10, 14, 15, 18, 19, 21, 22, 25, 26 and 27 of the Covenant.</p>



<p class="wp-block-paragraph">In its assessment, the Committee particularly emphasized that it is a violation of rights to use as a basis for an arrest and conviction decision the Bylock messaging program used as evidence in both the arrest warrant and the conviction decision, having a Bank Asya account and participating in a peaceful meeting, which is not defined as crimes or prohibited under domestic law. &nbsp;When the assessment of the committee given below are examined in detail, it will be seen that the provisions of the Covenant were clearly violated and the requirements of the right to a fair trial were not fulfilled in the process of making arrest and conviction decisions by the courts in Turkey. In fact, these determinations of the committee mean that the systematic and widespread violations of rights experienced in the investigations and trials against members of the Gülen Movement after the 15 July Coup Attempt are determined and accepted by the Committee.</p>



<h5 class="wp-block-heading">A.&nbsp;&nbsp; THE DETERMINATION OF THE FACT THAT THE APPLICATION TO THE CONSTITUTIONAL COURT IS NOT AN ACTIVE DOMESTIC REMEDY</h5>



<p class="wp-block-paragraph">On admissibility, the State party submits that the author has failed to exhaust domestic remedies, as her individual application before the Constitutional Court 7 is currently pending and was lodged after submitting the present communication.<strong> ( 4.2)</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">The author reiterates her claim that an individual application to the Constitutional Court does not offer reasonable prospects of success, pointing to cases where lower courts ignored the judgments of the Constitutional Court. <strong>(5.3)</strong> On the non-enforceability of the judgements of the Constitutional Court, the author reiterates that this was also raised by the European Court in the <em>Altan</em>, <em>Alpay </em>and <em>Koçintar </em>cases.&nbsp; <strong>(7.1)</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">The Committee notes the author’s argument that filing an individual application before the Constitutional Court is not an effective remedy as: (a) it does not offer reasonable prospects of success for her release, owing to the non-enforcement of the Court’s judgements by lower courts; (b) the process would be unreasonably prolonged considering the author’s first attempt to exhaust remedies before domestic courts on 4 September 2018 and the Constitutional Court’s backlog. <strong>(9.5)</strong> The Committee finds that, in the circumstances of the author’s case, the State party has not shown that an individual complaint to challenge the author’s detention before the Constitutional Court would have been effective, in practice. <strong>(9.5)</strong>&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">As can be seen, while taking into account the past examples the Committee considers&nbsp; that the remedy of individual application to the Constitutional Court&nbsp; is ineffective.</p>



<h5 class="wp-block-heading">B.&nbsp;&nbsp;&nbsp; RESPONSIBILITY OF PROOF</h5>



<p class="wp-block-paragraph">First of all, when the Committee&#8217;s decision is examined, a particular emphasis is placed on the responsibility of the State party to prove its obligations due to its strong position in the process. For this reason, it has placed the burden of proof on the State party in terms of whether the person has been detained in accordance with the law, kept in prison in conditions suitable for human dignity, and fulfilled the requirements of the right to a fair trial. Therefore, in order for the State party to prove that it has fulfilled its obligations, every action must be justified, these justifications must have legal and factual grounds, and most importantly, this must be proven with legal evidence. It is clearly stated that the state party should respond to the claims of the violation of rights with concrete justifications and evidence, instead of demanding the citizen to prove the violation of rights. At this point, what is essential for the citizen is to state that his right has been violated, and for the state, what is essential is to prove with documents and evidence that the claims of the citizen do not reflect the truth.</p>



<h5 class="wp-block-heading">C.&nbsp;&nbsp;&nbsp; UNLAWFUL DETENTION AND ARREST</h5>



<p class="wp-block-paragraph">The Committee notes the author’s claim under articles 9(1), of the Covenant regarding the unlawful and arbitrary nature of her arrest and detention. The Committee takes note of the author’s claims that her arrest and detention were solely based on her alleged use of the Bylock application, on holding a Bank Asya account and on her participation in a peaceful rally, without solid evidence to suggest a strong suspicion that she had committed a criminal offense; her arrest warrant did not include facts or evidence which would justify her pre-trial detention during such a long period. <strong>(Prg.10.2)</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Another important issue that the Committee focused on regarding detention and arrest is the concept of “arbitrariness”.&nbsp; The Committee recalls that the notion of “arbitrariness” must be interpreted broadly to include elements of inappropriateness, injustice, lack of predictability and due process of law, as well as elements of reasonableness, necessity and proportionality. The Committee, observes that the State party has only provided a partial copy of the court hearing of 28 December 2018, without providing any further documentation, such as an arrest warrant or detention order, regarding the evidence held against the author that would justify her detention. <strong>In these circumstances, the Committee considers that the State party has not demonstrated that the author’s detention met the criteria of reasonableness and necessity.</strong> The Committee therefore finds that the authors’ detention amounted to a violation of her rights under article 9 (1) of the Covenant. <strong>(Prg.10.3)&nbsp;&nbsp; </strong>In other words, the Committee decides that detention and arrest are arbitrary.</p>



<p class="wp-block-paragraph">As it can be seen, the Committee has not imposed the burden of proof on the applicant&#8217;s claims and documents to determine the arbitrariness of the detention measure.&nbsp; The State party&#8217;s responses to the applicant’s allegations and the documents submitted by the State party are also taken as a basis for proof. In fact, the Committee has emphasized that a fair process of detention is a right for the individual and that the burden of proving that a detention process in accordance with right of a fair trial is on the State party. At this point, the Committee has not considered the sending of custody and detention documents by the State party sufficient to prove a fair trial and has decided that there is a violation of rights since no other evidence was presented to show that a fair trial was held.</p>



<h5 class="wp-block-heading">D.&nbsp;&nbsp; THE VIOLATION OF THE RIGHT TO A FAIR TRIAL</h5>



<p class="wp-block-paragraph">Another issue that the Committee focuses on is violations of the right to a fair trial. The Committee notes the author’s allegations under articles 14 (3) (b), (d) and (e), that she was unable to adequately prepare her defense; she was denied access to the entire case file; she was not permitted to call and cross-examine witnesses; she was not allowed to attend her trial in-person despite her request dated 14 December 2018; the conduct of proceedings online and her displaced dentures impeded her from correctly expressing herself.&nbsp; <strong>(10.6)</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">After the Committee has emphasized the State party&#8217;s statements here <strong><em>The Committee observes, however, that the State party has not provided sufficient explanations or documentary evidence, such as full transcripts of the judicial proceedings in order to substantiate its refutations of the author’s allegations regarding her right to a fair trial. </em>10.6 (9)</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">The Committee further recalls that the burden of proof in relation to factual questions cannot rest on the author of the communication alone, especially considering that the author and the State party do not always have equal access to evidence and that frequently the State party alone has access to relevant information.52 <strong><em>It considers that the State party has not provided sufficient evidence, such as the full transcripts of the judicial proceedings, which would indicate that the author: (a) was able to adequately express herself throughout the proceedings; (b) was able to cross-examine witnesses, and (c) was able to prepare her defense despite her detention conditions.</em></strong> <strong><em>(</em>10.7)</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">The Committee recalls that under article 14 (3) (d), accused persons are entitled to be present during their trial and that proceedings in the absence of the accused are only permissible if this is in the interest of the proper administration of justice. The Committee also observes that the conduction of trial hearings through video conference systems would not necessarily constitute per se a breach of fair trial guarantees. <strong><em>The Committee notes however that the author addressed a request to the first instance court on 14 December 2018 in order to be present in trial. It considers that in the absence of further relevant information or explanations by the State party, apart from the practical aspects set out in the Izmir Regional Court of Justice&#8217;s decision which &nbsp;in particular, justified the conduction of the author’s trial remotely and rejected her request to be present, its 14(3)(b), (d) and (e) articles have been violated.(10.7)</em></strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">As stated above, the Committee did not consider the State party’s incomplete and general statements as sufficient. It also decided that the right to a fair trial was violated since the State party has not submitted concrete evidence and documents to the Committee regarding the fulfillment of its obligations in line with the allegations of the applicant.</p>



<h5 class="wp-block-heading">E.&nbsp;&nbsp;&nbsp; THE USE OF BYLOCK AND BANK ASYA ACCOUNT BASIS OF THE CRIMINAL DECISION IS A VIOLATION OF THE RIGHT TO A FAIR TRIAL</h5>



<p class="wp-block-paragraph">The Committee has made important assessments regarding the conviction of the applicant for actions that are not defined as crimes or prohibited under domestic law, such as downloading the Bylock application, sharing information through this application, having a Bank Asya account and attending a peaceful meeting under Article 15 (1) of the Convention.</p>



<p class="wp-block-paragraph">In this context, the Committee further notes about the decision of the Cassation Court (16.CD.&nbsp; E. 2017/16-956, K. 2017/370) <strong>“the involvement of any individual” with the Bylock application “beyond any doubt proves the linking of the individual to the terrorist organization”, (…) “since the Bylock messaging app is a communication network, exclusively designed and developed to fulfill the communication needs of the FETÖ terrorist organization”</strong> <strong>(Prg.10.4)</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">At the point of entry to the subject, first of all, the Committee recalls its jurisprudence to the effect that it is incumbent on the courts of States parties to evaluate the facts and evidence in each case or the application of domestic legislation, unless it can be shown that such evaluation or application was clearly arbitrary or amounted to a manifest error or denial of justice <strong>(10.5)</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Furthermore, The Committee observes that article 314, paragraph 1 of the Turkish Penal Code, defines the crime of membership of an armed terrorist organization as <strong>“any person who establishes or commands an armed organization with the purpose of committing the offenses listed in parts four and five of this chapter”. (10.6)</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>In light of this broad definition, and in the absence of information from the State party regarding the existence of domestic legal provisions which clarify the criteria used to establish the acts constitutive of the crime defined under article 314, paragraph 1, of the Penal Code, the Committee cannot conclude that the author’s alleged use of the Bylock application and Bank Asya account amounted to sufficiently clear and predictable criminal offenses at the time the acts took place. The Committee considers that, as a matter of principle, the mere use or download of a means of encrypted communication or bank account cannot indicate, in itself, evidence of membership of an illegal armed organization, unless supported by other evidence, such as conversation records. </strong>In the absence of documentary evidence provided by the State party, the Committee finds, in these circumstances, that the rights of the author under article 15(1) have been violated .&nbsp; <strong>(Prg.10.6</strong>)</p>



<h5 class="wp-block-heading">F.&nbsp;&nbsp;&nbsp; POOR PRISON CONDITIONS</h5>



<p class="wp-block-paragraph">Another issue on which the Committee evaluated and ultimately found a violation of the Convention is the conditions of detention in prison, which is incompatible with human dignity.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Since it is a fundamental human right to accommodate the detainee in conditions suitable for human dignity and the State has a positive obligation to ensure this, the Committee also requests the State to prove that it has fulfilled its obligations. However, due to the lack of much information or explanation by the State party in response to the applicant&#8217;s allegations and evidence, the Committee concluded that certain minimum requirements were not met and that the State party violated the applicant&#8217;s rights under Article 10 (1).</p>



<p class="wp-block-paragraph">The author claims a violation of her rights under articles 6, 7, 9, 10, 14, 15, and 18 to 27 of the Covenant. She claims that her conditions of detention put her life at risk and amount to inhuman and degrading treatment, in violation of articles 6, 7 and 10 of the Covenant. The prison is overcrowded and there is not enough food or access to hot water for all inmates. Drinking water for detainees is distilled from the ceiling. The unhygienic conditions of detention and her lack of access to adequate medical treatment and food have deteriorated her medical condition and increased her risk of death..(<strong>3.1)</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph"><a></a>The Committee observes that, the State party has not provided any information to refute the author’s allegations regarding her conditions of detention in police custody and in Eskisehir Type H Prison. It notes that the State party’s information regarding the available floor space at Eskisehir Type L Prison is presented in general terms, without providing information about the number of inmates the author shares her prison cell with nor the specific floor space available to her. The Committee further notes that the State party has not refuted the author’s allegation regarding her sleeping conditions, her effective lack of access to an adequate diet and inaccessibility of the toilets, considering her knee condition and the absence of a caretaker. The Committee considers that, in the circumstances of the present case, and in particular in the light of the general nature of the information provided by the State party, due weight must be given to the author’s allegations. The Committee recalls that persons deprived of their liberty must not be subjected to any hardship or constraint other than that resulting from the deprivation of liberty. Under the circumstances as described, and in the absence of further relevant information or explanations by the State party, the Committee concludes that several minimum requirements were not met and that the State party violated the rights of the author under article 10 (1). <strong>(10.5</strong>)</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
