<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Dr. Gökhan Güneş &#8211; Justice Square</title>
	<atom:link href="https://www.justicesquare.com/blog/category/dr-gokhan-gunes/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.justicesquare.com</link>
	<description>Justice Square</description>
	<lastBuildDate>Thu, 03 Apr 2025 15:57:08 +0000</lastBuildDate>
	<language>en-GB</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0.4</generator>

<image>
	<url>https://www.justicesquare.com/wp-content/uploads/2023/02/cropped-LOGO-32x32.png</url>
	<title>Dr. Gökhan Güneş &#8211; Justice Square</title>
	<link>https://www.justicesquare.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>AİHM YALÇINKAYA/TURKİYE DOSYASI BÜYÜK DAİRE DURUŞMASININ DEĞERLENDİRMESİ</title>
		<link>https://www.justicesquare.com/blog/2023/01/19/aihm-yalcinkaya-turkiye-dosyasi-buyuk-daire-durusmasinin-degerlendirmesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Editor]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 19 Jan 2023 13:58:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Articles]]></category>
		<category><![CDATA[Dr. Gökhan Güneş]]></category>
		<category><![CDATA[TURKISH WRITINGS]]></category>
		<category><![CDATA[AİHM]]></category>
		<category><![CDATA[AİHS]]></category>
		<category><![CDATA[BYLOCK]]></category>
		<category><![CDATA[ECtHR]]></category>
		<category><![CDATA[Gülen Movement]]></category>
		<category><![CDATA[Yalçınkaya/Türkiye (Başvuru No: 15669/20]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.justicesquare.com/?p=1834</guid>

					<description><![CDATA[Bilindiği üzere,  15 Temmuz darbe girişimi bahanesiyle kitlesel olarak Gülen Hareketi mensuplarına yönelik başlatılan hukuksuz soruşturmalarda ana delil olarak MİT’in kendi hazırladığı Teknik Raporda dahi harici yöntemler kullanılarak elde edildiği ve adli soruşturmalarda kullanılamayacağı belirtilen Bylock mesajlaşma programına ilişkin verilerdi. Bu hukuk aykırı yöntemlerle elde edilen ve hukuki güvenliği ve bütünlüğü bulunmayan bu verilerin 5271 &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph" style="text-align: justify;">Bilindiği üzere,  15 Temmuz darbe girişimi bahanesiyle kitlesel olarak Gülen Hareketi mensuplarına yönelik başlatılan hukuksuz soruşturmalarda ana delil olarak MİT’in kendi hazırladığı Teknik Raporda dahi harici yöntemler kullanılarak elde edildiği ve adli soruşturmalarda kullanılamayacağı belirtilen Bylock mesajlaşma programına ilişkin verilerdi. Bu hukuk aykırı yöntemlerle elde edilen ve hukuki güvenliği ve bütünlüğü bulunmayan bu verilerin 5271 sayılı CMK’nın 206 ve 217. Maddeleri gereğince ceza yargılamasında kullanılamayacağına ilişkin itirazlar yerel mahkemeler ve Yargıtay ile  nihayetinde Anayasa Mahkemesince dikkate alınmamış ve hukuka aykırı bu veriler üzerinden binlerce kişiye örgüt üyeliği suçlamasıyla ağır cezalar verilmiş ve halen verilmeye devam etmektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph" style="text-align: justify;">Bu hukuksuz yargılamalara ilişkin iç hukuk yollarının tüketilmesi ve nihayetinde AİHM nezdinde bireysel başvuru yollarına başvurulmasıyla birlikte bu verilerin durumu evrensel hukukun ilkeleri çerçevesinde belki de  ilk defa ele alınma fırsatı <strong>Yalçınkaya/Türkiye </strong><strong>(Başvuru No: 15669/20)</strong> dosyasıyla doğmuş oldu.  AİHM 15 Temmuz darbe girişimi sonrası &#8220;FETÖ/PDY&#8221; üyeliğinden tutuklanan ve yargılandıktan sonra 6 yıl 3 ay hapis cezasına mahkum edilen Yüksel Yalçınkaya adlı eski bir öğretmenin başvurusunu &#8220;pilot dava&#8221; olarak belirlemişti. </p>



<p class="wp-block-paragraph" style="text-align: justify;">Bu noktada doğrudan Bylock delilinin kullanıldığı iddiasının ispatı ve hukuki niteliği ile örgüt üyeliği suçlamasında kullanılması hususlarının ele alındığı Yalçınkaya başvurusunun duruşması AİHM Büyük Dairesi’nde 18 Ocak’ta yapıldı. </p>



<p class="wp-block-paragraph" style="text-align: justify;">Bu dosya hakkında Bylock iddiası da bulunan ve 15 Temmuz sonrası örgüt üyesi olmakla suçlanan yüzbinlerce insan için ana içtihat olacak niteliktedir. Büyük bir ilginin olduğu ve Hükümetin bütün imkanlarını seferber ettiği bu dosyada gerek savunmanın ve gerekse hükûmetin duruşma sürecinde ön plana çıkarttığı hususları aşağıda genel hatlarıyla ele aldık.</p>



<h1 class="has-medium-font-size wp-block-heading" style="text-align: justify;">A. BYLOCK VERİLERİNİ YARGILAMA SRECİNDE KULANILMASINDA ADİL YARGILANMA HAKKI VE İÇERDİĞİ İLKERE AYKIRI HAREKET EDİLMESİ (AİHS md. 6)</h1>



<h4 class="has-medium-font-size wp-block-heading" style="text-align: justify;">a.  Hükumet</h4>



<p class="wp-block-paragraph" style="text-align: justify;">Hükümet, AİHS’nin 6. Maddesini ihlal iddialarına ilişkin olarak delillerin değerlendirilesinin esas olarak ulusal mahkemelerin yetkisinde olduğunu ve mahkeme kararlarının AİHM’in müdahalesini gerektirecek “bir keyfilik veya açıkça mantık dışı bir yön” içermediğini savunuş ve bu bağlamda AYM’nin Ferhat Kara kararına dayanmıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph" style="text-align: justify;">Savunmada sürekli olarak mahkemelerin detaylı incelemeler sonucunda Bylock’un münhasıran FETÖ tarafından gizliliği sağlamak için kullanıldığı savunması vurgulanmıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph" style="text-align: justify;">Hükümete göre çelişmeli bir yargılama yürütülmüş ve başvurucuya Bylock’a itiraz etme ve onun kullanımına karşı çıkma fırsatı tanınmıştır. Bununla birlikte, delilleri değerlendirmenin ulusal mahkemelere düştüğü denilerek bu noktadaki eksikliklerin (Bylock’un getirilmesi veya yeni rapor alınması taleplerinin reddi) hususlarına değinilmeden üstü örtülmeye çalışılmıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph" style="text-align: justify;">Hükümet Yargıtay ve yerel mahkemelerce verilen kararlara atıfla bulunarak Bylock’un hukuka uygun elde edildiğinin saptandığı iddia etmiştir. Yargılamayı yapan mahkemelerin bağımsız ve tarafsız olmadığı iddiası yönünden, AİHM’in Başer ve Özçelik kararında bu iddianın reddedildiği ve yargılayan hakimlerin diğerleriyle aynı güvencelere sahip olduğunu ve hakimlerin önyargılı davrandığına dair delilin bulunmadığını savunmuştur.</p>



<h4 class="has-medium-font-size wp-block-heading" style="text-align: justify;">b. Başvurucu</h4>



<p class="wp-block-paragraph" style="text-align: justify;">Başvurucu avukatları öncelikle, bu davanın benzer ihlallerle ve keyfi yargılamalarla karşılaşan binlerce kişi için de önem taşıdığının altı çizilmiş ve tüm şikayetlerin en azından öz olarak mahkemeler önünde ileri sürüldüğü de ifade edilmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph" style="text-align: justify;">Bylock, herkes tarafından indirilebilen bir uygulamaydı ve 800.000 kişi indirmiştir. Bylock iki nedenle ihlal oluşturmaktadır:</p>



<p class="wp-block-paragraph" style="text-align: justify;"><strong>a)</strong> Türk hukukuna aykırı elde edilmiştir,</p>



<p class="wp-block-paragraph" style="text-align: justify;"><strong>b)</strong> somut bir yasal temeli yoktur.</p>



<p class="wp-block-paragraph" style="text-align: justify;">MİT’in verileri Mayıs 2016’da mahkeme kararı olmadan ele geçirdiği belirtilmektedir ve savunmada belirtilen Sulh Ceza Mahkemesinden alınan karar ise işlemden 7 ay sonra verilmiştir. Bu arada, bu veriler kişiler aleyhinde zaten kullanılmaya başlamıştı. Nitekim başvurucu Eylül 2016’da gözaltına alınmıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph" style="text-align: justify;">Ancak Türk hukukuna göre MİT iletişime müdahale etmek için önceden mahkemeden karar almalı veya acil durumlarda ise 24 saat içinde mahkemeden onay alınmalıydı. Ancak başvurucunun durumunda, bu yükümlülüğe uyulmamış ve Yargıtay bunu görmezden gelmiştir. Bu ihlali aşmak için MİT Kanunu’nun 6/1 maddesine dayanılmışsa da Kanunîn bu hükmü iletişimin denetlenmesi kapsamındaki verilerin doğrudan MİT tarafından mahkeme kararı olmaksızın temin edilmesine imkan vermemektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph" style="text-align: justify;">İkinci unsur (b) bakımından ise verilerin nasıl elde edildiği ve bütünlüğünün korunduğuna dair bir fikrimiz yok. İlk derece mahkemesi, verilerin Litvanya’dan satın alındığını; diğer belgeler ise çalındığını belirtiyor. Bu verilere bütünüyle şüphe düşürmektedir. Türkiye’nin atadığı uzmanlar dahi, verilere mahkeme kararından önce, 26 Ekim 2018’de müdahale edildiğini teyit etmektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph" style="text-align: justify;">Başvurucuya ilişkin yargılama özelinde ise orijinal Bylock verileri ile ona isnat edilen Bylock kullanım bilgileri başvurucu ve mahkemeye sunulmuştu. Başvurucuya isnat edilen Bylock iletişim kayıtları ulusal mahkemelere değil, sadece bu yargılama kapsamında AİHM’e gönderilmiştir. Orijinal veriler ise açık talebe rağmen AİHM’e sunulmamıştır. Ancak savcılık bu verilere sahipti ve başvurucu ve mahkemeye vermeyi reddetmiştir. Başvurucu ancak bu verilere eriştiği takdirde kendini etkili şekilde savunabileceğinden dolayı, bu durum adil yargılanma hakkı açısından sorunludur. Yargılamada dört defa bu veriler istenmiş fakat elde edilememiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph" style="text-align: justify;">Başvurucunun veriler üzerinde bağımsız bilirkişi incelemesi talepleri de kabul edilmemiştir. BAM’ın görevlendirdiği uzman da gerçek anlamda bilirkişi olarak değerlendirilemez çünkü ne Bylock verilerine ne de başvurucuya isnat edilen Bylock iletişim kayıtlarına erişebilmişti. Başvurucunun nihayetinde atadığı uzman (Bay Kılıç) bu verilere erişim sağlayamamıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph" style="text-align: justify;">Durumun karmaşıklığı şöyle özetlenebilir, BTK ve MIT raporları başvurucunun Ekim 2015’te 6 gün Bylock kullandığını söylemektedir. Ancak AİHM’e sunulan rapora göre, Bylock’la gönderdiği mesaj tarihi Ekim değil Mayıs 2015’tir.</p>



<p class="wp-block-paragraph" style="text-align: justify;">Başvurucunun savunma açısından karşılaştığı bu dezavantajları dengeleyici bir şey mahkemelerce yapılmamıştır. Başvurucu Bylock verilerine hiçbir şekilde erişim sağlayamamış fakat bu veriler, yine de mahkumiyetin belirleyici delili olmuştur.</p>



<p class="wp-block-paragraph" style="text-align: justify;">Münhasıran kullanım iddiası da doğru değildir. Çünkü Mor Beyin yoluyla 10.000 kullanıcı hakkındaki soruşturmalar, bu kişiler AKP’ye yakın görüldüğü için sonlandırılmıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph" style="text-align: justify;">Bylock’un yasadışı bir iletişim programı olmadığı BM Keyfi Tutuklamalar Çalışma Grubu tarafından ve bir ölçüde Mahkeme’nin Akgün/Türkiye kararında teyit edilmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph" style="text-align: justify;">Bu açıklamalar doğrultusunda, başvurucu açısından 6 ve 8. maddelerin açık bir ihlali gerçekleşmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph" style="text-align: justify;">Mahkemelerin bağımsız ve tarafsız olmadığı hususunda, başvurucunun davasına bakan mahkemeler üzerindeki baskıyı gösteren 8 nokta vardır.</p>



<p class="wp-block-paragraph" style="text-align: justify;">667 sayılı KHK’nın 3 maddesi uyarınca HSYK, çelişmeli bir inceleme olmadan hakim ve savcıları ihraç edebilmekteydi ve bu kişiler, tekrar kamu sektöründe avukat olarak dahi çalışamamaktadır. Bu sivil ölüm anlamına geliyor. Başvurucunun davasına bakan hakimler de bu sonuca açıktı.</p>



<p class="wp-block-paragraph" style="text-align: justify;">İkincisi bu endişe, teorik değildir. 15 Temmuz 2016’dan Temmuz 2022’ye kadar, bu usulde 4360 yargı mensubu ihraç edilmiştir. Bunun, benzer davalara bakan hakimler üzerindeki etkisi dikkate alınmalıdır.</p>



<p class="wp-block-paragraph" style="text-align: justify;">Üçüncüsü, HSYK idari bir kurumdur ve başkanı Adalet Bakanıdır. Oluşumu, Venedik Komisyonu ve Uluslararası Hukukçular Komisyonu tarafından da ağır şekilde eleştirilmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph" style="text-align: justify;">Dördüncüsü, 2017’te Danıştay’a dava yolu açılmıştır fakat Danıştay’ın kendi beyanına göre 2022 sonuna dek tek bir nihai karar alınmamıştır. Danıştay, davaların %3’ünün kabul edildiğini özür dileyerek belirtmiş ve bunların temyize tabi olduğunu hemen eklemiştir. Bu durum, HSYK’nın hukukun üstünlüğü ilkesine aykırı dokunulamaz konumunu ve başvurucunun davasına bakan hakimler açısından hakimlerin azledilemezliği kuralının hukuken ve fiilen mevcut olmadığını göstermektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph" style="text-align: justify;">Beşinci olarak, Türk Hükumeti alenen hakimlere 17/25 Aralık yolsuzluk soruşturmalarını hükumete darbe olarak kabul etmeleri talimatını vermiştir. Ancak ABD’deki dava bile, bu yolsuzluk soruşturmalarının doğruluğunu göstermektedir. Bu talimata uymamanın sonuçları, gerçektir ve başvurucunun davasına bakan hakimler üzerinde korkutucu bir etkisi olmuştur. Bu etkinin bir örneği polis ve bir gazeteciyi salıveren hakimler Başer ve Özçelik’in kararı, HSYK ve Erdoğan tarafından hemen eleştirilmiş, karar uygulanmamış ve hakimler tutuklanmıştır. Venedik Komisyonu, hakimlerin bağımsızlığı için yetersiz güvenceler olduğu şeklinde bunu eleştirmişti. AİHM’in ihlal bulduğu bu hakimler hakkındaki karar, başvurucunun mahkumiyetinde ve Hükumet savunmasında kullanılmıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph" style="text-align: justify;">Altıncı olarak Gülen üyesi olduğu düşünülen kişiler hakkında en ufak lehe karar veren hakimler hakkında hukuksuz ve anlaşılamaz tutum sergilenmektedir. Hakim “Beyit”, dört askeri delil yokluğundan tahliye etmiş, iki gün sonra savcı ve polis duruşma salonuna girerek onu tutuklamış, cezaevinde 3 ay kalmıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph" style="text-align: justify;">Yedinci olarak, Bylock’un delil değerini sorgulayan birçok hakimler ya meslekten ihraç edilmiş, disiplin soruşturmasına uğramış ya da mahkemelerinden alınmıştır. Eylül 2016’da Hatay 2. ACM’nin üç hakimi Bylock delili konusunda verdikleri karar nedeniyle haklarında disiplin işlemi başlatılmıştır. Çoğunlukla verilen bazı kararlarda tedbirler sadece sanık lehine oy kullanan hakimler hakkında uygulanmıştır. Bu itibarla, azledilememe ilkesinin yanında görevden alınamama teminatının da başvurucunun davasına bakan hakimler açısından geçerli olmadığı anlaşılmaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph" style="text-align: justify;">Sekizinci olarak Yargıtay’ın yeniden düzenlendiğini zaten biliyoruz. Ayrıca Temmuz 2016 tarihinde, 140 üye meslekten ihraç edildi; Aralık 2017’de, başvurucunun davasının görülmesinden yaklaşık birkaç ay önce, 100 yeni üye atanmıştır. Başvurucunun dosyası 16. Ceza Dairesine geldiğinde, 18 üyenin 7’si kararnameyle değiştirilmişti. Ayrıca kurallar değiştirilmiş ve daire başkanına dosyaya bakacak 5 kişiyi keyfi şekilde belirleme yetkisi verilmiştir. Dosyanın müzakereler başladıktan sonra da başkan üyeleri değiştirebilirdi. Başvurucunun durumunda bu olmasa bile olma ihtimali dosyaya bakan üyeler üzerinde, Hükumet politikaları yönünde karar vermeleri hususunda aşırı bir baskı oluşturmuştur.</p>



<p class="wp-block-paragraph" style="text-align: justify;">Başvurucunun davasına bakan Ağır Ceza Mahkemesinin oluşumu da değiştirilmiştir. Bu süreçte 173 ACM üyesi görevden alınmış ve bir hafta sonra bunların yerine Gülen davalarına bakmaya yetkili başka hakimler atanmıştır. (1:04:40 ila 1:05:05 arasını tam anlamadım. Biri daha baksın). Kayseri Ağır Ceza Mahkemesi bakımından, HSYK yeni bir başkan atamış, bir üyeyi talebi olmadan almış ve yeni bir üye atamıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph" style="text-align: justify;">Bunlar bağımsızlık ve tarafsızlığa ilişkin endişelerin soyut olmadığını göstermektedir.</p>



<h1 class="has-medium-font-size wp-block-heading" style="text-align: justify;">B. SUÇ ve CEZALARIN KANUNİLİĞİ İLKESİNİN İHLAL EDİLMESİ (AİHS md. 7)</h1>



<h3 class="wp-block-heading" style="text-align: justify;">a.    Hükümet</h3>



<p class="wp-block-paragraph" style="text-align: justify;">Terör örgütü üyeliği kanunlarda suç olarak düzenlendiği ve kişinin mahkumiyeti için örgütün varlığına dair önceden verilmiş bir mahkeme kararının gerekli olmadığı belirtilmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph" style="text-align: justify;">Hükümet savunmasında, Fethullah Gülen hakkında 2008 tarihinde verilen beraat kararının da konuyla ilgili olmadığı ileri sürülmüş. Çünkü dosya, 2000’e kadar olan olayları ilgilendirmekteydi.</p>



<p class="wp-block-paragraph" style="text-align: justify;">Başvurucu yargılanırken örgütü terörist ilan eden kararlar vardı. İddianame Erzincan ACM’nin, yargılama mahkemesi Tokat ACM ve Samsun BAM kararlarına ve Ankara BAM, Yargıtay’ın Başer ve Özçelik kararlarına dayanmıştı. Buradan hareketle, Parmak ve Bakır/Türkiye kararının bu davaya uygulanmayacağı savunulmuştur. Davaya bakan Ankara BAM’ın Ekim 2015 tarihi itibariyle FETÖ’nün terör örgütü olduğunun herkes tarafından makul şekilde öngörülebileceğine hükmettiği belirtilmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph" style="text-align: justify;">Mahkemelerin suçun manevi unsurun başvurucu açısından gerçekleştiğini tespit ettiğinden ve bu konuda yapılacak değerlendirmenin ulusal mahkemeler ait olduğundan ve AİHM’in bu konuya girmemesi gerektiğinden bahsedilmiştir. Savunmaya göre başvurucu Bylock kullanımından, sendika üyeliğinden veya para yatırmadan dolayı cezalandırılmamıştır; bunlar sadece. Terör örgütü üyeliğinin delilleridir.</p>



<h2 class="has-medium-font-size wp-block-heading" style="text-align: justify;">b. Başvurucu</h2>



<p class="wp-block-paragraph" style="text-align: justify;">Başvurucu taraf 2008’de Gülen hareketinin terör örgütü olmadığına karar verildiğini ve başvurucunun yargılanmaya başlandığı tarih itibariyle Gülen Hareketine ilişkin kesinleşmiş ve bilinen tek karardır ve başvurucu bu karara dayalı hareket etmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph" style="text-align: justify;">Terör örgütü ibaresi ilk defa Haziran 2016 MGK kararında kullanılmıştır, daha önce kullanılmış bir kavram değildir. Başvurucunun bütün eylemleri bu tarihten öncedir ve sadece dernek üyeliği bu tarihten iki hafta sonra sonlandırılmıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph" style="text-align: justify;">Başvurucunun terör örgütü niteliğini bildiği ve istediği unsuru açıkça mevcut değildir ve gerçek anlamda da incelenmemiştir. Mahkemelere sunulmayan Bylock içerikleri hiçbir biçimde terörizmle ilişkili değildir.</p>



<p class="wp-block-paragraph" style="text-align: justify;">Bu açıklamalar doğrultusunda, 7. maddenin ihlal edildiği anlaşılmaktadır.</p>



<h2 class="has-medium-font-size wp-block-heading" style="text-align: justify;">C. İNSANLARIN ÖZEL VE AİLE HAYATINA SAYGI HAKKINA MÜDAHALE EDİLMESİ  (AİHS md. 8)</h2>



<h2 class="has-medium-font-size wp-block-heading" style="text-align: justify;">a.    Hükümet</h2>



<p class="wp-block-paragraph" style="text-align: justify;">MIT, 2937 sayılı Kanun’a dayanarak, yurt dışındaki Bylock ham verilerini ele geçirmiştir. Veriler indirilmiş fakat şifreli olduklarından içerikleri bilinmemekteydi. 9.12.2016’da verilerin incelenmesi için hakim kararı verilmiştir. 9.02.17 tarihli uzman raporu, bu karar üzerine incelenen verilerden çıkarılmıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph" style="text-align: justify;">Veriler BTK tarafından mahkemelere sunulmuştur ve verilerin saklama süresi operatörleri bağlamaktadır. BTK’yı bağlayan bir süre olsa ve bu aşılsa bile bu veriler bir mahkeme kararı üzerine bir mahkemeye sunulduğundan 8. madde ihlal edilmiş olmayacaktır.</p>



<h2 class="has-medium-font-size wp-block-heading" style="text-align: justify;">b. Başvurucu</h2>



<p class="wp-block-paragraph" style="text-align: justify;">HTS kayıtları, 12 aylık saklama süresinden çok sonra da muhafaza edilmiştir. Hükumetin bu sürenin, sadece operatörlerin sorumluluğu olduğunu söylüyor ama doğru değildir. Şöyle olmuştur verilere sahip operatörler saklama süresinin sonu yaklaşınca bunları BTK’ya iletmişlerdir. Böylelikle verileri saklama süresinden sonra tutan, BTK olmuştur. Hükumetin söylediği gibi olsa bile bu Mahkeme içtihatlarına aykırıdır (<a href="https://hudoc.echr.coe.int/eng?i=001-186828">Mutu ve Pechstein/İsviçre</a>). Ayrıca bu, TCK m. 135-138 maddeleri anlamında da suç oluşturmaktadır. Anayasa ve CMK uyarınca ise ceza mahkumiyeti yasa dışı delile dayandırılamaz ki bu davada, böyle olmuştur.</p>



<h1 class="has-medium-font-size wp-block-heading" style="text-align: justify;">D. TOPLANTI VE DERNEK KURMA ÖZGÜRLÜĞÜNUN İHAL EDİLMİŞ OLMASI  (AİHS md. 11)</h1>



<h2 class="has-medium-font-size wp-block-heading" style="text-align: justify;">a.    Hükümet</h2>



<p class="wp-block-paragraph" style="text-align: justify;">Hükümete göre, başvurucu dernek veya sendika üyeliğinden mahkum edilmemiştir; bunlar başvurucunun üyeliğini belirlemek için kullanılmıştır.</p>



<h2 class="has-medium-font-size wp-block-heading" style="text-align: justify;">b. Başvurucu</h2>



<p class="wp-block-paragraph" style="text-align: justify;">Başvurucunun sendika ve dernek üyeliği, mahkum edilmesinin esaslı delilleri arasında sayılmıştır ve 11. maddeyi ihlal etmektedir.</p>



<h1 class="has-medium-font-size wp-block-heading" style="text-align: justify;">E. AİHM YARGIÇLARININ SORULARI</h1>



<h2 class="has-medium-font-size wp-block-heading" style="text-align: justify;">a.    Yargıç Ravarani: Başvurucu, Bylock kullanmış mıdır?</h2>



<p class="wp-block-paragraph" style="text-align: justify;"><strong>Başvurucu:</strong> Başvurucu uygulamayı kullanmamıştır. Yargıç Yükselin belirttiği belgeler üretilmiş, en azından kendi içinde çelişmektedir. Örn. Başvurucunun Bylock kullandığı tarihler. Başvurucunun kullanıcılığı ancak orijinal verilere ulaşılırsa belirlenebilirdi.</p>



<h2 class="has-medium-font-size wp-block-heading" style="text-align: justify;">b. Yargıç Yüksel: Başvurucunun Bylock kullandığına dair tespitler var. Başvurucu, AİHM’den bu tespitleri bir kenar koymasını mı öneriyor?</h2>



<h2 class="has-medium-font-size wp-block-heading" style="text-align: justify;">c.  Yargıç Dercinovic: Başvurucu telefonuna Bylock’u nasıl yüklemiştir; indirerek mi yoksa başka bir şekilde mi?</h2>



<p class="wp-block-paragraph" style="text-align: justify;"><strong>Hükümet:</strong> Hükumet bunu bilmemektedir. İndirilmiş veya başka yolla yüklenmiş olabilir. Başvurucu telefonunu teslim etmediğinden, appstore’dan indirip indirmediği de anlaşılamamıştır.</p>



<h2 class="has-medium-font-size wp-block-heading" style="text-align: justify;">d. Yargıç Simackova: Başvurucunun davasına bakan mahkemelerin bağımsız olmadığına dair Hükumetin yorumu nedir?</h2>



<p class="wp-block-paragraph" style="text-align: justify;"><strong>Hükümet:</strong> Başvurucu tarafı soyut iddialarda bulunmuştur fakat bu Türkiye’deki yargının genel durumu değildir. Davaya katılan hakimlere bireysel olarak yöneltilmiş bir isnat yoktur.</p>



<p class="wp-block-paragraph" style="text-align: justify;"><strong>Başvurucu:</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph" style="text-align: justify;">Hükümet tarafı, başvurucunun 600.000 kullanıcı iddiasının doğru olmadığını belirtiyor. Buna karşı başvurucu temsilcisi, Hükumetin sunduğu Ek 40 s. 42’de atıf yapılan MIT raporuna göre 513.000 Bylock kullanıcısı vardır ve bu hususta yanlış bilgi verilmemiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph" style="text-align: justify;">Hükümet, Bylock verilerinin orijinalliğinin mahkemelerce teyit edildiğini savunuyor fakat başvurucunun bu uygulamayı indirdiğini ve nasıl indirdiğini dahi söyleyemezken, mahkemeler verilerin orijinalliğini nasıl teyit edebilirler. Ulusal hakimlerin, bu verilerin orijinalliğine dair herhangi bir bilgiye erişimi yoktur.</p>



<p class="wp-block-paragraph" style="text-align: justify;">Bağımsızlık hususunda başvurucu tarafı genel olarak Türk yargısının bağımsız olduğunu söylememektedir. İddiamız, Yalçınkaya davasına bakan hakimlerin bilhassa Yargıtay ve Ağır Ceza Mahkemesindekilerin bağımsız şekilde karar verme konumunda olmadıklarıydı. Çünkü çalıştıkları mahkemeler temizliğe uğradı, 140 üye ihraç edildi, 16. Dairenin 7 üyesi değiştirildi, bunlar olgusal unsurlardır. Üyeler ayrıca, daire başkanının istediği zaman dairenin oluşumunu değiştirebileceğini biliyordu. Bir insan olarak hakimler korkudan azade değildir. Neler olabileceğinden endişe eden bir hakim sanık veya objektif bir gözlemci tarafından bağımsız görülemez.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>INTERPRETATION OF THE COUNCIL OF STATE PROSECUTOR ON TERROR OFFENDERS IN BREACH OF THE PRESUMPTION OF INNOCENCE</title>
		<link>https://www.justicesquare.com/blog/2023/01/10/interpretation-of-the-council-of-state-prosecutor-on-terror-offenders-in-breach-of-the-presumption-of-innocence/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Editor]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 10 Jan 2023 17:32:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dr. Gökhan Güneş]]></category>
		<category><![CDATA[English Articles]]></category>
		<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>
		<category><![CDATA[PROSECUTOR]]></category>
		<category><![CDATA[TERROR OFFENDERS]]></category>
		<category><![CDATA[THE COUNCIL OF STATE PROSECUTOR]]></category>
		<category><![CDATA[The Ministry of Interior]]></category>
		<category><![CDATA[THE PRESUMPTION OF INNOCENCE]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.justicesquare.com/?p=1809</guid>

					<description><![CDATA[Hundreds of people have been declared terror criminals in advance and their fundamental rights have been violated with the lists created within the scope of the Bylaw on the Reward to Be given to Those Who Help Uncover Terror Offences or Seize Evidence or Apprehend Perpetrators of Crimes, which entered into force after being published &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph"></p>



<p class="wp-block-paragraph">Hundreds of people have been declared terror criminals in advance and their fundamental rights have been violated with the lists created within the scope of the Bylaw on the Reward to Be given to Those Who Help Uncover Terror Offences or Seize Evidence or Apprehend Perpetrators of Crimes, which entered into force after being published in the Official Gazette dated 05/11/2019 and numbered 30939. The unlawful aspects of the &#8220;List of Those Wanted for Terrorism&#8221; updated by the Ministry of Interior, such as that it violated the right to privacy, the right to a fair trial and, most importantly, the presumption of innocence; that it intimidated those who struggle for justice and aimed at preventing the crimes against humanity committed in Turkey from being announced to the entire world, were discussed in our previous article.[1]



<p class="wp-block-paragraph">In this context, a lawsuit was filed for the cancellation of some articles of the relevant bylaw due to the unlawfulness of the process of listing the name of lawyer Özgür Yılmaz, the absent defendant of the ÇHD case in which Selçuk Kozağaçlı, the President of the Contemporary Lawyers Association (ÇHD), is also a defendant. In the lawsuit, it was requested to annul the act of the inclusion of the plaintiff&#8217;s name on &#8220;the Orange List for Those Wanted for Terrorism&#8221;, and the Bylaw on the Reward to Be given to Those Who Help Uncover Terror Offences or Seize Evidence or Apprehend Perpetrators of Crimes, which is the basis of this act, first of all as whole due to lack of authority, otherwise, Articles 5, 6 and 8 of it and the Red, Blue Green, Orange and Grey Lists drawn up pursuant to these articles.</p>



<p class="wp-block-paragraph">In the conclusion part of the opinion prepared by the Council of State Prosecutor within the scope of the lawsuit, <em>&#8220;&#8230; In this case, there was no compliance with the law in the administrative action to draw up lists by ranking the importance of the crime or the offender by the Commission in order to catch the perpetrators of the wanted terrorism offences and to include the plaintiff in the Orange list prepared within this scope.</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>For the reasons explained, it is considered that the 2nd paragraph of Article 6 of the Regulation and the implementing act should be revoked, and the part of the case regarding Article 5, Article 6, paragraph 1, and Article 8 of the bylaw should be rejected.</em>&#8221; Accordingly he requested the provision in the second paragraph of Article 6 to be revoked but rejected the request as regards some articles of the bylaw.</p>



<p class="wp-block-paragraph">The opinion prepared by the Council of State prosecutor is incomplete and erroneous for the reasons explained below.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>a. The Concept of &#8220;Terror Offender&#8221; in Article 6/1 of the Bylaw is Contrary to the Presumption of Innocence</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Although the Council of State Prosecutor has stated in his opinion that the request for the revocation of the part related to paragraph 1 of Article 6 of the Bylaw subject to the lawsuit should be rejected, this request and the explanations made regarding the concept of &#8220;terror offender&#8221; within the scope of this request are erroneous. Namely, in the first paragraph of Article 6 of the Bylaw titled &#8220;Announcement&#8221;, <em>&#8220;(1) Information and photographs of terror offenders wanted with the promise of a reward, information deemed necessary regarding the crime to be clarified and the maximum reward amounts that can be given to those who help can be published in all kinds of communication tools and internet/digital media. The procedures for the publication and cancellation of the announcements shall be carried out in accordance with the procedure determined by the Reward Commission</em>.&#8221; This provision is contrary to the presumption of innocence regulated in Article 38 of the Constitution and the Anti-Terror Law (TMK), particularly in terms of its content and scope.</p>



<p class="wp-block-paragraph">As it is known, the presumption of innocence is a basic legal presumption stating that no one can be considered guilty unless it is certain that he/she has committed the offence. As an element of the right to a fair trial, the presumption of innocence is a principle enshrined in both the Constitution and the European Convention on Human Rights. In fact, the presumption of innocence is explicitly emphasised in the fourth paragraph of Article 38 of the Constitution titled &#8220;<em>Principles concerning offences and punishments</em>&#8221; which states that &#8220;<em>No one shall be presumed guilty until his guilt has been established by a judgement.</em>&#8221; and in the second paragraph of Article 6 of the ECHR which reads that &#8220;everyone accused of an offence shall be presumed innocent until his guilt has been legally established.&#8221;</p>



<p class="wp-block-paragraph">The presumption of innocence enshrined in the Constiutution is also one of the sub-elements of the rule of law. This is because one of the requirements of the rule of law is to ensure the legal security of citizens and the necessary guarantees regarding offences and punishments.</p>



<p class="wp-block-paragraph">This presumption is valid both at the investigation and prosecution stages, and administrative authorities must also act in accordance with this principle. In fact, in Allenet de Ribemont v. France,[2] the ECtHR held that the press conference organised by the Minister of Interior and a police officer involved in the investigation, after the implementation of the arrest measure against the applicant and before the opening of the criminal case, declaring the applicant guilty violated the presumption of innocence. Similarly, in Ürfi Çetinkaya v. Turkey,[3] the Court held that the presumption of innocence was violated by newspaper reports containing defamatory allegations against the applicant and portraying him as a drug trafficker. According to the case-law, the presumption of innocence obliges public officials not to treat individuals as guilty even before they have been found guilty by a court of law. This is also an obligation of the state towards its citizens.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Despite these clear requirements of the presumption of innocence, the first paragraph of Article 6 of the Bylaw lists and declares persons who do not have a final judgement of conviction as terror offenders. This listing and declaration process is carried out by an administrative board established by the Bylaw. The fact that a person is accused of terrorism or has an arrest warrant for this accusation does not directly make him/her a &#8220;terror offender&#8221;. Given that this is not the purpose of the Bylaw and that the ultimate purpose of Article 19 of the Anti-Terror Law, which constitutes the basis of the Bylaw, is not this, the provision of the Bylaw is contrary to the presumption of innocence.</p>



<p class="wp-block-paragraph">On the other hand, this provision is also contrary to the Anti-Terror Law. The concept of &#8220;terror offender&#8221; is defined in Article 2 of the Anti-Terror Law, which reads as follows: &#8220;<em>A terror offender is a person who is a member of an organisation formed to achieve the purposes set out in the first article and who commits a crime in pursuit of these purposes, either alone or together with others, or who is a member of the organisation even if he/she does not commit the intended crime. Those who commit crimes on behalf of a terrorist organisation, even if they are not members of the organisation, shall also be deemed to be terror offenders.</em>&#8220;</p>



<p class="wp-block-paragraph">When the provision in the article is evaluated together in the light of the presumption of innocence in paragraph 38/4 of the Constitution, for a person to be considered a terrorism offender, it must be established that he/she has &#8220;committed a crime&#8221; or &#8220;is a member of an organisation&#8221;. For a terror offender, the emphasis is placed on a certainty. This is only possible with a final judgement of conviction. The authority to decide on this is, of course, the impartial and independent courts. Therefore, it is not possible to recognise a person as a terror offender without a court decision.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Although the provision of the Anti-Terror Law to which the Bylaw refers directly explains the concept of &#8220;terror offender&#8221; in accordance with the presumption of innocence, Article 6 of the Bylaw, issued pursuant to Article 19 of this Law, titled &#8220;Announcement&#8221;, is clearly contrary to the presumption of innocence and the concept of &#8220;terror offender&#8221; in Article 2 of the Anti-Terror Law. This is because, according to the provision in the Bylaw and to the response of the Ministry of Interior to the lawsuit, it is possible to include persons who have not yet been sentenced to a final judgement in this list. It is seen that many people on the lists already prepared are included in the lists categorised by colour as &#8220;terror offenders&#8221; even though they do not yet have a final conviction. The Bylaw considers the search and arrest warrant issued against the person, not the finalised conviction, sufficient for the person to be included in these lists as a &#8220;terror offender&#8221;[4].</p>



<p class="wp-block-paragraph">Therefore, the second paragraph of Article 6 of the Bylaw must be revoked due to the use of an authority not granted by the Law, and the first paragraph must be repealed as it is clearly contrary to Article 38/4 of the Constitution and Article 2 of the Anti-Terror Law.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>b. Unlawfulness of the State Council Prosecutor&#8217;s Remarks on the Concept of &#8220;Terror Offender&#8221; in his Opinion</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">On the other hand, although this provision of the Bylaw is clearly contrary to the presumption of innocence and Article 2 of the Anti-Terror Law, the Council of State prosecutor stated in paragraph 11 of his opinion &#8220;<em>&#8230; although it is stated that the information to be announced is the information belonging to the terror offender, although the offence will be finalised as a result of the trial, although the term perpetrator of the offence is not included, in view of the definition of terror offender in the Anti-Terror Law, it is concluded that the term terror offender is not an expression that cannot be used before the trial is held, but the provision brought in the second paragraph of the same article should be evaluated within the scope and purpose of the authority given by law&#8230;</em>&#8220;. &nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">First, this statement is contrary to the presumption of innocence regulated in Article 38 of the Constitution and Article 2 of the Anti-Terror Law, as well as the established jurisprudence of Constitutional Court and the Court of Cassation on this issue. The title of terror offender is a position that can only be created after a trial is held and the convicting decision to be rendered at the end of the trial is finalised. Acceptance of the contrary, as explained above, contrary to the presumption of innocence, results in declaring a person guilty before his/her guilt is judicially established. At this point, the State Council prosecutor has made an interpretation contrary to the presumption of innocence by ignoring the existing case law of the Constitutional Court and the Court of Cassation regarding the concept of terror offender.</p>



<p class="wp-block-paragraph">The Constitutional Court, in its decision on a complaint about the provision in the second paragraph of Article 2 of the Law No. 3713, which states that those who commit crimes on behalf of a terrorist organisation without being a member of that organisation shall be deemed to be terror offenders, has clearly defined what is meant by the concept of terror offender. The Court stated that &#8220;<em>&#8230; According to the rule under review, a person being considered a terror offender depends, of course, on the determination by independent courts that he/she has committed a crime as a member of a terrorist organisation in line with the aim of the organisation or that he/she is a member of such an organisation. Such a characterisation is based on a conviction by the judicial organ. The person will be deemed a terror offender after his/her guilt in this field is determined&#8230;</em>&#8220;, and it is emphasised that the person&#8217;s being deemed a terror offender depends on the determination by independent courts that he/she has committed a crime in line with the purpose of the organisation as a member of a terrorist organisation or that he/she is a member of such an organisation. [5] The Court repeated the same reasoning in the Hamit Yakut decision dated 10/6/2021.[6] The Court of Cassation also referred to this decision of the Constitutional Court in its judgement examining the concepts of &#8220;Terror&#8221; and &#8220;Terror Offender&#8221; and interpreted these concepts and their scope in line with the decision of the Supreme Court.[7]



<p class="wp-block-paragraph">As can be seen, as a requirement of the presumption of innocence, for a person to be accepted as a terror offender, there must first be a final conviction decision for an organisation crime. However, the prosecutor of the Council of State, with his opinion that &#8220;the term &#8220;terror offender&#8221; is not an expression that cannot be used before a trial is held&#8221;, has found the unlawful concept of &#8220;terror offender&#8221; set out in the first paragraph of Article 6 of the Bylaw to be legal despite the presumption of innocence and the jurisprudence of the high courts on this issue. This also means giving the administration the authority to determine &#8220;terror offenders&#8221; in the place of courts. In fact, many people who have been added to the list of those wanted for terrorism based on the unlawful article 6/1 of the Bylaw have been included in the &#8220;list of those wanted for terrorism&#8221; even though there is no finalised court decision against them and most of them have not even been prosecuted. Therefore, it is not only a criminal offence but also a clear violation of the presumption of innocence to share personal information and pictures of people who have not been subjected to a court decision and who are terror offenders. The provision of the Bylaw that leads to this result must, therefore, be revoked.</p>



<p class="wp-block-paragraph">It is not possible to include these persons in the wanted list without a final conviction decision. As it has been emphasised before, the procedures and principles to be applied to suspects and defendants who cannot be reached or who are fugitives although their trial is ongoing are stipulated in Article 247 ff. of the Code of Criminal Procedure No. 5271. If it is assessed that the persons on the wanted list are fugitives, first, the procedural process in Article 247 ff. of the Criminal Procedure Code, which include provisions on &#8220;Trial of Fugitives&#8221;, must be followed.</p>



<p class="wp-block-paragraph">However, considering that there are many people on the list for whom there is no final judgement of conviction, it is seen that the Ministry of Interior has declared hundreds of people as terror offenders with an administrative decision and procedure. The procedure is clearly unlawful in this respect as well. Moreover, the Bylaw does not authorise the Ministry to prepare lists and create categories. Accordingly, the opinion of the Council of State prosecutor is not appropriate, and the first paragraph of Article 6 of the Bylaw should also be repealed as it gives the administration the authority to determine &#8220;terror offenders&#8221;.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>c. The phrase &#8220;their hierarchical position in the terrorist organisation and/or the gravity of the consequences of their actions&#8221; in Article 6/2 of the Bylaw is Contrary to the Presumption of Innocence</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">The rule in the second paragraph of Article 6 of the Bylaw which reads that &#8220;<em>(2) Terrorism offenders wanted with the promise of a reward may be announced by the Reward Commission by grouping them according to their hierarchical position in the terrorist organisation and/or the gravity of the consequences of their actions, and by specifying the maximum amount of reward that can be given to those in each group</em>&#8221; is also in breach of the presumption of innocence and the Anti-Terror Law. As stated in the explanations on the first paragraph, the authority to decide on the &#8220;hierarchical position of terrorism offenders within the organisation and/or the gravity of the consequences of their actions&#8221; are undoubtedly the courts and these matters can only be determined as a result of a trial. Pursuant to this paragraph, the Award Commission, which is an administrative authority, has been granted judicial power in violation of Article 9 of the Constitution.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Although the prosecutor at the Council of State expressed an opinion for the revocation of this paragraph, the points he put forward as justification are an explanation of why the first paragraph should also be cancelled. Because the prosecutor at the Council of State stated the following on the subject; &#8220;<em>Considering once again that the purpose of the Bylaw is to regulate the amount, procedures and principles of the monetary reward to be given to those who help to uncover crimes falling within the scope of Law No. 3713, or to seize evidence, or to apprehend the perpetrators of crimes, or to those who report their whereabouts or identities, provided that they have not participated in their commission, the authority used by the commission in the second paragraph is an authority for the classification of terrorist crimes, evidence obtained or terrorist criminals. In other words, it is a power to make a rating of terror offenders according to their hierarchical position within the organisation and/or the gravity of the consequences of their actions. However, based on the purpose of the Bylaw, it is necessary to determine the amount of the reward to be given to those who help to uncover the crimes covered by the Law No. 3713 or to seize the evidence or to apprehend the perpetrators of the crimes, or to those who report their location or identity, and instead of determining the order of importance of the crime or the offender or the perpetrator with different lists, it is possible to determine an amount with an evaluation to be made according to the weight of the crime or the hierarchical status of the offender or the offence or the perpetrator or to the gravity of the act.</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>This Bylaw aims to regulate the procedures and principles of the reward, and it is seen that three criteria are taken as basis for the awarding of the reward: firstly, the discovery of the offence, secondly, the discovery of the evidence, and thirdly, the gravity of the offence in order to determine the amount of reward that can be given for those who help to catch the perpetrators of the offence, Although it is necessary to make an assessment to determine the amount of the reward according to the hierarchical position of the perpetrator within the terrorist organisation and the results of the act, it is not possible to use the authority granted to the Reward Commission to determine the amount of the reward to be given as an authority to make a list that results in the ranking of the importance of the wanted terror offenders. If it is necessary for the maintenance of the constitutional order to make such a list in terms of the wanted terror offender or perpetrator, it is beyond the authority granted to the Reward Commission to make such a list, which will determine the reward to be given to those who help uncover terrorist crimes, seize evidence, and capture the perpetrators of the crimes.</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>It was stated in the defence that the defendant administration decided to declare the plaintiff in the Orange colour category by the Award Commission according to their hierarchical/administrative position in the terrorist organisation and/or the severity of the consequences of their actions, and that the reports in the award request files prepared by the law enforcement unit were taken as basis, and the authority granted to the defendant administration covers the determination of the amount, procedures and principles of the award to be given to those who provide information to law enforcement units for the discovery of terrorist crimes or the seizure of evidence or the capture of perpetrators of crimes, or who report their location or identity. The provision includes how to decide on the reward, the conditions for granting the reward, the amount of the reward, the announcement of the maximum amount of the determined reward, the method of payment, the formation of the reward commission that will grant the reward, the confidentiality of the allowance and identities and information, and the issues regarding the capture of the perpetrator of the offence abroad.</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>Although, in the defence of the respondent administration; Although it is claimed that the procedure of informing the public by publishing lists of persons against whom there is a search / arrest warrant is not a situation specific to our country, the information and photographs of the international wanted persons in the INTERPOL &#8220;Wanted persons&#8221; section of the examples given, the information and photographs of the wanted persons in the &#8220;Europe&#8217;s Most Wanted Fugitives&#8221; list of &#8220;EUROPOL&#8221;, known as the European Police Organisation, which was established in order for the Police Organisations of the European Union member countries to cooperate, Although it is stated that the &#8220;Most Wanted&#8221; section of the US &#8220;FBI&#8217;s official website contains information and photographs of wanted persons and the amount of the reward, it is clear that all of the listings made are listings made by the Police Department or law enforcement agencies, and there is no mention of a listing made by the reward commission.</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>In this case, there was no compliance with the law in the administrative action for the Commission to create lists by ranking the importance of the offence or offender to catch the perpetrators of the wanted terrorism offences and to include the plaintiff in the orange list created within this scope.</em>”</p>



<p class="wp-block-paragraph">The Council of State prosecutor, while requesting the annulment of paragraph 2, has made a correct observation by stating that the Commission has no such authority. However, the basis for this determination is not that only the courts are the authority to decide on the &#8220;hierarchical position of terror offenders within the organisation and/or the gravity of the consequences of their actions&#8221;, but that Article 19 of the Anti-Terror Law, which is the basis of the Bylaw, does not authorise the Commission to regulate this issue in the Regulation. In fact, the Anti-Terror Law does not allow only the issue in paragraph 2, but also the declaration of persons as terror offenders without a finalised court decision in paragraph 1. For this reason, while it should and is expected that both paragraphs of Article 6 should be repealed, the opinion that only paragraph 2 should be revoked is erroneous and incomplete.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>d. Lists are not prepared by the Award Commission</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">The issues included in the opinion of the Council of State prosecutor are evidence of how the lists are prepared and that the list of names created by law enforcement units, the publication of which is a criminal offence, is attempted to be legalised by this unlawful Bylaw provision. In its defence, the Ministry of Interior stated that it was decided by the Award Commission to declare the plaintiffs in the orange colour category according to their hierarchical/administrative position in the terrorist organisation and/or the severity of the consequences of their actions, and that the reports in the award request files prepared by the law enforcement units were taken as basis.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Even in this defence, it has been admitted that the Award Commission, which is entirely under the Ministry of Interior, has no authority, that the authority that makes terrorism accusations against persons against whom there is no final judicial decision, assigns positions within the hierarchical structure and determines the severity of the consequences of the actions of the persons is directly the Ministry, and therefore the authority that violates the Constitutional and legal rights of the persons concerned and commits a crime is also the Ministry. Furthermore, as stated by the State Council prosecutor, there is no precedent in the world for similar lists to be prepared by a commission like the Award Commission and, more importantly, to be announced on the internet.</p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph">[1] ON THE ILLEGALITY OF THE TERROR WANTED LIST PREPARED BY THE MINISTRY OF INTERIOR https://www.justicesquare.com/english/on-the-illegality-of-the-terror-wanted-list-prepared-by-the-ministry-of-interior/</p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph">[2] Application No: 15175/89, D.D.: 10/02/1995.</p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph">[3] Application No: 19866/04, D.D.: 23.03.2013.</p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph">[4] The summary of the reply of the respondent Ministry of Interior included in the Opinion of the Council of State Prosecutor is as follows &#8220;<em>&#8230; Although, in the defence of the respondent administration; Although it is claimed that the procedure of informing the public by publishing lists of persons against whom there is a search / arrest warrant is not a situation specific to our country, the information and photographs of the international wanted persons in the INTERPOL &#8220;Wanted persons&#8221; section of the examples given, the information and photographs of the wanted persons in the &#8220;Europe&#8217;s Most Wanted Fugitives&#8221; list of &#8220;EUROPOL&#8221;, known as the European Police Organisation, which was established in order for the Police Organisations of the European Union member countries to cooperate, Although it is stated that the &#8220;Most Wanted&#8221; section of the US &#8220;FBI&#8217;s official website contains information and photographs of wanted persons and the amount of the reward, it is clear that all of the listings made are listings made by the Police Department or law enforcement agencies, and there is no mention of a listing made by the reward commission&#8230; </em>&#8220;</p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph">[5] Constitutional Court, Docket No: 991/18, Decision No: 1992/20, 31/3/1992.</p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph">[6]&nbsp;&nbsp; Application No: 2014/6548, P.46; &#8220;In 1992, the Constitutional Court decided on a complaint regarding the provision in the second paragraph of Article 2 of Law No. 3713 that those who are not members of a terrorist organisation but commit crimes on behalf of this organisation shall be deemed to be terror offenders and concluded that Article 2 was not contrary to Article 38 of the Constitution. The Constitutional Court examined the claim that the provision in question was difficult to understand and therefore could lead to inaccuracies and injustices in practice, and that it was therefore incompatible with the principle of legality of the offence set out in Article 38 of the Constitution; the Constitutional Court stated that since the provision to be revoked referred to committing an offence on behalf of an organisation, the offence must be committed with the knowledge and at the request of the organisation. The Constitutional Court also stated that the conviction of a person as a terror offender under the rule under review depends on the determination by independent courts that he/she has committed a crime in line with the aim of the organisation as a member of a terrorist organisation or that he/she is a member of such an organisation, and that the relevant rule is not contrary to the presumption of innocence or the principle of individuality of criminal responsibility (Constitutional Court, Docket No.: 1991/18, Decis. No.: 1992/20, Date of Decis.: 31/3/1992).&#8221;</p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph">[7] 16th Criminal Chamber of the Court of Cassation, Docket No: 2015/2084, Decis. No.: 2017/5026, Date of Decis.: 05/10/2017.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>DANIŞTAY SAVCISININ MASUMİYET KARİNESİNE AYKIRI TERÖR SUÇLUSU YORUMU</title>
		<link>https://www.justicesquare.com/blog/2023/01/08/danistay-savcisinin-masumiyet-karinesine-aykiri-teror-suclusu-yorumu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Editor]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 08 Jan 2023 19:17:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Articles]]></category>
		<category><![CDATA[Dr. Gökhan Güneş]]></category>
		<category><![CDATA[TURKISH WRITINGS]]></category>
		<category><![CDATA[DANIŞTAY SAVCISI]]></category>
		<category><![CDATA[İçişleri Bakanlığı]]></category>
		<category><![CDATA[MASUMİYET KARİNESİ]]></category>
		<category><![CDATA[Ödül Hakkında Yönetmelik]]></category>
		<category><![CDATA[TERÖR SUÇLUSU]]></category>
		<category><![CDATA[Terörle Mücadele Kanunu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.justicesquare.com/?p=1805</guid>

					<description><![CDATA[05/11/2019 tarihli ve 30939 sayılı Resmi Gazete&#8217;de yayımlanarak yürürlüğe giren Terör Suçlarının Ortaya Çıkarılmasına veya Delillerin Ele Geçirilmesine ya da Suç Faillerin Yakalanmasına Yardımcı Olanlara Verilecek Ödül Hakkında Yönetmelik kapsamında oluşturulan listelerle yüzlerce kişi peşinen terör suçlusu ilan edilmiş ve temel hakları ihlal edilmiştir. İçişleri Bakanlığı tarafından güncellenen “Terörden Aranalar Listesi”nin kişilerin özel hayat hakkınıꓹ &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">05/11/2019 tarihli ve 30939 sayılı Resmi Gazete&#8217;de yayımlanarak yürürlüğe giren <strong>Terör Suçlarının Ortaya Çıkarılmasına veya Delillerin Ele Geçirilmesine ya da Suç Faillerin Yakalanmasına Yardımcı Olanlara Verilecek Ödül Hakkında Yönetmelik</strong> kapsamında oluşturulan listelerle yüzlerce kişi peşinen terör suçlusu ilan edilmiş ve temel hakları ihlal edilmiştir. İçişleri Bakanlığı tarafından güncellenen <strong>“Terörden Aranalar Listes</strong>i”nin kişilerin özel hayat hakkınıꓹ adil yargılanma hakkını ve en önemlisi de masumiyet karinesini ihlal etmesi; adalet mücadelesi verenlere gözdağı vermeyi ve Türkiye’de işlenen insanlık suçlarının tüm dünyaya duyurulmasını engellemeyi amaçlaması gibi hukuka aykırı yönleri bir önceki yazımızda ele alınmıştı.<a href="#_ftn1" id="_ftnref1">[1]</a></p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu kapsamda Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) Genel Başkanı Selçuk Kozağaçlı’nın da sanığı olduğu ÇHD davasının firari sanığı&nbsp; avukat <strong>Özgür Yılmaz</strong>’ın adının “terör arananlar” listesine yazılması işleminin hukuka aykırı olması nedeniyle İlgili Yönetmeliğin bazı maddelerinin iptali için dava açılmıştır. Açılan davada davacının adının “Terör Arananlar Turuncu Listeye” yazılmasına ilişkin işlemin, bu işlemin dayanağı olan 05/11/2019 tarihli ve 30939 sayılı Resmi Gazete&#8217;de yayımlanarak yürürlüğe giren Terör Suçlarının Ortaya Çıkarılmasına veya Delillerin Ele Geçirilmesine ya da Suç Faillerin Yakalanmasına Yardımcı Olanlara Verilecek Ödül Hakkında Yönetmelik’in öncelikle yetki yönünden tamamının, aksi takdirde 5, 6 ve 8. maddelerinin ve bu maddeler uyarınca oluşturulan Kırmızı, Mavi Yeşil, Turuncu ve Gri Listelerin iptali talep edilmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Açılan dava kapsamında Danıştay Savcısı hazırladığı görüşün sonuç kısmında <em>“…Bu halde, aranan terör suçu faillerinin yakalanmaları için Komisyon tarafından suç ya da suçlu hakkında önem sıralaması yapılarak, listeler oluşturulmasına ve davacının da bu kapsamda oluşturulan Turuncu listeye dahil edilmesine yönelik idari işlemde hukuka uyarlık bulunmamıştır.</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>Açıklanan nedenlerle, dava konusu Yönetmeliğin 6. maddesinin 2. fıkrasının ve uygulama işlemin<strong> <u>iptali,</u></strong> davanın; Yönetmeliğin 5. maddesi, 6. maddesinin 1. fıkrası ve 8. maddesine ilişkin kısmının <strong><u>reddi</u></strong> gerektiği, düşünülmektedir.”</em> demek suretiyle Yönetmeliğin bazı maddelerinin iptali talebinin reddini ve 6. maddenin ikinci fıkrasındaki düzenlemenin de iptalini talep etmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Danıştay savcısı tarafından hazırlanan görüş aşağıda açıklanan sebeplerle eksik ve hatalıdır.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>a. Yönetmeliğin 6/1. Maddesinde Yer Alan “Terör Suçlusu”&nbsp; Kavramının Masumiyet Karinesine Aykırı Olması</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Her ne kadar Danıştay Savcısı hazırladığı görüşünde dava konusu Yönetmeliğin 6. maddesinin 1. fıkrasına ilişkin kısmının iptali isteminin reddi gerektiğini ifade etmiş ise bu talep ve talep kapsamında ”terör suçlusu” kavramına ilişkin yapılan açıklamaları hatalıdır. Şöyle ki Yönetmeliğin <strong>“İlan” </strong>kenar başlıklı 6. Maddesinin birinci fıkrasında yer alan <em>“(1) Ödül vaadiyle aranan <strong>terör suçlularına</strong> ilişkin bilgiler ve fotoğrafları ile aydınlatılacak suça ilişkin gerekli görülen bilgiler ve yardımcı olanlara verilebilecek azami ödül miktarları her türlü iletişim aracı ve internet/dijital ortamda yayımlanabilir. İlanların yayımlanması ve yayımdan kaldırılmasına yönelik işlemler Ödül Komisyonunca belirlenen usulle yerine getirilir” </em>&nbsp;şeklindeki hüküm başta içerik ve kapsam itibariyle&nbsp; Anayasa’nın 38. maddesinde düzenlenmiş olan masumiyet karinesine&nbsp; ve Terörle Mücadele Kanunu’na (TMK) aykırıdır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bilindiği üzere masumiyet karinesi suçu işlediği kesinleşmediği sürece kimsenin suçlu&nbsp;sıfatıyla değerlendirilemeyeceğini ifade eden temel hukuk karinesidir. &nbsp;Adil yargılanma hakkının bir unsuru olarak masumiyet karinesi hem Anayasa’da hem de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde hüküm altına alınmış bir ilkedir. Nitekim Anayasa’nın <strong>“Suç ve cezalara ilişkin esaslar” </strong>başlıklı 38. maddesinin dördüncü fıkrasında yer alan&nbsp; <em>“Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.”</em> ve AİHS’nin 6. maddenin ikinci <em>fıkrasında &nbsp;“suç ile itham edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar masum sayılır.”</em> &nbsp;denilerek masumiyet karinesini açıkça vurgu yapılmıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Anayasa’da hüküm altına alınmış masumiyet karinesi aynı zamanda hukuk devleti ilkesinin alt unsurlarından da biridir. Zira hukuk devleti ilkesinin bir gereği de vatandaşların hukuki güvenlikleri ile birlikte suç ve cezalara ilişkin gerekli güvencelerin sağlanmasıdır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu karine hem soruşturma hem de kovuşturma aşamasında geçerli olduğu gibi idari mercilerin de bu ilkeye uygun hareket etmesi gerekmektedir. Nitekim AİHM <strong>Allenet de Ribemont/Fransa</strong> &nbsp;başvurusunda,<a href="#_ftn2" id="_ftnref2">[2]</a> başvurucu hakkında tutuklama tedbirinin uygulanmasından sonra ve ceza davasının açılmasından önce İçişleri Bakanı ve soruşturmayla ilgili bir polisin basın toplantısı düzenleyerek başvurucuyu suçlu ilan etmesinin suçsuzluk karinesini ihlal ettiği yönünde karar vermiştir. Benzer şekilde, <strong>Ürfi Çetinkaya/Türkiye</strong> kararında<a href="#_ftn3" id="_ftnref3">[3]</a> başvurucuyu lekeleyici ithamlar içeren ve kendisini uyuşturucu kaçakçısı olarak gösteren gazetelerdeki haberlerle, suçsuzluk karinesinin ihlal edildiğine karar vermiştir. İçtihada göre masumiyet karinesi gereğince kamu makamlarındaki görevlilerin, bir mahkeme tarafından suçlu oldukları tespit edilmeden önce de kişilere suçlu gibi davranmama yükümlüğü bulunmaktadır. Bu devletin vatandaşa karşı&nbsp; aynı zamanda bir yükümlüğüdür.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Masumiyet karinesinin bu açık gereklerine rağmen hazırlanan Yönetmeliğin 6. maddesinin birinci fıkrası ile&nbsp; hakkında kesinleşmiş mahkumiyet kararı bulanmayan kişiler terör suçlusu olarak listelemekte ve ilan edilmektedirler.Bu listeleme ve ilan işlemini ise Yönetmelikle oluşturulmuş bir idari kurul yapmaktadır.&nbsp; Bir kişinin hakkında terör suçlaması olması veya bu suçlama nedeniyle hakkında yakalama kararı olması onu doğrudan “terör suçlusu” yapmaz.Yönetmeliğin düzenleniş amacı ve dayanağını oluşturan TMK’nın 19. Maddesinin nihai amacının bu olmadığı da dikkate alındığında Yönetmelik hükmü masumiyet karinesine aykırıdır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Öte yandan Yönetmeliğin bu hükmü TMK’’ya da aykırıdır.&nbsp; Şöyle ki <strong>“Terör suçlusu”</strong> kavramı TMK’nın 2. maddesinde tanımlanmış ve şöyle denilmiştir; <em>“Birinci maddede belirlenen amaçlara ulaşmak için meydana getirilmiş örgütlerin <strong><u>mensubu olup da</u></strong>, bu amaçlar doğrultusunda diğerleri ile beraber veya tek başına <strong><u>suç işleyen</u></strong> veya amaçlanan suçu işlemese dahi örgütlerin <strong><u>mensubu olan kişi </u></strong>terör suçlusudur.</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>Terör örgütüne mensup olmasa dahi örgüt adına suç işleyenler de terör suçlusu sayılır.”</em></p>



<p class="wp-block-paragraph">Maddedeki düzenleme Anayasa’nın 38/4. fıkrasında düzenlenmiş olan masumiyet karinesiyle birlikte değerlendirildiğinde bir kişinin terör suçlusu olarak kabul edilebilmesi için<strong> “suç işlediği”</strong> ya da <strong>“bir örgütün mensubu olduğunun”</strong> <strong>sabit</strong> olması gerekir. Terör suçlusu için sübuta yani bir kesinliğe vurgu yapılmıştır. Bu da ancak kişi hakkında kesinleşen bir mahkumiyet hükmüyle mümkündür. Buna karar verecek mercii ise elbette tarafsız ve bağımsız mahkemelerdir. Dolasıyla, hakkında verilmiş bir mahkeme kararı olmayan kişilerin terör suçlusu kabul edilmesi mümkün değildir.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yönetmeliğin atıfta bulunduğu TMK hükmü doğrudan masumiyet karinesine uygun olarak <strong>“terör suçlusu”</strong> kavramını açıklamasına karşın bu Kanun’un 19. maddesine göre çıkarılan Yönetmeliğin “ <strong>İlan” </strong>kenar başlıklı 6. maddesinin birinci bu yönüyle <strong>açıkça masumiyet karinesine ve TMK’nın 2. maddesindeki “terör suçlusu” kavramına aykırıdır.</strong> Zira Yönetmelikteki düzenleme ve İçişleri Bakanlığının açılan davaya verdiği cevap uyarınca henüz hakkında kesinleşmiş mahkûmiyet kararı bulunmayan kişilerinde bu listeye dâhil edilmesine imkan verilmektedir. Zaten hazırlanan listelerdeki bir çok kişi hakkında henüz kesinleşmiş mahkumiyet kararı bulunmamasına rağmen “terör suçlusu” olarak renklere göre kategorize edilen listelere dahil edildikleri görülmektedir. Yönetmelik kişi hakkında kesinleşmiş mahkumiyeti değil de kişi hakkında çıkarılmış olan arama ve yakalama kararını kişinin <strong>“terör suçlusu”</strong> olarak bu listelerde yer alması için yeterli görmektedir<a href="#_ftn4" id="_ftnref4">[4]</a>.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dolayısıyla, Yönetmeliğin 6. maddesinin ikinci fıkrası Kanun’un vermediği bir yetkinin kullanılması nedeniyle iptali gerektiği gibi birinci fıkrası ise Anayasanın 38/4 ve TMK’nın 2. maddesine açıkça aykırı olması nedeniyle iptali gerekmektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>b. Danıştay Savcısı Görüsündeki “Terör Suçlusu” Kavramına İlişkin Açıklamalarının Hukuka Aykırılığı</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Diğer taraftan Yönetmeliğin bu hükmünün masumiyet karinesine ve TMK’nın 2. maddesine açıkça aykırı olmasına rağmen Danıştay savcısı hazırladığı Görüşün 11. paragrafında <em>“…her ne kadar ilan edilecek bilgilerin terör suçlusuna ait bilgileri olduğu belirtilmiş ise de suçun yargılama sonucunda kesinleşecek olmasına rağmen suç faili ifadesi yer almasa da Terörle Mücadele Kanununda terör suçlusunun tanımlanmış olması karşısında, <strong>terör suçlusu ifadesinin yargılama yapılmadan önce kullanılamayacak bir ifade olmadığı sonucuna varılmakla birlikte,</strong> aynı maddenin ikinci fıkrasında yapılan düzenlemenin yasa ile verilen yetkinin amacı ve kapsamı çevresinde değerlendirilmesi gerekmektedir…”</em> ifadesine yer vermiştir.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Öncelikle bu ifade başta&nbsp; Anayasa’nın 38. maddesinde düzenlenmiş olan masumiyet karinesine&nbsp; ve Terörle Mücadele Kanunu’nun 2. maddesine aykırı olduğu gibi&nbsp; Yargıtay ve Anayasa Mahkemesinin bu konudaki yerleşik içtihatlarına da&nbsp; aykırıdır. Terör suçlusu sıfatı ancak yargılama yapılıp yargılama sonucunda verilecek mahkûmiyet kararının kesinleşmesiyle oluşabilecek bir konumdur. Aksinin kabulü yukarıda izah edildiği üzere masumiyet karinesine aykırı olarak suçluluğu hükmen sabit olmadan bir kimseyi suçlu ilan etmek sonucunu doğurur. Danıştay savcısı bu noktada Yargıtay ve Anayasa Mahkemesinin terör suçlusu kavramına ilişkin geçmiş içtihatlarını görmezden gelerek masumiyet karinesine aykırı bir yorumda bulunmuştur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Anayasa Mahkemesi 3713 sayılı Kanun&#8217;un 2. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan ve terör örgütü mensubu olmadığı hâlde bu örgüt adına suç işleyenlerin terör suçlusu sayılacağı hükmüne ilişkin bir şikâyeti ele aldığı kararında terör suçlusu kavramının neyi ifade ettiğini net olarak ortaya koymuştur. Mahkeme kararında <em>“…</em><em>İncelenen kural uyarınca bir kimsenin terör suçlusu sayılması, elbette terör örgütü mensubu olarak örgütün amacı doğrultusunda bir suç işlediğinin ya da böyle bir örgüte mensup olduğunun, bağımsız mahkemelerce yapılan yargılama sonucu saptanmasına bağlıdır. Böyle bir nitelendirme temelde, yargı organının mahkumiyet kararına dayanır. Kişi bu alandaki suçluluğu belirlendikten sonra terör suçlusu sayılacaktır…”</em> demek suretiyle bir kimsenin terör suçlusu sayılmasının terör örgütü mensubu olarak&nbsp;örgütün&nbsp;amacı doğrultusunda bir suç işlediğinin&nbsp;ya da böyle bir örgüte mensup olduğunun bağımsız mahkemelerce yapılan yargılama sonucu saptanmasına bağlı olduğu özellikle vurgulanmıştır.<a href="#_ftn5" id="_ftnref5">[5]</a>Mahkeme aynı gerekçeyi10/6/2021 tarihli <strong>Hamit Yakut </strong>kararında da tekrarlamıştır.<a href="#_ftn6" id="_ftnref6">[6]</a> Yargıtay da <strong>”Terör”</strong> ve <strong>“Terör Suçlusu</strong>” kavramların irdelediği kararında Anayasa Mahkemesinin bu kararına atıfta bulunmuş ve bu kavramları ve kapsamlarını Yüksek Mahkemenin kararı doğrultusunda yorumlamıştır.<a href="#_ftn7" id="_ftnref7">[7]</a><strong></strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Görüldüğü üzere masumiyet karinesini bir gereği olarak kişinin terör suçlusu olarak kabulü için öncelikle hakkında örgüt suçundan kesinlermiş bir mahkumiyet kararının bulunması gerekir. Ancak Danıştay savcısı “<strong><em>terör suçlusu ifadesinin yargılama yapılmadan önce kullanılamayacak bir ifade olmadığı</em></strong>” şeklinde ortaya koyduğu görüşüyle Yönetmeliğin 6. maddesinin birinci fıkrasının ortaya koyduğu hukuka aykırı “terör t suçlusu“ kavramını masumiyet karinesine ve yüksek mahkemelerin bu konudaki içtihatlarına rağmen hukuka uygun bulmuştur. Bu aynı zamanda idareye mahkemelerin yerine geçerek “terör suçlusu” belirleme yetkisini vermek anlamına gelmektedir. Zaten Yönetmeliğin hukuka aykırı 6/1. maddesine istinaden hazırlanan terörden arananlar listesine eklenen çok sayıda kişi hakkında kesinleşmiş bir mahkeme kararı bulunmadığı gibi büyük çoğunluğu hakkında başlamış bir kovuşturma da olmamasına karşın “terörden arananlar listesine” dahil edilmişlerdir. Dolasıyla, hakkında verilmiş bir mahkeme kararı olmayan kişilerin <strong>terör suçlusu</strong> kabul edilerek kişisel bilgileriyle birlikte resimlerinin paylaşılması suç olduğu gibi açıkça masumiyet karinesinin ihlali sonucunu doğurmaktadır. Bu sonucu doğuran Yönetmelik hükmünün de iptali gerekmektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hakkında kesinleşmiş mahkumiyet kararı bulunmadan bu kişilerin liste halinde arananlar listesine dahil edilmesi mümkün değildir. Daha önce de vurgulandığı üzere yargılaması devam etmekle birlikte ulaşılamayan veya firari olan şüpheli ve sanıklara ilişkin uygulanacak usul ve esaslar 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 247 ve devamı maddelerinde hüküm altına alınmıştır. Eğer arananlar listesinde yer alan kişilerin kaçak olduğu değerIendiriliyorsa öncelikle&nbsp; <strong>“Kaçakların Yargılanması”</strong>na ilişkin hükümlerin yer aldığı CMK’nın 247 ve devamı maddelerindeki usul işlemlerinin tamamlatılması gerekmektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ancak listede hakkında kesinleşmiş mahkûmiyet kararı bulunmayan birçok kişi de olduğu dikkate alındığında İçişleri Bakanlığının idari bir karar ve işlemle yüzlerce kişiyi terör suçlusu ilan ettiği görülmektedir. İşlem bu yönüyle de açıkça hukuka aykırıdır. Kaldı ki çıkarılan Yönetmelik’te de liste hazırlama ve kategori oluşturma yetkisi bulunmamaktadır. Dolayısıyla Danıştay savcısının görüşü yerinde olmayıp idareye “terör suçlusu” belirleme yetkisi vermesi nedeniyle Yönetmeliğin 6. maddesinin birinci fıkrasının da iptal edilmesi gerekmektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>c. Yönetmeliğin 6/2. Maddesinde Yer Alan “terör örgütündeki hiyerarşik konumları ve/veya yaptıkları eylemin sonuçlarının ağırlığı”&nbsp; İfadesinin Masumiyet Karinesine Aykırı Olması</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Yönetmeliğin 6. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan; <em>“(2) Ödül vaadiyle aranan terör suçluları, terör örgütündeki hiyerarşik konumları ve/veya yaptıkları eylemin sonuçlarının ağırlığına göre Ödül Komisyonunca gruplandırılarak ve her bir grupta yer alanlara verilebilecek azami ödül miktarı belirtilmek suretiyle ilan edilebilir”&nbsp; </em>şeklindeki hüküm de&nbsp; masumiyet karinesi&nbsp; ve TMK’ya aykırıdır. Şöyle ki; birinci fıkra ile ilgili açıklamalarda yer verildiği üzere, terör suçlularının<em> “örgüt içindeki hiyerarşik konumları ve/veya yaptıkları eylemin sonuçlarının ağırlığına” </em>karar verecek merci de şüphesiz mahkemelerdir ve bu hususlar ancak yapılacak bir yargılama sonucunda anlaşılabilir. Bu fıkra gereğince, idari bir merci olan Ödül Komisyonu’na, Anayasa’nın 9. maddesine aykırı olarak yargı yetkisi verilmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Danıştay savcısı, bu fıkranın iptali yönünde görüş bildirse de; gerekçe olarak ileri sürdüğü hususlar, aslında neden birinci fıkranın da iptal edilmesi gerektiğinin izahı niteliğindedir. Zira Danıştay savcısı konuyla ilgili olarak şunları söylemiştir; <em>“</em><em>Yönetmeliğin hazırlanma amacı; işlenişine iştirak etmemiş olmak koşulu ile 3713 sayılı Kanun kapsamına giren suçların ortaya çıkarılmasına veya delillerin ele geçirilmesine ya da suç faillerinin yakalanabilmesine yardımcı olanlara veya yerlerini yahut kimliklerini bildirenlere <strong>verilecek para ödülünün miktar, usul ve esaslarını düzenlemek olduğu</strong> bir kez daha dikkate alındığında, ikinci fıkrasında komisyon tarafından kullanılan yetki, terör suçlarının, elde edilen delillerin ya da terör suçlularının sınıflandırılmasına yönelik bir yetkidir. <strong>Yani terör suçlularının örgüt içindeki hiyerarşik konumları ve/veya yaptıkları eylemin sonuçlarının ağırlığına göre hangisinin daha önemli olduğu ya da az önemli olduğuna yönelik bir derecelendirme yapmaya yönelik bir yetkidir.</strong> Oysa Yönetmeliğin hazırlığı amacı esas alındığında, 3713 sayılı Yasa kapsamına giren suçların ortaya çıkarılmasına veya delillerin ele geçirilmesine ya da suç faillerinin yakalanabilmesine yardımcı olanlara veya yerlerini yahut kimliklerini bildirenlere verilecek ödülün miktarlarının tespit edilmesi gerekmekte, <strong>suçun ya da suçlunun veya failin önem sırasının farklı listelerle belirlenmesi yerine suçun ya da suçlunun ya da failin hiyerarşik durumu veya eyleminin ağırlığına göre yapılacak değerlendirme ile bir tutarın ağırlığına göre yapılacak değerlendirme ile bir tutarın belirlenmesi mümkün bulunmaktadır.</strong></em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>Bu Yönetmeliğin ödülün usul ve esaslarını düzenlemeyi amaçladığı ödülün verilmesinde üç kıtasın esas alındığı görülmekte, birincisi suçun ortaya çıkarılması, ikincisi delillerin ortaya çıkarılması, üçüncüsü suç faillerinin yakalanmasına yardımcı olanlar için verilebilecek ödül miktarının belirlenmesi için suçun ağırlığı, suç failinin terör örgütü içindeki hiyerarşik konumu ve eyleminin sonuçlarına göre ödül miktarının belirlenmesi için bir değerlendirme yapılması gerekmekte ise de, Ödül Komisyonuna tanınan, verilecek ödül miktarının belirlenmesi yetkisinin, aranan terör suçlularının önem sıralaması sonucunu doğuran bir liste yapmayı sağlayan bir yetki olarak kullanımı mümkün bulunmamaktadır. Aranan terör suçlusu ya da faili yönünden böyle bir listeleme yapılması Anayasal düzenin devamı açısından gerekli olması halinde <strong>bu listelemenin, terör suçlarının ortaya çıkarılmasına, delillerin ele geçirilmesine ve suç faillerin ele geçirmesine yardımcı olanlara verecek ödülü belirleyecek olan Ödül Komisyonu tarafından yapılması tanınan yetkiyi aşar nitelikte bulunmaktadır.</strong></em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><em>Davalı idarece, davacının terör örgütündeki hiyerarşik/yönetsel konumları ve/veya yaptıkları eylemin sonuçlarının ağırlığına göre Ödül Komisyonunca Turuncu renk kategorisinde ilan edilmesine karar verildiği, <u>kolluk birimi tarafından hazırlanan ödül talep dosyalarındaki raporların esas alındığı</u> savunmada belirtilmiş olup,</em></strong><em> davalı idareye tanınan yetki, terör suçlarının ortaya çıkarılmasına veya delillerin ele geçirilmesine ya da suç faillerinin yakalanabilmesine yönelik kolluk birimlerine bilgi verenleri veya yerlerini yahut kimliklerini bildirenlere verilecek ödülün miktarı, usul ve esaslarının belirlenmesi hususlarını kapsamaktadır. <strong>Yapılan düzenlemede; ödüle nasıl karar verileceği, ödülün verilme şartları, ödülün miktarı, belirlenen azami ödül miktarının ilanı, ödeme şekli, ödülü verecek olan ödül komisyonunun oluşumu, ödenek ve kimliklerin ve bilgilerin gizliliği ile suç failinin yurtdışında yakalanmasına yönelik konulara yer verilmiş bulunmaktadır.</strong></em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>Her ne kadar da davalı idare savunmasında; haklarında arama/yakalanma kararı bulunan şahısların listeler halinde yayımlanarak kamuoyu bilgilendirme usulünün sadece ülkemize özgü bir durum olmadığı ileri sürülmekte ise de, verilen örneklerin INTERPOL “Wanted persons” kısmında uluslararası arananların bilgileri ve fotoğrafları, Avrupa Birliği üyesi ülkelerin Polis Teşkilatlarının işbirliği yapabilmesi amacıyla oluşturulan Avrupa Polis Teşkilatı olarak bilinen “EUROPOL” “Europe&#8217;s Most Wanted Fugitives” listesinde arananların bilgiler ve fotoğrafları, ABD “FBI’ın resmi Web Sitesi “Most Wanted” kısmında aranan şahısların bilgiler ve fotoğrafları ve ödül miktarlarının bulunduğu <strong>belirtilmiş olmasına karşın yapılan listelemelerin hepsinin de Polis Teşkilatı ya da kolluk kuvvetlerince gerçekleştirilen listelemeler olduğu, <u>ödül komisyonu tarafından gerçekleştirilen bir listelemeden söz edilmediği açıktır.</u></strong></em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>Bu halde, aranan terör suçu faillerinin yakalanmaları için <strong>Komisyon tarafından suç ya da suçlu hakkında önem sıralaması yapılarak, listeler oluşturulmasına</strong> ve davacının da bu kapsamda oluşturulan Turuncu listeye dahil edilmesine yönelik idari işlemde hukuka uyarlık bulunmamıştır.”</em></p>



<p class="wp-block-paragraph">Danıştay savcısı, 2. fıkranın iptalini isterken buna gerekçe olarak Komisyona böyle bir yetki verilmediğini söylemek suretiyle doğru bir tespit yapmıştır. Ancak bu tespitin dayanağı, terör suçlularının<em> “örgüt içindeki hiyerarşik konumları ve/veya yaptıkları eylemin sonuçlarının ağırlığına” </em>karar verecek mercinin sadece mahkemeler olması değil; Yönetmeliğin dayanağı olan TMK’nın 19. maddesinin bu hususun Yönetmelikte düzenlenmesi konusunda bir yetki vermemesidir. Oysa ki, TMK sadece 2. fıkrada yer verilen hususa değil, 1. fıkrada haklarında kesinleşmiş bir mahkeme kararı olmayan kişilerin terör suçlusu olarak ilanına da imkan vermemektedir. Bu nedenle, olması gereken ve beklenen 6. maddenin her iki fıkrasının iptali yönünde görüş bildirilmesiyken, sadece 2. fıkranın iptali yönündeki görüş hatalı ve eksiktir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>d. Hazırlanan Listeler Ödül Komisyonu Tarafından Hazırlanmamaktadır</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Danıştay savcısının görüşünde yer verilen hususlar, listelerin nasıl hazırlandığının ve kolluk birimleri tarafından oluşturulan ve yayınlanmasının suç olan isim listesinin, hukuka aykırı bu Yönetmelik hükmüyle yasal hale getirilmeye çalışıldığının delili olmuştur. Zira İçişleri Bakanlığı yaptığı savunmada;<strong><em> davacının terör örgütündeki hiyerarşik/yönetsel konumları ve/veya yaptıkları eylemin sonuçlarının ağırlığına göre Ödül Komisyonunca Turuncu renk kategorisinde ilan edilmesine karar verildiğini ve <u>kolluk birimi tarafından hazırlanan ödül talep dosyalarındaki raporların esas alındığını </u></em></strong>belirtmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yapılan bu savuma bile oluşumu itibariyle tamamıyla İçişleri Bakanlığına bağlı Ödül Komisyonu’nun hiçbir yetkisi olmadığının, hakkında kesinleşmiş yargı kararı olmayan kişilerle ilgili terör suçlaması yapan, hiyerarşik yapı içinde konum tayin eden ve kişilerin eylemlerinin sonuçlarının ağırlığını tayin eden mercinin doğrudan Bakanlık olduğu ve dolayısıyla ilgililerin Anayasal ve yasal haklarını ihlal edip suç işleyen merciin de yine Bakanlık olduğu itiraf edilmiştir. Ayrıca, Danıştay savcısının belirttiği üzere, Dünya’da benzer listelerin Ödül Komisyonu benzeri bir komisyon tarafından hazırlanmasının ve daha önemlisi de internet ortamında ilan edilmesinin bir örneği yoktur.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity"/>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref1" id="_ftn1">[1]</a> “İçişleri Bakanlığı’nın Arananlar Listesinin Hukuka Aykırılığı Üzerine” &nbsp;&nbsp;<a href="https://www.justicesquare.com/turkish-writings/icisleri-bakanliginin-arananlar-listesinin-hukuka-aykiriligi-uzerine/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">https://www.justicesquare.com/turkish-writings/icisleri-bakanliginin-arananlar-listesinin-hukuka-aykiriligi-uzerine/</a></p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref2" id="_ftn2">[2]</a> Başvuru No: 15175/89 K.T: 10/02/1995.</p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref3" id="_ftn3">[3]</a> Başvuru No:&nbsp; 19866/04&nbsp; K.T:23.03.2013.</p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref4" id="_ftn4">[4]</a> Davalı İçişleri Bakanlığının Danıştay Savcısının Görüşünde yer alan cevabının özet kısmı şöyledir <em>“…</em><em>Her ne kadar da davalı idare savunmasında; haklarında arama/yakalanma kararı bulunan şahısların listeler halinde yayımlanarak kamuoyu bilgilendirme usulünün sadece ülkemize özgü bir durum olmadığı ileri sürülmekte ise de, verilen örneklerin INTERPOL “Wanted persons” kısmında uluslararası arananların bilgileri ve fotoğrafları, Avrupa Birliği üyesi ülkelerin Polis Teşkilatlarının işbirliği yapabilmesi amacıyla oluşturulan Avrupa Polis Teşkilatı olarak bilinen “EUROPOL” “Europe&#8217;s Most Wanted Fugitives” listesinde arananların bilgiler ve fotoğrafları, ABD “FBI’ın resmi Web Sitesi “Most Wanted” kısmında aranan şahısların bilgiler ve fotoğrafları ve ödül miktarlarının bulunduğu belirtilmiş olmasına karşın yapılan listelemelerin hepsinin de Polis Teşkilatı ya da kolluk kuvvetlerince gerçekleştirilen listelemeler olduğu, ödül komisyonu tarafından gerçekleştirilen bir listelemeden söz edilmediği açıktır…”</em></p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref5" id="_ftn5">[5]</a> AYM, E.1991/18, K.1992/20, 31/3/1992.</p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref6" id="_ftn6">[6]</a> &nbsp; Başvuru Numarası: 2014/6548, P.46; “<em>Anayasa Mahkemesi 3713 sayılı Kanun&#8217;un 2. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan ve terör örgütü mensubu olmadığı hâlde bu örgüt adına suç işleyenlerin terör suçlusu sayılacağı hükmüne ilişkin bir şikâyeti 1992 yılında karara bağlamış ve dava konusu 2. maddenin Anayasa&#8217;nın 38. maddesine aykırı olmadığı sonucuna varmıştır. Söz konusu hükmün anlaşılması güç, dolayısıyla uygulamada yanlışlıklara ve haksızlıklara yol açabilecek bir hüküm olduğu, bu nedenle Anayasa&#8217;nın 38. maddesinde yer alan suçun kanuniliği ilkesi ile bağdaşmadığı iddiasını inceleyen Anayasa Mahkemesi; iptali istenen hükümde örgüt adına suç işlemekten söz edildiğine göre suçun örgütün bilgisi ve istemi dâhilinde işlenmesi gerektiğini ifade etmiştir. Anayasa Mahkemesi ayrıca, incelenen kural uyarınca bir kimsenin terör suçlusu sayılmasının terör örgütü mensubu olarak örgütün amacı doğrultusunda bir suç işlediğinin ya da böyle bir örgüte mensup olduğunun bağımsız mahkemelerce yapılan yargılama sonucu saptanmasına bağlı olduğunu, bu bakımdan ilgili kuralın masumiyet karinesine veya ceza sorumluluğunun şahsiliği ilkesine aykırı bir düzenleme de olmadığını ifade etmiştir (AYM, E.1991/18, K.1992/20, 31/3/1992).”</em></p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref7" id="_ftn7">[7]</a> Yargıtay 16. Ceza Dairesi 2015/2084 E., &nbsp;2017/5026 K., 05.10.2017 T.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ANAYASA MAHKEMESİ’NİN BİLAL CELALETTİN ŞAŞMAZ KARARINA İLİŞKİN DEĞERLENDİRME</title>
		<link>https://www.justicesquare.com/blog/2023/01/07/anayasa-mahkemesinin-bilal-celalettin-sasmaz-kararina-iliskin-degerlendirme/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Editor]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 07 Jan 2023 11:22:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Articles]]></category>
		<category><![CDATA[Dr. Gökhan Güneş]]></category>
		<category><![CDATA[TURKISH WRITINGS]]></category>
		<category><![CDATA[17/25 Aralık]]></category>
		<category><![CDATA[Aktif Eğitim Sen]]></category>
		<category><![CDATA[ANAYASA MAHKEMESİ]]></category>
		<category><![CDATA[BANK ASYA]]></category>
		<category><![CDATA[BAROLARBİRLİĞİ]]></category>
		<category><![CDATA[Bekir Bozdağ]]></category>
		<category><![CDATA[BİLAL CELALETTİN ŞAŞMAZ]]></category>
		<category><![CDATA[BYLOCK]]></category>
		<category><![CDATA[HTS kayıtları]]></category>
		<category><![CDATA[örgüt üyeliği]]></category>
		<category><![CDATA[Özel Hayata Saygı Hakkı]]></category>
		<category><![CDATA[SEMPATİZAN]]></category>
		<category><![CDATA[Sendika Hakkı]]></category>
		<category><![CDATA[suç ve cezaların kanuniliği ilkesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.justicesquare.com/?p=1800</guid>

					<description><![CDATA[1.&#160; Olaylar Öğretmen olan başvurucu sohbetlere katıldığı yönündeki tanık beyanlarına, örgüt imamı olduğu ileri sürülen kişilerle olan içeriği belli olmayan HTS kayıtlarına ve 2013 yılı sonrasında da devam eden Aktif Eğitim Sen üyeliği gerekçesiyle örgüt üyeliğinden cezalandırılmıştır.[1] 2. Karar a. Suç ve Cezaların Kanuniliği İlkesi Bakımından Anayasa Mahkemesi, başvurucunun sohbet toplantılarına katılmasının, sendika üyeliğinin ve &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph"><strong>1.&nbsp; Olaylar</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Öğretmen olan başvurucu sohbetlere katıldığı yönündeki tanık beyanlarına, örgüt imamı olduğu ileri sürülen kişilerle olan içeriği belli olmayan HTS kayıtlarına ve 2013 yılı sonrasında da devam eden Aktif Eğitim Sen üyeliği gerekçesiyle örgüt üyeliğinden cezalandırılmıştır.<a href="#_ftn1" id="_ftnref1">[1]</a></p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>2. Karar</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>a. Suç ve Cezaların Kanuniliği İlkesi Bakımından</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Anayasa Mahkemesi, başvurucunun sohbet toplantılarına katılmasının, sendika üyeliğinin ve HTS kayıtlarının örgüt üyeliği bilinciyle gerçekleştirildiğinin ortaya konamadığını belirterek silahlı terör örgütü üyeliği suçununun öngörülemez şekilde genişletildiğini ve Anayasa’nın 38. maddesindeki suç ve cezaların kanuniliği ilkesinin ihlal edildiğini tespit etmiştir (par. 64 ve 65).</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>b. Özel Hayata Saygı Hakkı ve Sendika Hakkı Yönünden</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Kararda aynı şekilde, başvurucunun temel hakların kullanımı niteliğindeki (sohbetlere katılma ve sendika üyeliği) eylemlerinin örgütsel hiyerarşi içerisinde gerçekleştirildiğinin mahkeme kararlarında açıklanamadığı gerekçesiyle; bu eylemlerden dolayı başvurucunun cezalandırılmasının özel hayata saygı ile sendika haklarını ihlal ettiğine karar verilmiştir (par. 68 ve 69).</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>3. </strong><strong>Karara İlişkin Değerlendirme</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Karar, bir kişinin örgüt üyeliğinden cezalandırılabilmesi için iddia edilen örgütün amacını bildiğini ve isteyerek böyle bir yapı içerisinde yer aldığının kanıtlanmasının gerektiğini vurgulaması itibariyle bir ölçüde olumlu görülebilir. Ancak AYM’de, rejimin söylemleri gibi 17/25 Aralık , MİT Tırları ve 2013 sonrası MGK kararlarını ve üst düzey devlet görevlilerinin açıklamalarını zımnen milat kabul etmiştir (par. 50, 54 ve 63). Böylece, bu olaylardan sonrası gerçekleştirilen meşru eylemlerden hareketle kişilerin cezalandırılmasında bir sorun görmeyeceğini ortaya koymuştur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu karar, terör örgütü üyeliği suçu için “<strong><em>bilme ve isteme</em></strong>” isteme unsurunun zorunlu olduğunu belirtmesi yönü ile yargılamalarda ve AYM’ye yapılacak başvurularda kullanılabilir. Ayrıca, 2013 sonrasında gerçekleşse bile herhangi bir suçun işlenişine yönelik olmayan sohbet, banka veya Bylock gerekçesiyle yapılan başvuruların reddedilmesinin haksızlığının uluslararası merciler önünde kanıtlanmasına da yardımcı olacaktır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yukarıda yer verilen hususlar dışında, 15 Temmuz sonrası başlayan hukuksuz süreçte dernek/sendika üyeliği, HTS kaydı veya bir tanığın <strong><em>“sanığı sohbetlerde gördüm”</em></strong> şeklindeki beyanı üzerine en az 6 yıl 3 ay hapis cezası verilen binlerce insanın başvurusunda ihlal bulmayan AYM’nin bugünkü “göstermelik” kararının hiçbir kıymeti yoktur ve tam bir ikircikli tavırdır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">AYM bu kararları; <em>‘Türkiye’de hukuk işliyor/AYM etkin bir iç hukuk mekanizmasıdır’</em> denilebilmesi için vermektedir. Kararda yer verilen hususlar şu soru işaretlerine neden olmuştur ve bu soruların cevabını kararda bulmak mümkün değildir;</p>



<ul class="wp-block-list">
<li>Bu karara imza atan 5 üyenin 4’ü 2016’dan beri görevde olmalarına rağmen yapılan başvurularda ihlal iddialarını görmezden gelirken, şimdi ne olmuştur da suç ve cezaların yasallığı ilkesini hatırlamışlardır?</li>



<li>Kendileri “sosyal çevre bilgisi” saçmalığıyla iki üyesini ihraç ederken, nasıl olmuştur da bu gerekçeyle verilen mahkumiyet kararında ihlal bulmuşlardır?<a href="#_ftn2" id="_ftnref2">[2]</a></li>



<li>&nbsp;Acaba, AYM neden kararda ortaya koyduğu ilkeleri bile somut olaya uygulamaktan korkmuş ve sendika üyeliğinin cezalandırmaya gerekçe yapılmasıyla ilgili; “Anayasa ile teminat alınan bir faaliyet nasıl örgüt üyeliğinin delili olabilir” diyememiştir. Hatta, sendika üyeliği gibi yasal bir faaliyette bulunmayı bile uyduruk başka kriterlerin varlığı halinde örgüt hiyerarşisine dahil olma olarak kabul edebileceğini göstermiştir.<a href="#_ftn3" id="_ftnref3">[3]</a></li>



<li>Bylock ve Banka kriteri olmayan ve bu dosyadakine benzer gerekçelerle yerel mahkemelerin dahi artık beraat verdiği bir başvuruda AYM’nin korkak/çekingen davranmasının ve bir paragrafta ortaya koydu evrensel ilkeleri diğer paragrafta düzeltmek ya da açıklamak zorunda kalmasının sebebi nedir? &nbsp;</li>



<li>Kimin aradığı ve içeriği belli olmayan ankesörle aranma iddialarında ihlal bulmayan AYM, ne olmuş da kim olduğu da belli olan ve “mahrem imam” dediği kişilerin aramalarını örgüt üyeliğine delil kabul etmemiştir? O zaman ankesör saçmalığıyla hayatları karartılan kişilerin tutuklanmasında niçin bir sakınca görmemiştir (Bkz. Abdurrahman Yemiş kararı).<a href="#_ftn4" id="_ftnref4">[4]</a></li>



<li>Kararda; “başvurucunun bu şekilde terör örgütüne üye olma suçundan mahkûm edilmesi anılan suçun başvurucunun aleyhine öngörülemez biçimde genişletici bir yoruma tabi tutulması ile mümkün olmuştur diyen AYM,&nbsp; ortaya koyduğu bu ilkeyi neden Bylock’ta görmezden gelmiştir? Acaba, Bylock kullandığı iddia edilen kişilerden bu ilklerle beraat etmeyecek bir kişi var mıdır? Ya da Bylock dosyalarının bu başvurudan ne farkı vardır?</li>



<li>Ayrıca, “Hata” hükümleriyle ilgili 30. maddenin yorumunda da Yargıtay’ın “7 katlı piramit” zırvasını tekrar etmiştir. Bu zırvaya göre; kişinin ne yaptığının ya da hangi faaliyetlerde bulunduğunun bir önemi yoktur. Zira kişi örneğin asker ya da savcı ise otomatik olarak nihai amacı biliyor ve istiyor kabul edilmekte ve 30. maddedeki hata hükümlerinden yararlandırılmamaktadır. Bu “şekli suç” mantığıyla yapılan terör yargılamalarının belki de hukuk tarihinde bir örneği yoktur.</li>
</ul>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>4. Anayasa Mahkemesi Bu kararları Neden Vermektedir?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu tür özel amaç güden ve günü geldiğinde kullanılmak üzere verilen göstermelik kararlar, uluslararası yargı mercilerine sunulacak malzemeler olacaktır. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesine ve AİHM’e, Türkiye’nin savlarını ispatlamak için sunulacak sipariş kararlara ihtiyaç duyulduğunda işte bu kararlara sığınılacaktır. Nitekim böyle olmuş ve işkence sebebiyle nezarette hayatını kaybeden Gökhan Açıkkollu adına BM İnsan Hakları Komitesine yapılan başvuruda, Türkiye savunma olarak yalnızca bir tane ihlal kararı sunmuştur. İşte bu karar da tıpkı o gün BM’ye sunulan tek ihlal kararı gibi ‘ihtiyaç anında kullanılmak üzere’ verilmiş ve bir köşeye konulacak bir karardır. Bu dediklerimizin Yalçınkaya kararında gerçekleşmesi hiç şaşırtıcı olmayacaktır.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Son olarak vurgulamak gerekir ki; AYM’nin verdiği <em>“dostlar alış verişte görsün”</em> kabilindeki bu kararlarının halen devam eden yargılamalarda pozitif bir etkisinin olması da beklenmemektedir. Çünkü 15 Temmuz sonrası yapılan yargılamalarda hakim ve savcıların gerçekte yargılama yapmadıkları ve gönderilen emir ve talimatlara <em>“mahkeme kararı”</em> kılıfı giydirdikleri herkesin malumudur.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Sonuç</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">AYM’nin arada bir verdiği bu tür ihlal kararlarına bir önem atfetmeye gerek yoktur. Hukukun yavaş yavaş da olsa geri geldiğine inanmak için ortada bir neden de bulunmamaktadır. AYM, <strong><em>zevahiri kurtarmak için</em></strong> bu kararları vermektedir. Bu göstermelik kararın Yalçınkaya duruşmasına hazırlık olduğu çok açıktır. Ancak AİHM, AYM’nin tüm hukuksuz kararları gibi Bylock ve Banka kriterinin de olduğu Yalçınkaya kararını da paçavraya çevirerek yüzüne çarpacaktır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu kararların bir başka özelliği de AYM üyelerinin işledikleri insanlığa karşı suçların delili olmasıdır. Zira bu kişiler, verdikleri hukuksuz kararları bile isteye vermekte ve isteyince de hukuku çok güzel hatırlayabilmektedirler. Türkiye’nin içinde bulunduğu bu hukuksuz döneme yol veren en başat aktörler yargı camiası, özelde de Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi’dir. Dolayısıyla, <em>“katilin maktülün cenazesine gelip dua okuması işlediği cinayeti temize çıkarmaz!”</em></p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity"/>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref1" id="_ftn1">[1]</a> B. No. 2019/20791, 18/10/2022; https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/20791.</p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref2" id="_ftn2">[2]</a> &nbsp;Geriye ilk derece mahkemesinin ifade ettiği şekliyle &#8220;<em>HTS kayıtlarından yola çıkılarak varılan <strong><u>sosyal çevre</u></strong></em><strong><u>&#8221; bilgisi</u></strong> ve tanıkların başvurucuyu &#8220;<em>cemaat mensubu&#8221;</em>&nbsp;olarak bildiklerine dair anlatımları kalmaktadır&nbsp;(P.59).</p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref3" id="_ftn3">[3]</a> “…iltisak boyutunu aşarak örgütle organik bir bağ kurup <strong><u>hiyerarşisine dâhil olduğunu ispat etmeye yeterli örgütsel faaliyetlerin varlığı ile desteklenmeden (Yargıtay içtihadı için bkz. §§ 17, 18), FETÖ/PDY&#8217;ye müzahir bir sendikaya üye olmasının terör örgütüne üye olma suçundan cezalandırılmasında</u></strong> delil olarak kullanılması nedeniyle sendika hakkına (sendika hakkına ilişkin değerlendirmeler için bkz. § 57-58) müdahalede bulunulmuştur” (P.66)</p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref4" id="_ftn4">[4]</a> <em>“…imam seviyesinde oldukları iddiasıyla yargılanmakta olan kişilerle iletişime ilişkin HTS kayıtlarının -bir bütün olarak ele alındığında- başvurucunun bir terör örgütüne üye olma bilinciyle hareket ettiğini ortaya koymakta başarılı olamamıştır”</em> (P.64).</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ON THE ILLEGALITY OF THE TERROR WANTED LIST PREPARED BY THE MINISTRY OF INTERIOR</title>
		<link>https://www.justicesquare.com/blog/2023/01/06/on-the-illegality-of-the-terror-wanted-list-prepared-by-the-ministry-of-interior/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Editor]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 06 Jan 2023 22:07:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Articles]]></category>
		<category><![CDATA[Dr. Gökhan Güneş]]></category>
		<category><![CDATA[English Articles]]></category>
		<category><![CDATA[Anti-Terror Law]]></category>
		<category><![CDATA[Can Dündar]]></category>
		<category><![CDATA[Gülen Movement.]]></category>
		<category><![CDATA[INTERPOL]]></category>
		<category><![CDATA[TERROR WANTED LIST]]></category>
		<category><![CDATA[The Ministry of Interior]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.justicesquare.com/?p=1796</guid>

					<description><![CDATA[The Ministry of Interior has updated the &#8220;list of wanted terrorists&#8221; this week within the scope of terrorism and published it on the Ministry&#8217;s website http://www.terorarananlar.pol.tr/tarananlar. It is seen that many journalists, especially Can Dündar, human rights activists, former judges and prosecutors, and lawyers, are on the list. The list includes a total of 971 &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">The Ministry of Interior has updated the &#8220;list of wanted terrorists&#8221; this week within the scope of terrorism and published it on the Ministry&#8217;s website <strong>http://www.terorarananlar.pol.tr/tarananlar</strong>. It is seen that many journalists, especially <strong>Can Dündar,</strong> human rights activists, former judges and prosecutors, and lawyers, are on the list. The list includes a total of <strong>971 </strong>people accused of being members of <strong>19 </strong>different terrorist organizations. However, when we look at the names, the majority of the list is related to the Gülen Movement.</p>



<h3 class="wp-block-heading">a)&nbsp;&nbsp;&nbsp; Evaluation within the scope of the Anti-Terror Law and the Related Regulation</h3>



<p class="wp-block-paragraph">The Ministry stated that these lists were prepared in accordance with Article 19 of the <strong>Anti-Terror Law</strong>, titled <strong>“Rewards”</strong>, in order to combat terrorism more effectively. According to the regulation in the law,  provided that they did not participate in its committing those,  who helped to uncover the crime within the scope of this law or to seize the evidence or to catch the perpetrators of the crime or to find their location or identities will be given a monetary reward. The determination of the amount of the award and the procedures and principles regarding the award are left to the Ministry of Interior<a id="_ftnref1" href="#_ftn1"><sup>[1]</sup></a>.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Looking at the arrangement in this Law, it is seen that the article does not include an authorization that allows the Ministry to create a wanted list and to categorize some suspects or accused persons whose trials are still ongoing and for whom there is no final conviction yet.</p>



<p class="wp-block-paragraph">On the other hand, the Ministry stated that the wanted list was prepared within the framework of the <em>&#8220;Regulation on Rewards to be Given to Those Who Helped to Discover Terrorist Crimes or Seize Evidence or Catch Criminal Perpetrators&#8221;</em>, which was enacted within the scope of the authority given to the Ministry after the Law amendment.</p>



<p class="wp-block-paragraph">First of all, the concept of “terrorist criminal” in the Regulation should be examined. In order to consider one person as a terrorist criminal, it must be proven that he &#8220;committed a crime&#8221; or &#8220;is a member of an organization&#8221;. Of course, the authority that will decide on this is impartial and independent courts.&nbsp; However, there is no final court decision and there is not even a trial started against the majority of people who have been added to the list of wanted terrorists Therefore, sharing pictures with personal information of people who do not have a court decision by being accepted as terrorist criminals is a crime as well as a violation of the presumption of innocence and the right to respect for private life.</p>



<p class="wp-block-paragraph">It is seen that an authority which is not given to the Ministry by the Law is used in the Regulation. Because, in the article of the Law, it is regulated that only the procedures and the principles regarding the determination of the award and the  amount of the award will be determined by the Regulation. There is no provision in the text of the law that authorizes the administration to prepare a <strong>&#8220;wanted list&#8221;</strong> ex officio. At this point, it is already a universal rule of law that a person who has not yet had a final conviction will not be included in the concept of &#8220;terrorist criminals&#8221; in the Regulation.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Therefore, even if the provision of the Regulation is taken as a basis, it can only be applied to the wanted list for those who have a finalized conviction. However, there are many people on the list who do not have a finalized conviction. it is seen that the Ministry of Interior declared hundreds of people terrorist criminals with an administrative act. In this respect, the wanted list is clearly against the law. Moreover, the Regulation does not have the authority to prepare lists and create categories.</p>



<h3 class="wp-block-heading">b)&nbsp;&nbsp;&nbsp; Implementation of the Fugitive Procedure on Non-Fugitive Persons</h3>



<p class="wp-block-paragraph">On the other hand, the procedures and principles to be applied regarding the suspects and defendants who cannot be reached or who are fugitives, although the trial is still ongoing, are stipulated in Articles 247 and the following of the Criminal Procedure Code No. 5271 (CPC). If the people on the wanted list are considered to be fugitives, first of all, the procedures in Articles 247 and the following of the CPC, which includes the provisions on the &#8220;Trial of Fugitives&#8221;, must be completed.</p>



<p class="wp-block-paragraph">If there is no arrest warrant issued by these authorities, whose file is currently in the Cassation&nbsp; Court or Appeal Court, these persons cannot be treated as &#8220;fugitives&#8221;. The same situation is valid for the persons whose trial continues despite the fact that their statements were taken in the main court.&nbsp; However, a person who cannot be reached during the investigation and trial stages may be treated as a fugitive. In this regard, the mandatory procedures stipulated by the Law must be fulfilled.</p>



<p class="wp-block-paragraph">In this context, it is seen that people are included in the wanted list as fugitives without completing the summoning and newspaper announcement procedures as a legal obligation. In an ongoing case, it is seen that the Ministry of Interior, which is the administrative authority, puts itself in the place of the judicial authorities and treats people as fugitives.&nbsp; This action is a violation of the right to a fair trial in this regard.</p>



<h3 class="wp-block-heading">c)&nbsp;&nbsp;&nbsp; Violation of the Right to Fair Trial and Presumption of Innocence</h3>



<p class="wp-block-paragraph">At this point, it is seen that these lists have been prepared without any decision from the relevant judicial authority. The ECtHR has recently given a verdict of violation of rights about some academics, journalists and members of the judiciary included in the list. It was accepted by the ECtHR that they were declared terrorists with an unlawful trial. Despite this, this list prepared by the Ministry violated the presumption of innocence and the right to a fair trial. Likewise, sharing personal information openly and illegally on the internet is a violation of the right not to be tarnished, the right to respect for material and moral bodily integrity, the right to respect for private and family life, and the right to respect for human dignity.</p>



<h3 class="wp-block-heading">d)&nbsp;&nbsp;&nbsp; Encouraging Turks Living Abroad to Act as Agents</h3>



<p class="wp-block-paragraph">With the Regulation in Article&nbsp; 6 of the &#8220;Announcement&#8221; of the regulation, it is seen that especially Turks abroad are encouraged to act as spies. The Ministry of Interior requests that the persons on the wanted list, which it has prepared in violation of domestic law and international procedures, be reported to the competent authorities in Turkey. This unlawful incentive may cause Turkish citizens to be prosecuted for spying in their country of residence. Likewise, it is clear that if such actions are detected, it will result in the removal of citizenship or deportation of those concerned.</p>



<h3 class="wp-block-heading">e)&nbsp;&nbsp;&nbsp; Violation of INTERPOL Procedure and Seeking Unlawful Alternatives</h3>



<p class="wp-block-paragraph">As it is known, INTERPOL has stopped publishing bulletins from Turkey since the coup attempt in July 2016. Because&nbsp;&nbsp; Turkey abused procedures of INTERPOL and therefore violate the Interpol Constitution.&nbsp;&nbsp; In this context, INTERPOL, which is of the opinion that these requests do not comply with its founding principles, officially announced to Euronews that it rejected the previous red notice request from Turkey regarding Can Dündar<a href="#_ftn2" id="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a>. On 3 June 2021, while reporting to the Turkish Parliament on the preparations of the 89th Interpol General Assembly by Turkish bureacurats, it was stated that the Interpol General Secretariat rejected 773 requests for the detention of its members perceived by the Gülen Movement.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Therefore, Turkey is not able to issue a red notice because it is on the red list by INTERPOL.  In order to suppress and persecute dissidents and activists abroad, Turkey has issued a <strong>&#8220;Wanted List&#8221;</strong>, this time in violation of the Anti-Terror Law and the relevant Regulation. Thus, it aims to reach its goal by encouraging citizens abroad to act as spies.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Here is an example of a state that sets a trap for its own people.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity"/>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref1" id="_ftn1"><sup>[1]</sup></a> <a href="https://www.icisleri.gov.tr/bakanligimiz-tarafindan-teror-kapsaminda-arananlar-listesi-guncellendi">https://www.icisleri.gov.tr/bakanligimiz-tarafindan-teror-kapsaminda-arananlar-listesi-guncellendi</a> İET: 02/01/2023</p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref2" id="_ftn2"><sup>[2]</sup></a> <a href="https://www.dw.com/tr/yorum-interpol-t%C3%BCrkiyeye-insan-haklar%C4%B1n%C4%B1-hat%C4%B1rlatt%C4%B1/a-57851287">https://www.dw.com/tr/yorum-interpol-t%C3%BCrkiyeye-insan-haklar%C4%B1n%C4%B1-hat%C4%B1rlatt%C4%B1/a-57851287</a></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İÇİŞLERİ BAKANLIĞI’NIN ARANANLAR LİSTESİNİN HUKUKA AYKIRILIĞI ÜZERİNE</title>
		<link>https://www.justicesquare.com/blog/2023/01/03/icisleri-bakanliginin-arananlar-listesinin-hukuka-aykiriligi-uzerine/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Editor]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 03 Jan 2023 17:35:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Articles]]></category>
		<category><![CDATA[Dr. Gökhan Güneş]]></category>
		<category><![CDATA[TURKISH WRITINGS]]></category>
		<category><![CDATA[ARANANLAR LİSTESİ]]></category>
		<category><![CDATA[Can Dündar]]></category>
		<category><![CDATA[İÇİŞLERİ BAKANLIĞI]]></category>
		<category><![CDATA[Ödül Yönetmeliği]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.justicesquare.com/?p=1778</guid>

					<description><![CDATA[İçişleri Bakanlığı bu hafta terör kapsamında arananlar listesini güncelleyerek Bakanlığın http://www.terorarananlar.pol.tr/tarananlar isimli sitesinde yayınladı. Listede Can Dündar başta olmak üzere birçok gazeteci ve insan hakları aktivisti ve hukukçunun yer aldığı görülmektedir. Listede 19 farklı terör örgütünün mensubu olmakla itham edilen toplam 971kişi yer almaktadır. Ancak sayılara bakıldığında listenin büyük çoğunluğunu Gülen Hareketi ile irtibatlı olduğu &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">İçişleri Bakanlığı bu hafta terör kapsamında arananlar listesini güncelleyerek Bakanlığın <a href="http://www.terorarananlar.pol.tr/tarananlar"><strong>http://www.terorarananlar.pol.tr/tarananlar</strong></a> isimli sitesinde yayınladı. Listede Can Dündar başta olmak üzere birçok gazeteci ve insan hakları aktivisti ve hukukçunun yer aldığı görülmektedir. Listede 19 farklı terör örgütünün mensubu olmakla itham edilen toplam 971kişi yer almaktadır. Ancak sayılara bakıldığında listenin büyük çoğunluğunu Gülen Hareketi ile irtibatlı olduğu söylenen isimler oluşturmaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bakanlık sayfasında listenin nasıl hazırlandığına ilişkin bir açıklama yer almamakla birlikte Bakanlık tarafından önceki yıllarda yapılan ilanlara ilişkin açıklamalarda bu listelerin terörle daha etkin mücadele edilebilmesi için 2018 yılında Terörle Mücadelede Kanununun <strong>“Ödüllendirme”</strong> başlıklı 19’uncu maddesinde yapılan değişiklikle birlikte hazırlandığı belirtilmiştir. Bakanlığın açıklamasına göre değişiklikle işlenişine iştirak etmemiş olmak koşuluyla bu kanun kapsamına giren suçun ortaya çıkarılmasına veya delillerin ele geçirilmesine ya da suç faillerinin yakalanabilmesine yardımcı olanlara veya yerlerini yahut kimliklerini bildirilenlere para ödülü verilebilmesine imkan sağlanarak, ödülün miktarının belirlenmesi ve ödül verilmesine ilişkin usûl ve esaslarının İçişleri &nbsp;Bakanlığına bırakılmıştır<a href="#_ftn1" id="_ftnref1">[1]</a>.</p>



<h3 class="wp-block-heading">a)&nbsp;&nbsp;&nbsp; TMK ve Yönetmelik Kapsamında Değerlendirme</h3>



<p class="wp-block-paragraph">Bakanlığın açıklamaları çerçevesinde 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunun (TMK) 19. maddesinin ve ilgili Yönetmeliğin öncelikle incelenmesi gerekmektedir. Terörle Mücadele Kanunu’nun 18/10/2018 tarih ve 7148 sayılı Kanunun 28. maddesiyle değişik <strong><em>“Ödüllendirme”</em></strong> kenar başlıklı 19.maddesindeki düzenleme uyarıncaişlenişine iştirak etmemiş olmak koşuluyla bu Kanun kapsamına giren suçun ortaya çıkarılmasına veya delillerin ele geçirilmesine ya da suç faillerinin yakalanabilmesine yardımcı olanlara veya yerlerini yahut kimliklerini bildirenlere para ödülü verilebilir. Maddenin ikinci fıkrasında ise ödül miktarının belirlenmesi ve ödülün verilmesine ilişkin usul ve esasların İçişleri Bakanlığınca çıkarılacak yönetmelikle belirleneceği düzenlenmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kanun düzenlemeye bakıldığında yargılamaları devam eden ve haklarında halen kesinleşmiş bir mahkumiyet kararı da bulunmayan bir kısım şüpheli veya sanıkların uluslararası prosedürlerde tamamlanmadan kategorize edilerek aranmasına imkan tanıyan bir düzenlemenin madde içeriğinde yer almadığı görülmektedir.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Diğer taraftan Bakanlık açıklamalarında söz konusu listenin Kanun değişikliği sonrası Bakanlığa verilen yetki kapsamında çıkarılan <strong>Terör Suçlarının Ortaya Çıkarılmasına Veya Delillerin Ele</strong> <strong>Geçirilmesine Ya Da Suç Faillerinin Yakalanmasına</strong> <strong>Yardımcı Olanlara Verilecek Ödül</strong> <strong>Hakkında Yönetmelik </strong>çerçevesinde hazırlandığı belirtilmiştir.&nbsp; Bu kapsamda Yönetmeliğin “ <strong>İlan” </strong>kenar başlıklı 6. Maddesinde<em>“(1) Ödül vaadiyle aranan <strong><u>terör suçlularına</u></strong> ilişkin bilgiler ve fotoğrafları ile aydınlatılacak suça ilişkin gerekli görülen bilgiler ve yardımcı olanlara verilebilecek azami ödül miktarları her türlü iletişim aracı ve internet/dijital ortamda yayımlanabilir. İlanların yayımlanması ve yayımdan kaldırılmasına yönelik işlemler Ödül Komisyonunca belirlenen usulle yerine getirilir.</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>(2) Ödül vaadiyle aranan terör suçluları, terör örgütündeki hiyerarşik konumları ve/veya yaptıkları eylemin sonuçlarının ağırlığına göre Ödül Komisyonunca gruplandırılarak ve her bir grupta yer alanlara verilebilecek azami ödül miktarı belirtilmek suretiyle ilan edilebilir.” </em>hükmüne yer verilmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Öncelikle Yönetmelikte yer verilen “<strong><em>terör suçlusu”</em></strong> kavramının irdelenmesi gerekmektedir. Bu kavram TMK’nın 2. maddesinde tanımlanmış ve şöyle denilmiştir; <em>“</em><em>Birinci maddede belirlenen amaçlara ulaşmak için meydana getirilmiş örgütlerin <strong><u>mensubu olup da</u></strong>, bu amaçlar doğrultusunda diğerleri ile beraber veya tek başına <strong><u>suç işleyen</u></strong> veya amaçlanan suçu işlemese dahi örgütlerin <strong><u>mensubu olan kişi </u></strong>terör suçlusudur.</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>Terör örgütüne mensup olmasa dahi örgüt adına suç işleyenler de terör suçlusu sayılır.”</em></p>



<p class="wp-block-paragraph">Maddeden de anlaşılacağı üzere, bir kişinin terör suçlusu olarak kabul edilebilmesi için “suç işlediği” ya da “bir örgütün mensubu olduğunun” sabit olması gerekir. Buna karar verecek yer de elbette tarafsız ve bağımsız mahkemelerdir. Oysa ki, terörden arananlar listesine eklenen çok sayıda kişi hakkında kesinleşmiş bir mahkeme kararı bulunmadığı gibi büyük çoğunluğu hakkında başlamış bir kovuşturma da yoktur. Dolasıyla, hakkında verilmiş bir mahkeme kararı olmayan kişilerin terör suçlusu kabul edilerek kişisel bilgileriyle birlikte resimlerinin paylaşılması suç olduğu gibi açıkça masumiyet karinesi ve özel yaşama saygı hakkının ihlalidir.&nbsp;&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yönetmelikte esasen kanunun vermediği bir yetkini kullanıldığı görülmektedir. Zira Kanun maddesinde sadece ödül miktarının belirlenmesi ve ödülün verilmesine ilişkin usul ve esasların Yönetmelikle belirleneceği düzenlenmiştir. Buna uygun olarak da Yönetmelik’in İkinci Bölümünde<em> “Ödül Verilmesinde Esas Alınacak İlkeler” </em>başlığı altında ve 4. maddede <em>“ödül verilme şartları”</em>, 5. maddede <em>“ödül miktarının belirlenmesi”</em>, 7. maddede <em>“ödeme şekli”</em> düzenlenmiştir. Ancak, Kanunun vermediği bir yetki olan <em>“ilan”</em> başlıklı 6. madde de Yönetmeliğe eklenmiştir. Zira Kanun metninde ancak hakkında mahkeme kararıyla yakalama çıkarılabilecek kişilere ilişkin idareye resen “arananlar listesi” hazırlamaya imkân veren bir hüküm bulunmamaktadır. Ancak Yönetmeliğin 6. maddesinde Kanun’un vermediği bir yetkiye yer verilerek <em>“</em><em>terör suçlularına ilişkin bilgiler ve fotoğrafları ile aydınlatılacak suça ilişkin gerekli görülen bilgilerin yayınlanacağı”</em> düzenlenmiştir. Bu noktada henüz hakkında kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı bulunmayan kişinin Yönetmelik’te yer alan <strong>“terör suçluları”</strong> kavramına dâhil olmayacağı evrensel bir hukuk kuralıdır. Dolayısıyla Yönetmelik hükmü esas alınsa bile söz konusu listeye ancak hakkında kesinleşmiş mahkûmiyet kararı bulunanlara uygulanabilir. Ancak listede hakkında kesinleşmiş mahkûmiyet kararı bulunmayan birçok kişide olduğu dikkate alındığında İçişleri Bakanlığının idari bir karar ve işlemle yüzlerce kişiyi terör suçlusu ilan ettiği görülmektedir. İşlem bu yönüyle de açıkça hukuka aykırıdır. Kaldı ki çıkarılan Yönetmelik’te de liste hazırlama ve kategori oluşturma yetkisi bulunmamaktadır.</p>



<h3 class="wp-block-heading">b)&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kaçak Olmayan Kişilere Kaçak İşleminin Uygulanması</h3>



<p class="wp-block-paragraph">Diğer taraftan yargılaması devam etmekle birlikte ulaşılamayan veya firari olan şüpheli ve sanıklara ilişkin uygulanacak usul ve esaslar 5271 sayılı Kanun’un 247 ve devamı maddelerinde hüküm altına alınmıştır. Eğer arananlar listesinde yer alan kişilerin kaçak olduğu değerIendiriliyorsa öncelikle &nbsp;<strong>“Kaçakların Yargılanması”</strong>na ilişkin hükümlerin yer aldığı CMK’nın 247 ve devamı maddelerindeki usul işlemlerinin tamamlatılması gerekmektedir. Şöyle ki Kanun’un <strong>“Kaçağın tanımı”</strong> kenar başlıklı 247. maddesi uyarınca hakkındaki soruşturmanın veya kovuşturmanın sonuçsuz kalmasını sağlamak amacıyla yurt içinde saklanan veya yabancı ülkede bulunan ve bu nedenle Cumhuriyet savcısı veya mahkeme tarafından kendisine ulaşılamayan kişiye kaçak denir. Hakkında, Kanun’un 248’inci maddenin ikinci fıkrasında belirtilen suçlardan dolayı soruşturma veya kovuşturma başlatılmış olan şüpheli veya sanığın, yetkili Cumhuriyet savcısı veya mahkemece usulüne göre yapılan tebligata uymamasından dolayı verilen zorla getirilme kararı da yerine getirilemez ise, Cumhuriyet savcısı veya mahkeme;</p>



<p class="wp-block-paragraph">a) Çağrının bir gazete ile şüpheli veya sanığın bilinen konutunun kapısına asılmak suretiyle ilânına karar verir; yapılacak ilânlarda, onbeş gün içinde gelmediği takdirde 248’inci maddede gösterilen tedbirlere hükmedilebileceğini ayrıca açıklar,</p>



<p class="wp-block-paragraph">b) Bu işlemlerin yerine getirildiğinin bir tutanak ile saptanmasından itibaren onbeş gün içinde başvurmayan şüpheli veya sanığın kaçak olduğuna karar verir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kanunun <strong>“Zorlama amaçlı elkoyma ve teminat belgesi”</strong>&nbsp; başlıklı 248. maddesinde ise bu kaçağın Cumhuriyet savcısına başvurmasını veya duruşmaya gelmesini sağlamak amacıyla Türkiye&#8217;de bulunan mallarına, hak ve alacaklarına amaçla orantılı olarak Cumhuriyet savcısının istemi üzerine sulh ceza hâkimi veya mahkeme kararıyla el konulması ve gerektiğinde kayyım atanmasına ilişkin hükümler ile bu hükümlerin uygulanacağı suç tiplerine yer verilmiştir.&nbsp; Dolayısıyla yasal düzenlemeler bir bütün olarak değerIendirildiğinde&nbsp; arananlar listesindeki kişileri kaçak olduğundan bahisle bu listeye alınmışlarsa öncelikle Kanun 247. maddesindeki yasal zorunluluk gereğince öncelikle, Cumhuriyet savcısı veya mahkemece bir gazete ile şüpheli veya sanığın bilinen konutunun kapısına asılmak suretiyle ilânını içeren bir çağrının yapılması gerekmektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ancak ifadesi alınmış ve dosyası şu an Yargıtay veya istinaf veyahut ilk derece mahkemesinde yer alan ve bu mahkemelerce verilmiş bir yakalama ve tutuklama kararı bulunmuyor ise bu kişilere “kaçak” muamelesi de yapılamaz. Ancak soruşturma ve kovuşturmada ulaşılamayan kişiye kaçak muamelesi yapılabilir. Bunun içinde yasanın öngördüğü emredici usul işlemlerinin yerine getirilmesi gerekmektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu bağlamda Bakanlığın “arananlar listesi” incelendiğinde listede yer alan kişilere ilişkin çağrı ve gazetede ilan prosedürleri tamamlatılmadan insanların kaçak gibi arananlar listesine dahil edildiği görülmektedir. Adil yargılanma hakkına aykırı olarak henüz devam eden bir davada bu şeklide idari merci olan İçişleri Bakanlığı’nın kendini yargı mercilerinin yerine koyarak insanlara kaçak muamelesi yaptığı görülmektedir.&nbsp; Yapılan işlem bu yöneyle de hukuka aykırıdır.</p>



<h3 class="wp-block-heading">c)&nbsp;&nbsp;&nbsp; Adil Yargılanma Hakkı ve Masumiyet Karinesini İhlal Edilmiş Olması</h3>



<p class="wp-block-paragraph">Listede yar alan kişilerin bir kısmının halen dosyasının Yargıtay veya istinaf veyahut ilk derece mahkemelerinde derdest olduğu; bir kısmım kişiler hakkındaki dosyaların ise halen soruşturma aşamasında olduğu görülmektedir. Bu noktada ilgili yargı merciinden herhangi bir karar alınmadan bu listelerin hazırlanmış olduğu görülmektedir. Özellikle içlerinde yer alan bir kısım hakim ve savcılar hakkında AİHM tarafından yakın tarihte hak ihlali kararı verilmiş olduğu düşünüldüğünde bu listenin masumiyet karinesini ve adil yargılanma hakkını ihlal ettiği açıktır. Aynı şekilde internet ortamında bu şekilde kişisel bilgilerin açık ve aleni bir şeklide hukuka aykırı olarak paylaşılması suretiyle başta lekelenmeme hakkı, maddi ve manevi vücut bütünlüğüne saygı hakkı, özel hayata ve aile hayatına saygı hakkı ve bireylerin onur kırıcı herhangi bir muameleye tabi tutulamayacağını öngören insan onuruna saygı hakkı ihlal edilmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dosyası Yargıtay ve yerel mahkemede olan ve hakkında bu mercilerce verilmiş bir yakalama ve tutuklama kararı olmaksızın idari bir işlemler insanların arananlar listesine dahil edilmesi masumiyet karinesini ve adil yargılanma hakkının ihlalidir. Bu noktada ilgili kişiler hakkında bu şekilde mahkemesinden alınmış bir karar olduğu dahi belirtilmeksizin&nbsp; listeler oluşturulmuştur. Aynı şekilde henüz “kaçak” konumunda bile olmayan kişilerin Yönetmelik hükmüne istinaden <strong>“suçlu”</strong> sayılması bir diğer hukuksuzluk örneğidir.&nbsp; Eğer listede yer alan kişilerin kaçak olması nedeniyle bir arama kararı listesi çıkarılacaksa öncelikle CMK’nın kaçaklara ilişkin hükümleri çerçevesinde gerekli usul işlemlerinin yapılması gerekmektedir. Aynı şekilde hakkında mahkemesince veya istinaf veya Yargıtay tarafından yakalama veya tutuklama kararı verilmemişse zaten bu kişilerin bu listelere dahil edilmesi hukuken mümkün değildir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Öte yandan listenin AİHM ve diğer uluslararası kuruluşlar nezdinde hak arayışında bulunan veya sosyal medya platformlarında hukuki mücadelesi veren kişilerin sindirilmesi amacıyla hazırlandığı görülmektedir. Diğer bir ifade ile gerek Kanun ve Gerek yönetmelik hükümlerine aykırı olarak hazırlanan ve kişilerin özel hayat hakkınıꓹ adil yargılanma hakkını ve en önemlisi de masumiyet karinesini ihlal eden listenin adalet mücadelesi verenlere gözdağı vermek ve Türkiye’de işlenen insanlık suçlarının tüm dünyaya duyurulmasını engellemek olduğu görülmektedir.&nbsp;</p>



<h3 class="wp-block-heading">d)&nbsp;&nbsp;&nbsp; Yurtdışındaki Türklerin Ajanlık Yapmaya Teşvik Edilmesi</h3>



<p class="wp-block-paragraph">Yukarıda da izah edildiği üzere söz konusu “arananlar listesi” hukuka aykırı olarak hazırlanmıştır. Bu noktada uluslararası prosedürlere de aykırı hareket edilmektedir.&nbsp; Yönetmeliğin <strong>“</strong><strong>İlan” </strong>kenar başlıklı 6. Maddesindeki düzenleme<em> </em>ile özellikle yurtdışındaki Türklerin ajanlık yapmaya teşvik edildiği görülmektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Özellikle hakkında uluslararası prosedürlere uygun bir arama kararı bulunmayan bir kişinin İçişleri Bakanlığı’nın hukuka aykırı olarak hazırlanan arananlar listesine istinaden Türkiye’deki yetkili makamlara bildirilmesi bunu n yapan kişilerin bulundukları ülkede ajanlık suçundan yargılanmalarına nerden olabilir Aynı şeklide bu tip eylemlerin tespiti halinde ilgililerin vatandaşlıktan çıkarılmalarına veya sınır dışı edilmelerine neden olacağı açıktır.</p>



<h3 class="wp-block-heading">e)&nbsp;&nbsp;&nbsp; İNTERPOL Prosedürünün İhlal Edilmesi ve Alternatif Arayışlar</h3>



<p class="wp-block-paragraph">Bilindiği üzere Uluslararası Kriminal Polis Teşkilatı (INTERPOL), 194 üye ülkede polisin uluslararası suçları önlemek ve bunlarla mücadele etmek için birlikte çalışmasına olanak sağlayan hükümetler arası bir organizasyondur. İNTERPOL sürecini işletilmesi belirli ilke ve esaslara bağlanmıştır. Bu kapsamda Interpol Anayasası&#8217;nın 2/1. Maddesindeki düzenlemedeki düzenleme uyarınca Interpol farklı ülkelerde var olan kanunların sınırları içinde ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi&#8217;nin ruhuna uygun olarak tüm ceza polisi makamları arasında mümkün olan en geniş karşılıklı yardımı sağlamalı ve teşvik etmelidir. Görüldüğü üzere uluslararası polis iş birliği, tüm BM Üye Devletlerinin desteklemesi beklenen insan haklarını koruyan bir dizi ilke olan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi&#8217;nin ruhuna uygun olarak yürütülmektedir. Bu kapsamda Interpol’ün “siyasi, askeri, dini veya ırksal nitelikte herhangi bir müdahale veya faaliyette bulunmasını” yasaklayan Interpol Anayasasını ihlal etmeleri durumunda “kırmızı bültenler” yayınlanmamaktadır. Ayrıca 2015 yılında Interpol ayrıca, kişinin 1951 Mülteci Sözleşmesi kapsamında mülteci olarak tanındığının doğrulanması halinde “kırmızı bülteni” kaldırmak için yeni bir politika benimsemiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu bağlamda Temmuz 2016&#8217;daki darbe girişiminden bu yana, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, Interpol düzenlemelerinin lafzına ve ruhuna aykırı olarak ve yürürlükteki ulusal ve uluslararası hukuka aykırı olarak, Interpol aracılığıyla siyasi amaçlı bültenler yayınlayarak yurtdışındaki muhalifleri ve aktivistleri baskı altın almak ve zulmetmek için büyük çaba sarf etmiştir. Yurt dışında yüzlerce, hatta binlerce Türk muhalif, seyahatlerinde kırmızı bültenler veya pasaportlarının iptali nedeniyle çeşitli ülkelerdeki kolluk kuvvetleri ve göçmenlik yetkilileri ile zorluklarla karşı karşıya kalmıştır.&nbsp; Ancak Interpol, Türkiye tarafından yayınlanan ve siyasi suistimal oluşturan ve dolayısıyla Interpol Anayasasını ihlal eden bültenleri yayınlamaktan vazgeçmiştir. 3 Haziran 2021 tarihinde, Türkiye Dışişleri ve İçişleri Bakanlığı&#8217;ndan<a href="#_ftn2" id="_ftnref2">[2]</a> üst düzey yetkililer, 89. Interpol Genel Kurulu hazırlıkları hakkında Türkiye Parlamentosu&#8217;nda rapor verirken, Interpol Genel Sekreterliği&#8217;nin Hizmet Hareketiyle algılanan üyelerinin gözaltına alınmasına yönelik 773 talebi<a href="#_ftn3" id="_ftnref3">[3]</a> reddettiğini belirtmiştir. Bu kapsamda Bu taleplerin kuruluş ilkelerine uymadığı görüşünde olan Teşkilat,&nbsp;Euronews&#8217;a&nbsp;<a href="https://www.dw.com/tr/can-d%C3%BCndardan-k%C4%B1rm%C4%B1z%C4%B1-b%C3%BClten-a%C3%A7%C4%B1klamas%C4%B1-interpol-ciddiye-alm%C4%B1yor/a-57813698">Can Dündar ile ilgili</a>&nbsp;Türkiye&#8217;den daha önce gelen kırmızı bülten talebini reddettiğini resmen açıklamıştır<a href="#_ftn4" id="_ftnref4">[4]</a>.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dolayısıyla İnterpol karnesi çok kötü olan ve kırmızı bülten çıkaramayan Türkiye yurtdışındaki muhalifleri ve aktivistleri baskı altın almak ve zulmetmek için bu defa TMK’ya ve Yönetmeliğe aykırı olarak “Arananlar listesi” çıkarmıştır. Böylelikle yurtdışındaki vatandaşların ajanlık yapmaya sevk etmek suretiyle hedefin ulaşmayı amaçlamaktadır. Diğer bir ifade ile listenin hazırlanış usulü olarak uluslararası aramalara ilişkin <strong>İNTERPOL </strong>prosedürünü de ihlal ettiği görülmektedir.</p>



<h3 class="wp-block-heading">f)&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Listeye Karşı Yasa Yollarına Başvurulmasının Mümkün Olması</h3>



<p class="wp-block-paragraph">Öncelikle hazırlanan listenin açıkça hukuka aykırı olması nedeniyle hukuken kaldırılması mümkündür. Özellikle İçişleri Bakanlığı’nın idari bir kararı ve işlemiyle hazırlanmış olması nedeniyle bu listenin kaldırılması için ilgililerin <strong>idare mahkemesine dava açması</strong> mümkündür. Ayrıca daha hızlı sonuç alma adına <strong>5651 sayılı Yasa</strong> kapsamında temel hak ve hürriyetleri ihlal etmesi nedeniyle erişim engeli kararı için sulh ceza mahkemesine başvuru yapılması mümkündür. Zira<strong> 5651 sayılı Kanun’un “</strong>İçeriğin yayından çıkarılması ve erişimin engellenmesi” kenar 9. maddesi uyarınca internet ortamında yapılan yayın içeriği nedeniyle kişilik haklarının ihlal edildiğini iddia eden gerçek ve tüzel kişiler ile kurum ve kuruluşlar, içerik sağlayıcısına, buna ulaşamaması hâlinde yer sağlayıcısına başvurarak uyarı yöntemi ile içeriğin yayından çıkarılmasını isteyebileceği gibi doğrudan sulh ceza hâkimine başvurarak içeriğin çıkarılmasını ve/veya erişimin engellenmesini de isteyebilir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu kapsamda Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) Genel Başkanı Selçuk Kozağaçlı’nın da sanığı olduğu ÇHD davasının firari sanığı&nbsp; avukat Özgür Yılmaz’ın adının “terör arananlar” listesine yazılması işleminin hukuka aykırı olması nedeniyle açılmış olan dava kapsamında Danıştay Başsavcılığı, İçişleri Bakanlığı’na bağlı Ödül Komisyonu’nun &#8220;Terör Arananlar&#8221; listesi yapması yetkisinin hukuka aykırı olduğunu belirterek, buna izin veren yönetmelik maddesinin iptalini istedi. Başsavcılık, Ödül Komisyonu’nun &#8220;aranan terör suçlularının önem sıralaması sonucunu doğuran bir listeleme yapmayı sağlayan bir yetki olarak kullanımı mümkün bulunmadığını belirterek, avukat Özgür Yılmaz’ın adının “terör arananlar” listesine yazılması işleminin hukuka aykırı olduğuna vurgu yaparak&nbsp; Ödül Komisyonu’na &#8220;terör arananlar listesi&#8221; yapma yetkisinin iptalini talep etmiştir<a href="#_ftn5" id="_ftnref5">[5]</a>.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Öte yandan gerek kanun hükümlerindeki yasal zorunlu işlemlerin tamamlatılmadan liste oluşturulması ve gerekse kanunun vermediği bir yetkinin kullanılması süetiyle ilgili bakanlık ve kamu görevlilerinin halen yargılamaları devam eden kişilerin kişisel bilgilerin ifşa etmek suretiyle özel hayata saygı hakkı ve peşinen suçlu ilan etmek suretiyle adil yargılanma hakkını ve masumiyet karinesini ihlal etmişlerdir. Bu şeklide görevin gereklerine aykırı hareket eden kişiler hakkında başta görevi kötüye kullanma ve TCK’nın 136. maddesinde düzenlenen kişisel bilgilerin yayılması suçunu işlemeleri nedeniyle suç duyurusunda bulunulabilir. TCK’nın 136. maddesinde düzenlenen bu suç şikayete tabi olmadığı gibi kamu görevlisi tarafından ve görevinin verdiği yetki kötüye kullanılmak suretiyle işlendiği için suçun nitelikli halini oluşturmaktadır.&nbsp;</p>



<h3 class="wp-block-heading">g)&nbsp;&nbsp;&nbsp; Listelerde İsimleri Yer Alanların Bulundukları Ülkelerde İlgili İdari Birimlere Başvuru Yaparak Bu Konuda Gerek Yargısal Veya İdari Karar Çıkarmaları</h3>



<p class="wp-block-paragraph">Listelerde isimleri yer alanların bulundukları ülkelerde ilgili idari birimlere başvuru yaparak bu konuda gerek yargısal veya idari karar çıkarmaları da mümkündür. Zira hukuk aykırı olarak hazırlanan arananlar listesi ile bu kişilerin hedef haline getirildiği açıktır. Bu noktada ilgili ülke makamlarına kendileri hakkında hazırlanmış bir liste olduğu ve bu listedeki kişiler hakkında ödül belirlenmesi nedeniyle can güvenliklerinin tehlikede olduğunun bildirilmesi faydalı olacaktır. Ayrıca bu makamlara başvurmak suretiyle listeye yönelik özellikle bulundukları ülke bakımından erişim engeli kararı aldırılabilir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Aynı şekilde Listelerde isimleri yer alanların bulundukları ülkelerde iltica işlemlerinin devam etmesi hallinde listenin ve öngörülen ödülün kendilerini aleni olarak hedef haline getirmesi nedeniyle ivedi olarak işlemlerini tamamlanması bakımından ilgili ülkenin göç idaresinden iltica işlemlerinin ivedi bir şeklide sonuçlanması talep edilebilir.&nbsp;</p>



<h3 class="wp-block-heading">h)&nbsp;&nbsp;&nbsp; Hukuka Aykırı Listeye İlişkin Yapılabilecek Diğer Hususlar</h3>



<p class="wp-block-paragraph">Söz konusu hukuka aykırı arananlar listesine ilişkin olarak yukarıda belirtilenlerin haricinde aşağıda belirtilen hususlarda da gerekenler yapılabilir:</p>



<ul class="wp-block-list">
<li>İnternet sitesinin engellenmesi kararı alınması durumunda bu kapsamdaki linklerin Google arama motorundan çıkartılmasının istenmesi,</li>



<li>Facebook hesabında (<a href="https://www.facebook.com/terorarananlar/">https://www.facebook.com/terorarananlar/</a>) isim ve fotoları yayınlananlar tarafından facebook’a başvuru yapılarak, içeriğin kaldırılması talebinde bulunulması</li>



<li>“Aranan teröristler‏&nbsp;@terorarananlar” veya emniyet ve MİT bağlantılı diğer&nbsp;&nbsp; twitter hesaplarında isimleri ve resimleri yayınlananlar tarafından twittera başvuru yapılarak, içeriğin kaldırılması talebinde bulunulması,</li>
</ul>



<p class="wp-block-paragraph">Yukarıda bahsedilen konulara ilişkin dilekçe örnekleri aşağıda yer almaktadır:</p>



<div class="wp-block-file"><a id="wp-block-file--media-6dc520ba-3bcb-4b16-abca-93d9bcabe5a5" href="https://www.justicesquare.com/wp-content/uploads/2023/01/ICISLERI-BAKANLIGINDAN-ARANANLAR-LISTESINDEN-CIKARILMA-TALEP-DILEKCESI.docx">ICISLERI-BAKANLIGINDAN-ARANANLAR-LISTESINDEN-CIKARILMA-TALEP-DILEKCESI</a><a href="https://www.justicesquare.com/wp-content/uploads/2023/01/ICISLERI-BAKANLIGINDAN-ARANANLAR-LISTESINDEN-CIKARILMA-TALEP-DILEKCESI.docx" class="wp-block-file__button wp-element-button" download aria-describedby="wp-block-file--media-6dc520ba-3bcb-4b16-abca-93d9bcabe5a5">Download <br></a></div>



<div class="wp-block-file"><a id="wp-block-file--media-cc880375-1120-4620-8f50-7cdb248972d2" href="https://www.justicesquare.com/wp-content/uploads/2023/01/SULH-CEZA-HAKIMLIGINDEN-ERISIMIN-ENGELLENMESI-TALEP-DILEKCESI.docx">SULH-CEZA-HAKIMLIGINDEN-ERISIMIN-ENGELLENMESI-TALEP-DILEKCESI</a><a href="https://www.justicesquare.com/wp-content/uploads/2023/01/SULH-CEZA-HAKIMLIGINDEN-ERISIMIN-ENGELLENMESI-TALEP-DILEKCESI.docx" class="wp-block-file__button wp-element-button" download aria-describedby="wp-block-file--media-cc880375-1120-4620-8f50-7cdb248972d2">Download</a></div>



<div class="wp-block-file"><a id="wp-block-file--media-224fc8d9-f526-4034-9325-14d543721119" href="https://www.justicesquare.com/wp-content/uploads/2023/01/SUC-DUYURUSU-ORNEK-DILEKCE-1.docx">SUC-DUYURUSU-ORNEK-DILEKCE-1</a><a href="https://www.justicesquare.com/wp-content/uploads/2023/01/SUC-DUYURUSU-ORNEK-DILEKCE-1.docx" class="wp-block-file__button wp-element-button" download aria-describedby="wp-block-file--media-224fc8d9-f526-4034-9325-14d543721119">Download</a></div>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity"/>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref1" id="_ftn1">[1]</a> <a href="https://www.icisleri.gov.tr/bakanligimiz-tarafindan-teror-kapsaminda-arananlar-listesi-guncellendi">https://www.icisleri.gov.tr/bakanligimiz-tarafindan-teror-kapsaminda-arananlar-listesi-guncellendi</a> İET: 02/01/2023</p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref2" id="_ftn2">[2]</a> Turkish Deputy Foreign Minister Yavuz Selim Kıran and Head of Europol Department of the Interior Ministry, Lütfi Çiçek.</p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref3" id="_ftn3">[3]</a> https://www.hurriyetdailynews.com/interpol-rejects-turkeys-773-red-notice-requests-on-feto-official-165277.</p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref4" id="_ftn4">[4]</a> <a href="https://www.dw.com/tr/yorum-interpol-t%C3%BCrkiyeye-insan-haklar%C4%B1n%C4%B1-hat%C4%B1rlatt%C4%B1/a-57851287">https://www.dw.com/tr/yorum-interpol-t%C3%BCrkiyeye-insan-haklar%C4%B1n%C4%B1-hat%C4%B1rlatt%C4%B1/a-57851287</a></p>



<h5 class="wp-block-heading"><strong><a id="_ftn5" href="#_ftnref5">[5]</a> “Danıştay Başsavcılığı: Terör arananlar listesi hukuka aykırı” https://www.dw.com/tr/dan%C4%B1%C5%9Ftay-ba%C5%9Fsavc%C4%B1l%C4%B1%C4%9F%C4%B1-ter%C3%B6r-arananlar-listesinin-iptalini-istedi/a-63621492</strong></h5>



<p class="wp-block-paragraph"></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>UNITED NATIONS COMMITTEE ON HUMAN RIGHTS  DECISION  ABOUT GÖKHAN AÇIKOLLU</title>
		<link>https://www.justicesquare.com/blog/2022/12/04/united-nations-committee-on-human-rights-decision-about-gokhan-acikollu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Editor]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 04 Dec 2022 19:25:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Articles]]></category>
		<category><![CDATA[Dr. Gökhan Güneş]]></category>
		<category><![CDATA[English Articles]]></category>
		<category><![CDATA[BANK ASYA]]></category>
		<category><![CDATA[BYLOCK]]></category>
		<category><![CDATA[GÖKHAN AÇIKOLLU]]></category>
		<category><![CDATA[Mukadder Alakuş]]></category>
		<category><![CDATA[torture and ill-treatment]]></category>
		<category><![CDATA[UNITED NATIONS COMMITTEE ON HUMAN RIGHTS]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.justicesquare.com/?p=1737</guid>

					<description><![CDATA[                                                                  A. GENERAL ASSESSMENT OF THE COMMITTEE&#8217;S DECISION The United Nations Human Rights Committee reached an important decision on unlawful detention, poor prison conditions and violation of the right to a fair trial in the Mukadder Alakuş file numbered 3736/2020, which we discussed in our previous article.&#160; the Committee particularly emphasized in its assessment about &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<h1 class="wp-block-heading">                                                                 </h1>



<h3 class="wp-block-heading">A. GENERAL ASSESSMENT OF THE COMMITTEE&#8217;S DECISION</h3>



<p class="wp-block-paragraph">The United Nations Human Rights Committee reached an important decision on unlawful detention, poor prison conditions and violation of the right to a fair trial in the Mukadder Alakuş file numbered 3736/2020, which we discussed in our previous article.&nbsp; the Committee particularly emphasized in its assessment about the applicant that taking some acts as the basis for the arrest and conviction as evidence of membership in a terrorist organization which is not defined as crimes or prohibited under domestic law, such as using the ByLock messaging program, having a Bank Asya account, and attending a peaceful meeting, is a violation of rights.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Shortly after this important decision, the UN Human Rights Committee announced another important violation decision of the same nature.&nbsp; The committee has made important determinations and has found significant violations in the decision of Gökhan Açıkkollu dated 30/11/2022 and numbered 3730/2020. Gökhan Açıkkollu, who was a teacher at that time, was detained after the coup attempt on 15 July and died as a result of the torture and ill-treatment he suffered while in custody. the prosecutor&#8217;s office decided not to prosecute in the investigation conducted regarding Açıkkollu&#8217;s death,. After the decision of non-prosecution, Gökhan Açıkkollu&#8217;s wife, Mümine Acikkollu lodged an application to the United Nations Human Rights Committee in order to detect violations of Gökhan Açıkkollu&#8217;s right to life and the investigation process after his death.</p>



<p class="wp-block-paragraph">The Committee has made the following determinations and evaluations regarding the Applicant’s claims that:</p>



<ul class="wp-block-list">
<li>Unlawful detention of Gökhan Açıkkollu without any evidence that he is a member of an armed terrorist organization<ul><li>Gökhan Açıkkollu&#8217;s death as a result of torture and ill-treatment while in custody</li></ul><ul><li>In the investigation process initiated after Gökhan Açıkkolu&#8217;s death, the decision of non-prosecution was given without an adequate and effective investigation.</li></ul>
<ul class="wp-block-list">
<li>Individual application to the Constitutional Court is not an effective domestic remedy for this kind of application.</li>
</ul>
</li>
</ul>



<h3 class="wp-block-heading">B. MATTERS OF THE COMMITTEE</h3>



<h4 class="wp-block-heading">a.   The Constitutional Court and Exhaustion of Domestic Remedies</h4>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>7.4</strong> Following its jurisprudence<a id="_ftnref1" href="#_ftn1">[10]</a>, the Committee notes that the European Court of Human Rights has expressed concern as to the effectiveness of the remedy of an individual complaint to the Constitutional Court in cases concerning pre-trial detention, due to the non-implementation, by lower courts, of the Constitutional Court’s findings in two cases in which the Constitutional Court had found violations of the applicants’ rights. The European Court has also noted that it would be for the Government to prove that the remedy of an individual complaint to the Constitutional Court is effective, both in theory and in practice, in cases concerning the right to liberty and security.<a id="_ftnref2" href="#_ftn2">[11]</a>11 The Committee finds that, in the circumstances of the author’s case, and in light of the authority of the Constitutional Court’s judgements by lower courts in recent cases, the State party has not shown that an individual complaint before the Constitutional Court would have been effective, in practice, to challenge the lawfulness of her husband’s detention and subsequent death in custody.</p>



<h4 class="wp-block-heading">b. Gökhan Açıkkollu&#8217;s Death As A Result Of Torture And İll-Treatment While In Custody</h4>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>8.1</strong> The Committee has considered the communication in the light of all the information submitted to it by the parties, as required under article 5 (1) of the Optional Protocol.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>8.2</strong> The Committee notes the State party’s derogation under article 4 of the Covenant, which came into effect after the events giving rise to this communication, on 2 August 2016, after declaring a nationwide state of emergency (paras 1.2 and 4.1 supra). The Committee notes that a fundamental requirement for any measure derogating from the Covenant is that it is be limited to the extent strictly required by the exigencies of the situation in accordance with the principle of proportionality. The Committee further recalls that the mere fact that a permissible derogation from a specific provision may, of itself, be justified by the exigencies of the situation does not obviate the requirement that specific measures taken pursuant to the derogation must also be shown to be required by the exigencies of the situation.<a href="#_ftn3" id="_ftnref3">[12]</a> The Committee recalls that article 4 (2) of the Covenant explicitly prescribes that no derogation may be made from articles 6 and 7.<a href="#_ftn4" id="_ftnref4">[13]</a> Although article 9 of the Covenant is not included in the list of non-derogable rights under article 4 (2), the Committee recalls that the fundamental guarantee against arbitrary detention is non-derogable, insofar as even situations covered by article 4 cannot justify a deprivation of liberty that is unreasonable or unnecessary under the circumstances. The existence and nature of a public emergency which threatens the life of the nation may, however, be relevant to a determination of whether a particular arrest or detention is arbitrary.<a href="#_ftn5" id="_ftnref5">[14]</a></p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>8.3</strong> The Committee notes the author’s claims under articles 6 and 7 of the Covenant, that despite the authorities’ knowledge of her husband’s health problems, when he was in custody, her husband was subjected to torture and ill-treatment which resulted in his death. It also notes the author’s claim that she and her family suffered mental anguish and inhuman treatment due to the failure of the State party to properly investigate the death of her husband. The Committee takes note of the State party’s argument that the author’s husband was provided with adequate medication and regularly examined, and that, as indicated in the autopsy reports, he died from a heart attack without any indication that he was subjected to torture or ill-treatment. It also notes the State party’s submission that the investigation into the author’s husband’s death was duly conducted, in compliance with international standards and protocols, and based on tangible evidence.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>8.4</strong> The Committee recalls that the State party remains responsible for the life and well-being of its detainees, and that the duty to protect the life of all detained individuals includes providing them with the necessary medical care and appropriate regular monitoring of their health.<a href="#_ftn6" id="_ftnref6">[15]</a> Loss of life occurring in custody, in unnatural circumstances, creates a presumption of arbitrary deprivation of life by State authorities, which can only be rebutted on the basis of a thorough, prompt and impartial investigation that establishes the State’s compliance with its obligations under article 6.<a href="#_ftn7" id="_ftnref7">[16]</a> The Committee further recalls that it is the duty of the State party to afford everyone protection as may be necessary against acts prohibited by article 7, such as torture and ill-treatment, which may seriously affect the physical and mental health of the mistreated individual, and could also generate the risk of deprivation of life.<a href="#_ftn8" id="_ftnref8">[17]</a> When confronted with allegations of torture and ill-treatment, it is incumbent on the State party to produce evidence refuting the allegations that its agents are responsible and showing that they applied due diligence in protecting the detainee through a prompt and impartial investigation applying the Manual on the Effective Investigation and Documentation of Torture and Other Cruel, Inhuman or Degrading Treatment or Punishment (Istanbul Protocol). The Committee similarly recalls that prosecutions of potentially unlawful deprivations of life should be undertaken in accordance with relevant international standards, including the Minnesota Protocol on the Investigation of Potentially Unlawful Death, and must be aimed at ensuring that those responsible are brought to justice, promoting accountability and preventing impunity, and drawing necessary lessons for revising practices and policies with a view to avoiding repeated violations.<a href="#_ftn9" id="_ftnref9">[18]</a></p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>8.5</strong> In the present case, the Committee observes that the State party has provided two autopsy reports concluding that (i) the author’s husband did not die due to a traumatic effect or from poisoning; (ii) the colour changes in skin tissue and features of sternal and rib fractures observed are possibly due to the revitalization operations; and (iii) he died as a result of an acute myocardial infarction. It also observes that the State party provides the public prosecutor’s decision of non-prosecution stating that “there is no suspicious situation regarding the information and findings that require the presence of an external factor considered to have an effect of contribution to the death of Gökhan Açikkollu”. However, the Committee observes that both the decision of non-prosecution and the autopsy report dated 23 November 2016 noted the author’s and her brother’s statements raising concern that torture might be occurring.<a href="#_ftn10" id="_ftnref10">[19]</a> The Committee also notes that the State party has not provided any information regarding the discrepancies in the author’s husband’s medical reports whilst in custody, which in several cases confirmed injuries to his ribs, near to his neck, on his back, his psychological depression and symptoms of dizziness and sweating. It notes that the State party did not establish that the allegations of the author’s husband during a medical examination on 3 August 2016, that he had been exposed to physical and psychological trauma while in detention, were promptly, impartially and thoroughly investigated.<a href="#_ftn11" id="_ftnref11">[20]</a> It also observes that the State party did not investigate either the doctors’ assessment in their report that the injuries observed in the author’s husband’s neck were “possibly due to old trauma”. The Committee considers that, based on the information available to it on file, although the authorities were aware of the allegations of torture, it is not apparent that any ex officio investigation was conducted, in compliance with the Istanbul Protocol, on the basis of these allegations, the apparent signs on the author’s husband’s body and the medically reported psychological symptoms. The Committee considers that, in the circumstances of the present case, and in particular in light of the State party’s inability to effectively explain either the visible signs of mistreatment that were witnessed on a number of occasions or to establish that serious investigations were carried out, due weight should be given to the author’s claims. The Committee concludes that the State party failed to observe due diligence in protecting the author’s husband from torture and ill-treatment, and ultimately in protecting his life whilst in detention, considering his known pre-existing health problems, in breach of articles 6 and 7 of the Covenant.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>8.6</strong> Whilst recalling that it is not incumbent on the Committee to evaluate facts and evidence and conclusions reached in the investigation, it considers that the State party has not demonstrated that a thorough and impartial investigation into the allegations of torture and the death of the author’s husband took place, justifying on what basis several witness statements of co-detainees were not considered during the investigation or why his allegations of torture prior to his death were not effectively investigated at the time. The Committee further observes the uncertain conclusions in one autopsy report regarding his rib fractures suggesting that “it is possible that this happened during the revitalization operations”, which ignores the signs of injuries and allegations of torture reported prior to his death. The Committee concludes that the failure of the State party’s authorities to investigate promptly and thoroughly the circumstances of Gökhan Açikkollu’s death effectively denied a remedy to the author and her children, and amounted to mental suffering in violation of their rights under article 7.</p>



<h4 class="wp-block-heading">c.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Arbitrary Detention and Investigation Process</h4>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>8.7</strong> The Committee notes the author’s claims under articles 9 and 14 of the Covenant, that her husband was arbitrarily arrested and detained in the absence of evidence of his links to the coup attempt, and that the supposed evidence of his use of the Bylock application could not serve as a sufficient basis to place him in custody and was obtained unlawfully. It further notes the author’s allegations that: (a) her husband was never informed of the charges brought against him; (b) he was unable to appoint a lawyer; (c) his defense statement was never taken; (d) he was never presented before a judge during his 13 days in detention, and; (e) he was presumed guilty despite the absence of proof against him. The Committee notes the State party’s argument that the author’s husband was immediately informed of the reasons for his arrest and of the charge of membership of a terrorist organization brought against him, based on his use of the Bylock application and possession of a Bank Asya account, which constitute decisive and legally collected evidence of the criminal offense of membership in FETO. It takes of the State party’s submission that the charges were also based on a witness statement, which the author’s husband recognized in his statement, and that during the period of his pre-trial detention, which complied with the law on the state of emergency, he was able to meet with his lawyers.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>8.8</strong> The Committee notes that the author has not claimed that her husband’s detention was unlawful by virtue of the decree laws under the state of emergency. The question before the Committee is therefore to consider whether his detention was arbitrary. The Committee recalls that the notion of “arbitrariness” must be interpreted broadly to include elements of inappropriateness, injustice, lack of predictability and due process of law, as well as elements of reasonableness, necessity and proportionality and that remand in custody on criminal charges must be reasonable and necessary in all circumstances<a href="#_ftn12" id="_ftnref12">[21]</a>. The Committee observes that the State party submitted in its initial observations that the charges brought against the author’s husband were based on the crucial evidence of his use and installation of a Bylock application and ownership of a Bank Asya account, and clarified in its second observations that he was taken into custody based on witness statements. Nevertheless, it notes that the State party has not provided any documentation, such as the alleged witness statements, an arrest warrant, detention order, conversation records on the Bylock application, or any proof regarding the evidence purportedly justifying detention of the author’s husband. It also takes note that the State party has not provided comments on the letter from the Ministry of Education reinstating the author’s husband as a teacher. Furthermore, the Committee notes that the judgements of the Constitutional Court, referred to by the State party, ruling that the use of Bylock application can be relied on as sole or decisive evidence of the criminal offense of membership of FETO, were published after the arrest and detention of the author’s husband. In this sense, the Committee considers that the State party has not provided information as to how, at the time of the arrest and detention of the author’s husband, the judicial authorities had sufficient information on the nature of Bylock to conclude that the application was used exclusively by members of FETO for the purposes of internal communication, which could justify his detention.<a href="#_ftn13" id="_ftnref13">[22]</a> The Committee further recalls that persons arrested for the purpose of investigating crimes that they may have committed or for the purpose of holding them for criminal trial must be promptly informed of the crimes of which they are suspected or accused.<a href="#_ftn14" id="_ftnref14">[23]</a> The Committee notes that the State party has not submitted any documentation such as the detention order, arrest warrant or transcripts of judicial proceedings, in order to substantiate its claim that the author’s husband had been promptly informed of the reason for his arrest or the charges against him. It further notes that the State party has not provided any information on the questions posed to him during the investigation or record of the interview dated 27 July 2016, which it claims to have conducted. In these circumstances, the Committee considers that the State party has not established that the author’s husband was promptly informed of the charges against him and the reason for his arrest, nor substantiated that his detention met the criteria of reasonableness and necessity. It recalls that a derogation under article 4 cannot justify a deprivation of liberty that is unreasonable or unnecessary.<a href="#_ftn15" id="_ftnref15">[24]</a> The Committee therefore finds that the author’s husband’s detention amounted to a violation of his rights under article 9 (1) and (2) of the Covenant.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>8.9</strong> Having found a violation of articles 6, 7, 9(1) and 9(2) of the Covenant, the Committee decides not to separately examine the author’s claims of a violation of articles 14(2), (3)(b) and (d).</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity"/>



<div class="wp-block-group is-vertical is-layout-flex wp-container-core-group-is-layout-4fc3f8e1 wp-block-group-is-layout-flex">
<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref1" id="_ftn1">[10]</a> <em>Özçelik et al. v. Turkey, </em>(CCPR/C/125/D/2980/2017); <em>Alakus v. Türkiye</em>, (CCPR/C/135/D/3736/2020).&nbsp;</p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref2" id="_ftn2">[11]</a> European Court of Human Rights, <em>Mehmet Hasan Altan v. Turkey </em>(application No. 13237/17), 20 March 2018, para. 142 and <em>Şahin Alpay v. Turkey </em>(application No. 16538/17), 20 March 2018, para. 121. &nbsp;</p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref3" id="_ftn3">[12]</a> General comment No. 29 (2001), para. 4.&nbsp;</p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref4" id="_ftn4">[13]</a> Ibid, para. 7.&nbsp;</p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref5" id="_ftn5">[14]</a> General comment No. 35 (2014), para. 66.&nbsp;</p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref6" id="_ftn6">[15]</a> See, General Comment No. 36, Article 6: right to life, para. 25.&nbsp;</p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref7" id="_ftn7">[16]</a> General Comment No. 36, Article 6: right to life, para. 29; Eshonov v. Uzbekistan (CCPR/C/99/D/1225/2003), para. 9.2; Zhumbaeva v. Kyrgyzstan, para. 8.8; Khadzhiyev v. Turkmenistan (CCPR/C/122/D/2252/2013), para. 7.3.&nbsp;</p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref8" id="_ftn8">[17]</a> General Comment No. 20, Article 7, para. 2; General Comment No. 36, Article 6: right to life, para. 54.&nbsp;</p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref9" id="_ftn9">[18]</a> General comment No. 36 (2019), paras. 12 and 27; See also Dhakal et al. v. Nepal (CCPR/C/119/D/2185/2012), para. 11.6; Chaulagain v. Nepal (CCPR/C/112/D/2018/2010), 11.3–11.5; and Neupane and Neupane v. Nepal (CCPR/C/120/D/2170/2012), para. 10.6.&nbsp;</p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref10" id="_ftn10">[19]</a> Decision of non-prosecution of the Istanbul Office of the Chief Public Prosecutor, Decision No. 2016/81222, p. 3; Report 5144 of the Forensice Medicine Institute I. Forensic Medicine Specialization Board (23 November 2016), p. 1.&nbsp;</p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref11" id="_ftn11">[20]</a> Haseki Education and Research Hospital Report form, 3 August 2016, Protocol 542577316&nbsp;</p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref12" id="_ftn12">[21]</a> General Comment 35 (2014), para. 12.&nbsp;</p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref13" id="_ftn13">[22]</a> See m<em>utatis mutandis </em>European Court of Human Rights, <em>Akgün v. Turkey </em>(19699/18), paras. 171-173 &nbsp;</p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref14" id="_ftn14">[23]</a> General Comment 35 (2014), para. 29.&nbsp;</p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref15" id="_ftn15">[24]</a> General Comment 35 (2014), para. 66.&nbsp;</p>
</div>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>HABLEMİTOĞLU İDDİANAMESİNE İLİŞKİN DEĞERLENDİRME</title>
		<link>https://www.justicesquare.com/blog/2022/12/03/hablemitoglu-iddianamesine-iliskin-degerlendirme/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Editor]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Dec 2022 17:23:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Articles]]></category>
		<category><![CDATA[Dr. Gökhan Güneş]]></category>
		<category><![CDATA[TURKISH WRITINGS]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Tarkan Mumcuoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[BAROLARBİRLİĞİ]]></category>
		<category><![CDATA[Bekir Bozdağ]]></category>
		<category><![CDATA[Ergenekon]]></category>
		<category><![CDATA[Fikret Emek]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Levent Göktaş]]></category>
		<category><![CDATA[Necip Hablemitoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Nuri Gökhan Bozkır]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.justicesquare.com/?p=1727</guid>

					<description><![CDATA[HABLEMITOGLU-IDDIANAMESINE-ILISKIN-DEGERLENDIRME-Dr.-Gokhan-Gunes-1Download 1. Genel Olarak Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı 11/11/2022’de[1] Ankara 36. Ağır Ceza Mahkemesine Necip Hablemitoğlu’nun öldürülmesi ile ilgili 10 kişi hakkında dava açmıştır. Mahkeme tensiple, terör davalarına bakmakla görevli ihtisas mahkemesine görevsizlik kararı vermiştir.[2] Dosyanın şüphelileri; Fetullah Gülen, Mustafa Özcan, Enver Altaylı (eski asker ve MİT görevlisi), Aydın Köstem (İşadamı), Mustafa Levent Göktaş (asker), Fikret &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="has-text-align-right wp-block-paragraph">                                                                                                                            <strong>       </strong></p>



<div class="wp-block-file"><a id="wp-block-file--media-93323ffd-0cdc-424e-9687-0e96660aa991" href="https://www.justicesquare.com/wp-content/uploads/2022/12/HABLEMITOGLU-IDDIANAMESINE-ILISKIN-DEGERLENDIRME-Dr.-Gokhan-Gunes-1.docx">HABLEMITOGLU-IDDIANAMESINE-ILISKIN-DEGERLENDIRME-Dr.-Gokhan-Gunes-1</a><a href="https://www.justicesquare.com/wp-content/uploads/2022/12/HABLEMITOGLU-IDDIANAMESINE-ILISKIN-DEGERLENDIRME-Dr.-Gokhan-Gunes-1.docx" class="wp-block-file__button wp-element-button" download aria-describedby="wp-block-file--media-93323ffd-0cdc-424e-9687-0e96660aa991">Download</a></div>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>1. Genel Olarak</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı 11/11/2022’de<a href="#_ftn1" id="_ftnref1">[1]</a> Ankara 36. Ağır Ceza Mahkemesine Necip Hablemitoğlu’nun öldürülmesi ile ilgili 10 kişi hakkında dava açmıştır. Mahkeme tensiple, terör davalarına bakmakla görevli ihtisas mahkemesine görevsizlik kararı vermiştir.<a href="#_ftn2" id="_ftnref2">[2]</a></p>



<p class="wp-block-paragraph">Dosyanın şüphelileri; Fetullah Gülen, Mustafa Özcan, Enver Altaylı (eski asker ve MİT görevlisi), Aydın Köstem (İşadamı),  Mustafa Levent Göktaş (asker), Fikret Emek (asker), Ahmet Tarkan Mumcuoğlu (asker), Nuri Gökhan Bozkır (asker), Mehmet Narin (asker),  ve Ali Serhat Ilıcak’tır. (Almanya’da işadamı)</p>



<p class="wp-block-paragraph">İddianameye göre Hablemitoğlu, cinayet öncesi şu konularda çalışmaktadır; Alman vakıflarının Türkiye’deki faaliyetleri, Mesut Yılmaz, bazı askerler ve bazı medya patronlarının karıştığı enerji yolsuzluğu (Mavi Akım), Gülen Hareketinin kamudaki yapılanmasına ilişkin kitap çalışması (Köstebek) ve&nbsp; AKP’nin kapatılması organizasyonunda önde olması, Yargıtay Cumhuriyet Savcısına delil malzemesi oluşturacak Ergun Poyraz’ın kitabının yayına hazırlaması ile Partinin kapatılması psikolojik harp kısmını üstlenmesi ve bu hususta psikolojik savaşı yönlendirmesi.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>2. İddianamenin Yazım Süreci</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">2002’de Necip Hablemitoğlu’nun öldürülmesiyle ilgili bir arpa boyu yol alamayan iddia makamı, iddianamede <strong><em>“maktulün hiç bir çevresi ile uzaktan yakından ilişkisi olmayan biri”</em></strong> olarak ifade edilen ve &nbsp;İstanbul Emniyetine giderek kimsenin ulaşamadığı bilgileri! veren Zihni Çakır’ın beyanlarıyla soruşturmayı tekrar canlandırmıştır. Ancak, savcılık tarafından tüm iddianamenin üzerine bina edildiği bu beyanlarla ilgili 2015’te her hangi bir adım atılmamış, 2017’de Zihni Çakır tekrar ifade vermiş, fakat bu ifadeden sonra da soruşturmayla ilgili bir gelişme olmamıştır. Son olarak da 2019 yılında savcılık, <em>“adli kolluk” </em>görevi de verdiği Zihni Çakır üzerinden, Ukrayna’ya yasa dışı yollarla giden ve Türkiye’de aranma kaydı bulunan Nuri Gökhan Bozkır’a (NGB) ulaşmıştır. Yani savcılık işin kısa yolunu bulmuş ve 2016 yılında kabul edilen 6706 sayılı Cezai Konularda Uluslararası Adli İşbirliği Kanunu’na (istinabe) uygun şekilde bu kişinin ifadesini almak yerine, T.C Kiev Büyükelçiliği İçişleri Ateşesi mail hesabından gönderilen e-posta ile bu kişinin el yazılı ifadesini temin yoluna gitmiş ve bu suretle ceza soruşturmasında olmayan bir usul de geliştirmiştir (İdd. s.63).</p>



<p class="wp-block-paragraph">Zihni Çakır sadece NGB’ye irtibatı sağlamakla kalmamış, önce NGB’ye soruşturma savcısının mail adresini (zaferergun@adalet.gov.tr) vermiş, ancak bu adrese mail gelmediğini söyleyerek maili tem Büro@Ankara Egm adresine göndermesi istemiştir (İdd. s.84). Bu hummalı çalışma sonucu NGB’nin ifadeleri savcılığa ulaşmıştır. Kısaca, savcılık ve emniyetin dosya ile ilgili yapması gereken araştırmayı yapan, dosyanın en önemli sanığına yurt dışında ulaşarak bu kişiden yazılı beyan alan ve daha önemlisi de verdiği (ya da eline verilen) bilgiyle soruşturmanın seyrini değiştiren kişi Zihni Çakır’dır. Savcının tek yaptığı da Zihni Çakır’ın verdiği bilginin altını doldurmaya çalışmak olmuştur. Onu yaparken, yani Hablemitoğlu cinayetini Gülen Hareketine bağlamaya çalışırken de hayal gücünü çok zorlamış ve bu nedenle birazdan anlatacağımız çelişkilere imza atmıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>3. İddianamenin Ana Kurgusu; Hablemitoğlu Cinayetini Gülen Hareketine Yıkma Gayreti</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Buraya kadar anlattıklarımızla ilgili akla gelen ilk soru, Zihni Çakır’ın hiçbir delil bulunmamasına rağmen neden soruşturmayı Mustafa Özcan ve Enver Altaylı üzerinden Gülen Hareketine bağlamaya çalıştığı ve kimlerin bu şekilde kendisini yönlendirdiğidir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Zihni Çakır’ın 17/25 Aralık sureciyle birlikte failleri bilinen bir cinayeti Gülen Hareketi ile ilişkilendirmek üzere MİT tarafından piyasaya sürüldüğü açıktır. Erdoğan, suçun gerçek faillerini bildiği için bu zamana kadar bu kartı açıktan Gülen Hareketine karşı kullanmaktan kaçınmış, gerçek failler ve onların derin yapısına karşı kullanmak için tekrar bu soruşturmayı canlandırmıştır. Ergenekon kapsamında yargılanan ve şu an Rejimle birlikte hareket eden derin yapı kendilerini sıkıntıya sokacağını bildiği bu süreçte bir iki tetikçisini feda etmek suretiyle bu işten kurtulmak için Erdoğan ile tekrar bir anlaşma surecine girmek zorunda kalmıştır. Bu anlaşma, esasen 17/25 Aralık öncesi yapılan anlaşmanın yenilenmiş versiyonudur. Erdoğan faillerini bildiği bu cinayeti kaşımakla derin yapıyı tekrar bir anlaşma masasına oturtmaya ve 2023 seçim surecine girilirken yarı yolda bırakılmamayı garantiye almaya çalışmaktadır. Yoksa NGB gibi her turlu ifadeyi vermeye uygun bir adamın ifadesine Mustafa Özcan-Enver Altaylı’yı ekletebilirlerdi. Ancak özellikle bunu yapmamıştır. Bu kirli ve derin savaşta tekrar anlaşma sağlanınca derin yapının tetikçilerinin bir taraftan elini kolunu sallayarak kaçmasına göz yumulurken, diğer taraftan da dosyayı değersizleştirmek ve Ergenekon dosyasının tekrar bir cinayetle canlandırılmasını önlemek için Zihni Çakır kurgusu tekrar piyasaya sürülmüştür. Rejim, Ergenekon’a karşı her zaman tetikte olduğu için bu soruşturmanın Ergenekon’un istediği şekilde sonuçlanmasını istememiştir. Çok zayıf delillerle cinayeti Gülen Hareketine yıkmaya çalışırken, asıl failin Ergenekon olduğunu da herkese göstermiştir. Gözden çıkarılan bazı kişiler aleyhine kamu davasına dönüşse de, bu dosya içinde barındırdığı ayrıntı ve ucu gösterilen sopalarla asıl faillerin tepesinde Demokles’in kılıcı gibi sallanmaya devam edecektir. Zira bu kişilere açık bir şekilde <em>“her şeyinizi biliyoruz, zamanı gelince hesabını sorarız, bu nedenle ayağınızı denk alın”</em> mesajı verilmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu kapsamda dikkat çeken bir diğer husus, Enver Altaylı’nın 21/10/2016’da tanık sıfatıyla ifadesi alınmasına ve daha sonra başka suçlardan tutuklanmasına rağmen, bu dosyanın şüphelisi yapılmamıştır. Altaylı’nın dosyaya dahil edilip ifadesinin alınma tarihi 19/08/2022’dir. Bu kadar önemli bir dosyada köprü görevi gördüğü iddia edilen bir kişinin, Zihni Çakır’ın 2015’teki ifadesinden sonra değil de iddianamenin hazırlanmasına yakın bir tarihte(11/11/2022) şüpheli olarak dosyaya eklenmesi, kurgu surecindeki değişikliğin somut bir göstergesidir.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Diğer taraftan Mustafa Özcan-Enver Altaylı’ya ilişkin bilgi eğer Zihni Çakır’a NGB vermiş olsaydı, hem Ukrayna’dan yazdığı mektupta, hem de yasa dışı yollarla Türkiye’ye getirilip uzun süre MİT’in işkencesinde geçtikten sonra verdiği ifadelerinde mutlaka söylerdi. Zira NBG, 2014 yılında İstanbul ve Ankara Emniyet Müdürlüğü TEM Şube Müdürlüğüne giderek “<em>FETÖ”</em> ile ilgili elinde olan bilgi ve belgeleri teslim ettiğini söylemiştir. Hatta İstanbul Emniyet Müdürlüğüne gidip o dönem emniyet müdür yardımcısı olan Mustafa Çalışkan’ın odasında dönemin İstanbul Başsavcısı İrfan Fidan’ın da bulunduğu bir ortamda <em>“FETÖ”</em> ile ilgili ifade vermek istediğini söylemiş ve hatta İrfan Fidan; <em>“FETÖ ana davasını güçlendirecek, FETÖ yapılanmasını çökertecek iki önemli olayın olduğunu, bir tanesinin MİT tırları diğeri ise Necip HABLEMİTOGLU cinayeti olduğunu”</em> belirtmiş, bunun üzerine NGB, bu iki konu hakkında da bilgisi olduğunu ve yardımcı olacağını beyan etmiş ve MİT tırları davasına etki edecek önemli bir tanığı yönlendirdiğini iddia etmiştir. Hatta, Zihni ÇAKIR&#8217;ın getirdiği Emniyet Genel Müdürlüğü TEM Daireden Polis Memuru Turgut isimli şahsa Necip HABLEMİTOGLU cinayeti konusunda bildiklerimi anlatmış ama bu anlatımlar resmiyete dönüştürülmediği gibi bu konuda bir gelişme de sağlanamamıştır (İdd. s.84).</p>



<p class="wp-block-paragraph">İddianamede savcılık, işine gelen kısımlarda NGB’nin ifadelerini mutlak doğru kabul ederken, işine gelmeyecek hususların başında gelen Hablemitoğlu cinayetinin Gülen Hareketi tarafından gerçekleştirildiğine ilişkin bir beyanda bulunmamasını anlamlandıramamış ve bunun nedenini; <em>“cinayetin işlenmesinde Gülen Hareketinin rolünü kabul etmesi halinde, NGB’nin bu hareketle anılmasının kendisinde yaratacağı rahatsızlık duygusu”</em> olabileceğini belirtmiştir. NGB’nin dosyaya yansıyan özel yaşamı ve başından geçen hukuki süreçlere bakıldığında Gülen Hareketiyle anılabilecek en son kişinin NGB olduğu görülecektir. Ayrıca, böyle bir rahatsızlığı olsa, NGB’nin dosyaya şüpheli olarak dahil edilen Enver Altaylı ile olan tanışıklığını ve başka vesilelerle bu kişiyle iki kez görüştüğünü de söylememesi gerekirdi. Hem NGB ‘nin Gülen Hareketiyle birlikte anılmasından rahatsız olacağını belirtip, hem de NGB’nin işlenen cinayetin Gülen Hareketine bağlanmaya çalışılmasındaki en önemli figür&nbsp; olan E. Altaylı ile tanışıklığını saklamaması, iddianamedeki&nbsp; çelişki ve kurgu hatasından sadece biridir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yine, <strong>iddianameye göre</strong> NGB’nin cinayetin arka planıyla ilgili&nbsp; farklı bir kurgusal anlatım içine girmesinin sebebi; hakkında yapılacak suçlamalardan <strong>örgüt üyeliği suçu açısından etkin pişmanlık hükümlerinden faydalanmak istemesi </strong>(İdd. s.65), bazı isimleri olaya katmasındaki sebep de, kendisinin Türk Silahlı Kuvvetlerinde görevli olduğu dönemde bu görevinden ihracına konu olan disiplinsiz davranışlarını eleştiren ya da üst komutanlarına aktaran, ihracına konu eylemlerine ilişkin yargılamalara tanık olan kişilere karşı duyduğu rahatsızlıktır. Zira NGB’nin cinayetin arka planında yer alan kişileri başlangıçta açık şekilde ifade ettiği arkadaşı Zihni ÇAKIR&#8217;ın, sonrasında doğruluğu tespit edilen bu hususları kendiliğinden bilmesi mümkün değildir! Savcılığa göre NGB bu konuda doğruyu söylememektedir ve Zihni ÇAKIR&#8217;a başlangıçta yaptığı aktarımlar doğru kabul edilmelidir (İdd. s.102). Çünkü, savcılığın oluşturmaya çalıştığı algıya uygun ifadeleri MİT’in işkencelerine rağmen veren kişi NGB değil, Zihni Çakır’dır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Tam da bu noktada NGB’nin ifadeleri önem arz etmekte olup 27/01/2022 tarihli ifadesinde şunları söylemiştir; <em>“FETÖ/PDY en büyük zarar gören kişi benim. Mesleğimi hayatımı elimden aldılar. 2006 yılında yargılanmış olduğum davanın FETÖ&#8217;nün kumpası olduğu Bakanlar Kurulu kararı ile de açıklanmıştır. Bulunduğum ülke Ukrayna&#8217;da da en büyük mücadeleyi veren benim. Zaten bu konu da 2014 yılı içerisinde Ankara TEM ve İstanbul TEM şubelerine giderek FETÖ ile mücadelede elim de olan bilgi ve belgeleri bu şubelere teslim ettim. Bu konuda da İstanbul TEM Şubeden gerekli bilgiler alınabilir.”</em> (İdd. s.94)</p>



<p class="wp-block-paragraph">İddianamedeki kabulden hareket edersek, NGB’nın iki ihtimalde de iddianamenin üzerine kurgulandığı Hablemitoğlu-Gülen Hareketi senaryosuna uygun ifade vermesi ve bu bağlantıyı Zihni Çakır yerine kendisinin söylemesi gerekirdi. Zira etkin pişmanlıktan faydalanması açısından bundan daha güzel bir bilgi ve ifade olmayacağı gibi <em>“FETÖ”,</em> NBG’nin bir numaralı düşmanıdır ve ona göre <em>“FETÖ”</em> hayatını karartmıştır. <em>“FETÖ”</em> ye karşı duyduğu rahatsızlık sebebiyle de bu yönde ifade vermesi gerekirdir. Ancak, NBG böyle bir bilgiye sahip olmadığı için bu eksik, soruşturmanın kurgusunu hazırlayan &nbsp;Zihni Çakır tarafından doldurulmuş ve birazdan anlatacağımız üzere Çakır’a bu bilgi, hukuka aykırı hale geldiği için delil olarak kullanılamayacak HTS kayıtları üzerinde uzun süre çalışan MİT tarafından verilmiştir. Zira HTS kayıtlarının elde edildiği CDR kayıtları üzerindeki çalışmayı yapan ve iddia edilen bu görüşme trafiklerinin varlığını iddia eden MİT’dir. Bu hususa iddianamede yer verilmesinde de hiç çekinilmemiş ve şöyle denilmiştir; <em>“Nuri Gökhan BOZKIR&#8217;ın Milli İstihbarat Teşkilatınca Ukrayna&#8217;dan ülkemize getirilmesi üzerine düzenlenilen ve Cumhuriyet Başsavcılığımıza sunulan 26/03/2022 tarihli istihbari bilgi notu… …istihbari olarak nitelendirilse ve adli soruşturma sürecinde delil olamayacağı ileri sürülecek olsa bile, bu veriler Cumhuriyet Başsavcılığımızca alınan CDR verilerine ilişkin yapılan tespitler ile doğrulanmakta olup, soruşturma dosyamıza delil olarak girmesinde adli açıdan her hangi bir sakınca bulunmamaktadır”</em> (İdd. s.69).</p>



<p class="wp-block-paragraph">Oysa ki, 2937 sayılı MİT Kanunu’nun Ek-1. Maddesi gereğince MİT’in casusluk suçları dışında elde ettiği bilgi ve belgelerin adli soruşturma ve kovuşturmalarda kullanılabilmesi mümkün değildir. Ancak, bu maddeye açıkça aykırı olarak ve adli kolluk görevi olmayan MİT’in ürettiği kayıtlar <em>“adam öldürme”</em> dosyasında kullanılmış ve bu husus MİT’in soruşturmalarda asıl yetili yapıldığı 15 Temmuz sonrası dönemin bir rutini olarak hukuk garabetleri arasındaki yerini almıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ayrıca, NGB’nin <strong>örgüt üyeliği suçu açısından etkin pişmanlık hükümlerinden faydalanmak </strong>için yanlış ifade verdiği konusundaki savcılık kurgusunun da hiçbir hukuki karşılığı yoktur ve savcılık bu gerekçeyle resmen <em>“baltayı taşa vurmuştur”.</em> Zira NGB’ye isnat edilen suçlar <em>“suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olma ve tasarlayarak öldürme”</em> dir. Silahlı bir suç örgütüne üye olmanın cezası TCK’nın 220/3 maddesi gereğince en fazla 6 yıl, etkin pişmanlıktan faydalanılması halinde TCK’nın 221/4.&nbsp; maddesi gereğince de (1/3’ten&nbsp; ¾’e kadar indirim yapılır hükmü gereğince) en fazla 4 yıldır. Ancak, TCK’nın 220/4. maddesindeki; <em>“örgütün faaliyeti çerçevesinde suç işlenmesi halinde, ayrıca bu suçlardan dolayı da cezaya hükmolunur”</em> hükmü gereğince NGB, örgüt faaliyeti kapsamında işlenen Hablemitoğlu cinayetinden de sorumlu olacaktır.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Tasarlayarak öldürme suçunun cezası TCK’nın82. maddesi gereğince ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıdır ve bu suç <strong>açısından etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanması mümkün değildir.</strong> Savcının kurgusuna göre NGB, ağır müebbetlik ceza gerektiren ve etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanmadığı adam öldürme suçunu itiraf ediyor ve bu suç nedeniyle alacağı cezadan korkmamakta ama en fazla 4 yıl cezası olup yatarı dahi olmayan örgüt üyeliği suçundan alacağı cezadan korkmaktadır. İşte iddianamenin kurgu ve senaryosu bu kadar altı boş ve mantıksız ifadelerle doludur. Esasen Ergenekon ve sauna gibi suç örgütü dosyalarında yargılanmış olan&nbsp; faillerin işlediği bir suç soruşturmasında hedef saptırmak ve asıl failler üzerindeki şüpheleri azaltmak ve işin başından beri faili bilinen dosyayı değersizleştirmek için Zihni Çakır ağzıyla bu kurgunun hazırlandığı anlaşılmaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>4. Bir Taşla İki Kuş Vurma Gayreti</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">İddianameyle amaçlanan NBG’nin ifadesinde yer verdiği ÖKK içindeki yapılanmaya mesaj/göz dağı vermek olduğu gibi fırsatı bulunmuşken Gülen Hareketini bir kez daha <em>“şeytanlaştırmak”</em> ve bu suretle bir taşla iki kuş vurmaktır. İddianamenin sonlarında, İhsan Güven cinayetinin ÖKK içindeki bu yapılanma tarafından işlenmiş olabileceği bilgisine ve konuyla ilgili Tarkan Mumcuoğlu’nun Fikret Emek ile İhsan Güven’in evine gittiklerine ilişkin ifadesine yer verilip (s.324)<a href="#_ftn3" id="_ftnref3">[3]</a> daha fazla ayrıntıya girilememesinin sebebi de budur. Aslında İhsan Güven ayrıntısı Hablemitoğlu iddianamesinin kurgusunu çöpe atmaya yeterlidir.<a href="#_ftn4" id="_ftnref4">[4]</a> Bu kabulden hareketle, ÖKK içindeki bir yapının adam öldürmesi için bir yerden talimat ya da para almasına veya birilerine taşeronluk yapmasına gerek yoktur. Yani ÖKK içindeki bu illegal yapı suç işlemeyi meslek haline getirmiştir. Aslında bu yapı ve bu yapıyı koordine edenlere verilmek istenen mesaj 2015’ten itibaren verilmekte ve mesajın yerine ulaşmadığı anlaşılmış olacak ki, şimdilik bu iddianame ortaya çıkmıştır. Ortada bir <em>“at pazarlığı”</em> olmasa, bu kadar ciddi bir olayla ilgili 2015’ten beri sadece 2 kişinin, ki onlar da en zayıf halka, telefonları dinlenmez ve dosyanın bir numaralı faili Mustafa Levent Göktaş (MLG) için NGB’nin ifadelerinden sonra sadece yurt dışı çıkış yasağı konmaz ve bu yasaktan 4 ay sonra değil hemen yakalama kararı çıkarılırdı. Başka bir ifadeyle <em>“MLG’ye kaç, değilse sana geliyoruz”</em> mesajı verilmezdi.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>5. Dosyanın En Önemli Delili On Dört Yıl Öncesine Ait HTS Kayıtları</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">İddianamede, cinayeti Gülen Hareketi ve <em>“gözden çıkarılan”</em> kişilerin üzerine yıkma konusunda kullanılan en önemli ve hatta tek delil, cinayetin işlendiği 2002’de hiçbiri şüpheli olmayan kişilerin 14 yıl önceki CDR kayıtlarıdır. CDR kayıtları, HTS kayıtlarının elde edildiği verilerdir. Savcılık, olay tarihinden 6 ay önce ve sonrası tüm Türkiye’deki GSM ve sabit hatlarının Call Deatail Records (CDR) (arama detay) kayıtlarını BTK’dan istemiş ve daha önce benzer talepleri kabul etmeyen bu yöndeki kararlara itiraz eden BTK, sorgusuz sualsiz bu talebi kabul ederek kayıtları göndermiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Soruşturmadaki en önemli delillerden biri bu kayıtlar olsa da, acaba 14 yıl öncesine ait kayıtlar delil olabilir mi ve bu kayıtlar bu kadar uzun süre saklanabilir mi?</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir kısım şüphelilerin de dile getirdiği bu hususla ilgili savcılık, iddianamede şu açıklamayı yapmıştır; <em>“Bir kısım şüpheliler aşamalarda, incelenen bu hts kayıtları için, ilgili gsm operatörlenin yasal olarak veri saklama süreleri olduğu ileri sürülerek, elde edilen hts kayıtları için hukuka aykırı delil olduğunu ileri sürmüşse de, <strong>söz konusu sürelerin ceza hukuku anlamında düzenleyici süre olmadığı,</strong> bu sürelerin ilgili gsm operatörleri açısından idari anlamda düzenleyici süreler olduğu, verilerin elde olması halinde dava zaman aşımı süresi boyunca Cumhuriyet Başsavcılığımızca incelenebileceğinin bilinmesi gerekmektedir.”</em> (İdd. s.75)</p>



<p class="wp-block-paragraph">5809 sayılı Elektronik Haberleşme Kanununa dayanılarak çıkarılan Elektronik Haberleşme Sektörüne İlişkin Yetkilendirme Yönetmeliği’nin<a href="#_ftn5" id="_ftnref5">[5]</a> 19/1-f ve Elektronik Haberleşme Sektöründe Kişisel Verilerin İşlenmesi ve Gizliliğin Korunmasına İlişkin Yönetmelik’in<a href="#_ftn6" id="_ftnref6">[6]</a> 13. maddeleri gereğince kişisel veri olan HTS kayıtları, görüşmenin yapıldığı tarihten itibaren 1 yıl içinde silinmek zorundadır. Kayıtların öngörülen sürede silinmemesi TCK’nın 138. maddesi gereğince suçtur. Aynı şekilde, belirtilen sürelerde yok edilmesi gereken trafik bilgilerinin kişilerin aleyhine delil olarak kullanılması da mümkün değildir. Zira bu delil hukuka aykırı şekilde elde edilmiştir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu da konuyla ilgili verdiği bir kararı gereğince, bir delilin yargılamada kullanılabilmesi için sadece kanuna değil, çıkarılan yönetmeliklere de uygun olarak elde edilmesi gerekir<a href="#_ftn7" id="_ftnref7"><sup>[7]</sup></a></p>



<p class="wp-block-paragraph">Konuyla ilgili AİHM’de yakın bir tarihte verdiği Ekimdzhiev ve Diğerleri kararında,<a href="#_ftn8" id="_ftnref8">[8]</a> iddianame savcısının gerekçesinin neden hiçbir hukuki karşılığı olmadığını ve imha edilmesi gereken bu kayıtların delil olarak kullanılmasının açıkça özel yaşama saygı ve adil yargılanma hakkına müdahale tekil ettiğini ortaya koymaktadır. Zira&nbsp; <strong>ceza soruşturma ve kovuşturmaları sırasında erişilen verilerin yok edilmesine ilişkin Bulgaristan mevzuatında bir süre sınırının öngörülmemesi</strong><strong> </strong><strong>AİHM’in </strong><strong>Ekimdzhiev ve Diğerleri/Bulgaristan kararının ihlal sebeplerinden biridir. </strong>Yani savcının bu verileri delil olarak kullanırken dile getirdiği hususlar bizzat AİHM’in ihlal gerekçesidir.<strong></strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Yine, Elektronik Haberleşme Sektöründe Kişisel Verilerin İşlenmesi ve Gizliliğin Korunmasına İlişkin Yönetmelik’in 14/2. maddesinde ise <strong><em>“</em></strong><strong><em>soruşturmaya”</em></strong> konu olan kişisel verilerin, ilgili <strong>süreç&nbsp;tamamlanıncaya kadar saklanacağına yer verilmiştir</strong>. <strong>Soruşturma savcısı da bu hususu gerekçe yaparak CDR kayıtlarını istediklerini belirtse de, görmezden geldiği bir husus vardı ki, işin püf noktası budur. Zira soruşturmaya 2017’den sonra dahil edilen kişilerinin hiç birinin olay tarihi itibariyle şüpheli sıfatı yoktur ve bu kişilerin soruşturmaya dahil edildikleri zaman dilimi itibariyle kişisel veri niteliğindeki CDR ve HTS kayıtlarının çoktan silinmesi gerekirdir. Kaldı ki, şüpheli sıfatı olmayan milyonlarca kişinin kayıtlarının da dosyaya getirtilmesinin izah edilebilecek bir tarafı yoktur.</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Aynı şekilde,HTS kayıtlarına erişilmesi, incelenmesi, kullanılması, iletilmesi ve imha edilmesi konusunda kamuya açık ve veri sahibinin özel hayatın korunmasına ilişkin haklarının garanti altına alınması konusunda etkili kurallar mevcut değildir. Dosya kapsamında nasıl ve nereden temin edildiği belli olmayan ve yasal dayanak olmaksızın BTK’ya yetki ve görev ihdas edilmek suretiyle MİT tarafından hukuka aykırı deliller üretilmiştir. Zira <strong>BTK’ya gelen kayıtların hiç birisi ham veri olmayıp, tamamı zaman damgasız, hash değerleri olmayan ve işlenmiş/oynanmış verilerdir.</strong> İşlenmiş veri; orijinal olmayan ve kanunun izin verdiği kısımları alınıp diğer kısımları imha edilmesi gereken, yani süzülerek gönderilen verilerdir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yapılan açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, 5809 sayılı Elektronik Haberleşme Kanunu’na dayanılarak çıkarılan Yönetmelik gereğince silinmesi gereken CDR ve HTS kayıtları süresinde silinmeyip hukuka aykırı şekilde saklanmış ve 14 yıl sonra delil olarak dosyaya sunulmuş ve dosyanın en önemli delili haline gelmiştir. BTK’nın bu kayıtları tutma görevi yoktur. Her ne kadar bu kayıtlar BTK’dan istense de, bu kayıtları tutan merci BTK değildir. Zira bu kurum 2005 yılında kurulmuştur, yani olayın gerçekleştiği tarihte ne BTK, ne de daha önceki ismiyle Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı diye bir kurum yoktur.<a href="#_ftn9" id="_ftnref9">[9]</a></p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu kayıtları tutan ve 14 yıl boyunca saklayan MİT’tir. Savcılık CDR kayıtlarını kılıfına uydurmak için BTK’dan istemiş, MİT de elindeki bu verileri BTK’ya vermiş ve bu suretle verilerin istenme süreci <em>“kılıfına”</em> uydurulmuştur. Acaba, elinde bu veriler bulunan MİT neden 14 yıl boyunca sakladığı CDR verilerini olaydan hemen sonra değil de şimdi paylaşma gereği duymuştur? <strong>Bu sorunun cevabı bile soruşturmanın hukuki olarak değil, konjonktüre göre ilerletildiğinin ve birileri için zamanı gelince nasıl sopa olarak kullanılabileceğinin göstergesidir.</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Kısaca, dosyaya eklenen HTS kayıtları; hiçbir şekilde iddianamenin kurgusunu doğrulamadığı ve dosyaya eklenen kişileri suçlamaya yetmediği gibi aynı zamanda hukuka aykırı delildir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>6. Savcı Varlığını Ortaya Koyamadığı Hususları Ekleyerek İddianamenin Kurgusunu Güçlü Göstermeye Çalışmıştır</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Savcılık, tanık olarak dinlediği Zihni Çakır’ın anlatmadığı hususları ve kurguda oluşan boşlukları doldurmak için eklemeler yapmaktan da kaçınmamıştır. Zira Zihni Çakır, 05/02/2015’te verdiği ifadesinde; <em>“…</em><em>Özel Kuvvetler Komutanlığından ayrılma bir Binbaşı; …Mustafa ÖZCAN ile ClA&#8217;nin Türk ajanı olarak bilinen Enver ALTAYLI&#8217;yla bir görüşme yaptığını bu görüşmede <strong>hatırı sayılır bir para</strong> karşılığı suikastın işlendiğini Enver ALTAYLI&#8217;run özel kuvvetler komutanlığındaki <strong><u>bağlantıları</u></strong> vasıtasıyla süreçte etkili olduğunu söyledi…”</em> demiştir. Bu ifadeyle ilgili savcılığın değerlendirmesi şöyledir; <em>“Nuri Gökhan BOZKIR&#8217;ın ifadesinde, Mustafa ÖZCAN ve Enver ALTAYLI&#8217;nın Özel Kuvvetler Komutanlığındaki kişiler ile bağlantısını kuran kişinin şüpheli Aydın KÖSTEM olduğu, Aydın KÖSTEM&#8217;in de Özel Kuvvetler Komutanlığı ile irtibata geçtiği kişinin dönemin ÖKK MAK Alay Komutanı olan Mustafa Levent GÖKTAŞ olduğu CDR verilerinin incelenmesi neticesinde tespit edilmiş ve bu husus Cumhuriyet Başsavcılığımızın 11/03/2020 tarihli dosya inceleme tutanağı ile kaleme alınmıştır” </em>(İdd. s.158).</p>



<p class="wp-block-paragraph">NGB, hiçbir ifadesinde böyle bir beyanda bulunmamasına ve Zihni Çakır, Mustafa Özcan ve Enver Altaylı ismi dışında dosyaya eklenen başka bir isimden bahsetmemesine rağmen, soruşturma savcısı kurguya uygun olarak Özcan ve Altaylı arasında bağlantı kuran kişinin Aydın Köstem olduğunu, Köstem’in ÖKK’da irtibata geçtiği kişinin de MLG olduğunu iddia etmiş, bu iddiasını da hukuka aykırı hale gelen ve MİT’in nasıl oluşturduğu belli olmayan CDR (HTS) kayıtlarına dayandırmıştır. İşte bu nedenle, savcılık için CDR kayıtları çok önemlidir ve görüşme yapılıp yapılmadığı, yapıldıysa bile ne konuşulduğu belli olmayan bu kayıtlar üzerinden <em>“cinayet senaryosu”</em> yazmıştır. Senaryo ile amaçlanan da bu olayı Gülen Hareketi üzerine yıkabilmektir. &nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>7. HTS Kayıtları Cinayeti Aydınlatmak İçin Değil, Cinayeti Gülen Hareketine Yıkmak İçin Kullanılmıştır</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">İddianamede dikkat çeken bir diğer husus, saklanma süresi geçtiği için hukuka aykırı hale gelen CDR ve HTS kayıtlarının cinayetin aydınlatılması için değil, cinayeti Gülen Hareketine yıkabilmek için kullanılmasıdır. Şöyle ki, hukuka aykırı şekilde Tüm Türkiye’nin 1 yıllık CDR kayıtlarını alan savcılık, ne hikmetse dosyanın tüm şüphelilerinin değil, gözden çıkarılan ve işi Gülen Hareketine bağlayabilmek için sonradan dosyaya eklenen kişilerin kayıtlarına bakma gereği duymuştur. Kayıtları inceleme işini de adli bir görevi olmadığı gibi adli kolluk görevi de olmayan MİT yapmıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Nedense, NGB’nin isimlerini verdiği ve hakkında takipsizlik verilen kişilerin cinayet öncesi ve sonrası HTS kayıtlarına iddianamede yer verilmemiş ve bu kişilerin görüşme kayıtlarında şüpheli bir durum yok denilerek konu geçiştirilmiştir. Şüphelilerden MLG, Tarkan Mumcuoğlu ve Fikret Emek’in de sadece birbirleriyle olan irtibatları incelenmiş ve bu kişilerin olay öncesi ve sonrasında kimlerle görüştüklerine yer verilmemiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>HTS kayıtları tamamıyla işi Gülen Hareketi üzerine nasıl yıkabiliriz düşüncesiyle dosyaya eklenmiş ve içeriğinde ne konuşulduğu belli olmayan ve savcının tahminlerinden öte somut bir olaya karşılık gelmeyen görüşmeler üzerinden</strong> iddianamenin kurgusu oluşturulmuştur. <strong>Savcıya göre</strong> M. Özcan, Hablemitoğlu’nun öldürülmesi için E. Altaylı ile irtibata geçmiş, o da MLG’ye ulaşmış ve MLG’nin başındaki ÖKK içindeki bir yapı bu cinayeti işlemiştir. İncelenen HTS kayıtları da bu bağlantıya ilişkin kurguyu oluşturabilmek için dosyaya eklenen kişilerle sınırlı şekilde incelenmiştir. HTS kayıtlarıyla ilgili iddianamede yer verilen bilgilerden, MİT’in bu işi Gülen Hareketine yıkmak için hummalı bir çalışma yapıp korumaya mazhar kişilerle ilgili de kulağının üzerine yattığı çok net anlaşılmaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Her ne kadar yer verilen HTS kayıtlarının hepsi cinayetle bağlantılı gösterilse ve bu kurgu gerekçelendirilmeye çalışılsa da bu konuyla ilgili şu örnek bile bu kurgunun ne kadar yanlış ve altının boş olduğunu göstermektedir. İddianamedeki ifadeye göre; <em>“21/10/2002 tarihinde 10:54 de Mustafa ÖZCAN’ın Nizamettin AFŞAR tarafından arandığı, Nizamettin AFŞAR ile Enver ALTAYLI’nın aynı bazda olduğu, Enver ALTAYLI’nın 11:18 de Halil ŞIVGIN’ı aradığı, 11:49 da Halil ŞIVGIN’ın Necip HABLEMİTOĞLU’nu aradığı, Enver ALTAYLI’nın Halil ŞIVGIN’ı aradıktan sonraki ilk görüşmesinde 11:39 da Aydın KÖSTEM’i aradığı, 19:46 ise Necip HABLEMİTOĞLU’nun Şaban YILMAZ adına kayıtlı 0536 435 06 73 nolu gsm hattını kullanan, yakın arkadaşı olan Ergün POYRAZ’ı aradığı, bu görüşmeden hemen sonra 19:50 de Ergün POYRAZ’ın Aydın KÖSTEM’i aradığı (Aydın KÖSTEM-Ergün POYRAZ arasında ilk ve tek irtibat)”</em></p>



<p class="wp-block-paragraph">Savcılık, bu görüşmenin de içinde olduğu görüşme trafikleriyle ilgili şu değerlendirmeyi yapmıştır; <em>“Söz konusu bu irtibat trafiği Cumhuriyet Başsavcılığımızca düzenlenen 11/03/2020 tarihli dosya inceleme tutanağı ile de kaleme alınmış, tüm ismi geçen şahısların irtibat trafikleri Necip HABLEMİTOĞLU&#8217;nun öldürülmesinden kısa bir süre önce başladığı ve Necip HABLEMİTOĞLU&#8217;nun öldürülmesinden sonraki süreçte azalarak devam ettiği görülmüştür. Yukarıda açıklanan irtibat trafiğinin, maktul Necip HABELEMİTOĞLU için kurulduğu teknik olarak izah edilebilmektedir. Ayrıca bu husus Nuri Gökhan BOZKIR&#8217;ın Milli İstihbarat Teşkilatınca Ukrayna&#8217;dan ülkemize getirilmesi üzerine düzenlenilen ve Cumhuriyet Başsavcılığımıza sunulan 26/03/2022 tarihli istihbari bilgi notunda da ifade edilmektedir.”</em></p>



<p class="wp-block-paragraph">Yani savcılığa göre bu görüşme trafiklerinin hepsi Hablemitoğlu cinayetiyle ilgilidir. Acaba gerçekten böyle midir? Bu kurgu ve senaryonun böyle olmadığını anlamak için o tarihte ne olduğuna bakmak yeterli olacaktır. O gün, dönemin DGM savcısı Nuh Mete Yüksel Alman Vakıfları davasını açmıştır.<a href="#_ftn10" id="_ftnref10">[10]</a> Hablemitoğlu ve Ergün Poyraz bu dosyanın tanığıdırlar. Nuh Mete Yüksel ile yolları kesişen kişilerin bu konuyla ilgili bir birlerini aramaları gayet doğaldır. Ancak, üzerinden çok uzun zaman geçtiği benzer olayların hatırlanmasının zorluğunun farkında olan savcılık, bunu fırsat bilerek her görüşme trafiğini Gülen Hareketinin cinayeti gerçekleştirdiği kurgusuna monte etmiştir. Ama bunu yaparken, 10 dan fazla kişinin güya planladıkları bir cinayetle ilgili neden sürekli konuşurlar sorusunun sorulabileceğini düşünmemiştir. İddianamedeki HTS trafikleri araştırılsa, bu görüşmelerin benzer bir çok olayla çakıştığı&nbsp; görülecektir.&nbsp;&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>8.&nbsp; Gülen Hareketini Bitirmek İçin Kullanılacak İki Olaydan Biri; Hablemitoğlu Cinayeti</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">İddianame okundukça satır aralarında çok önemli bilgilere yer verildiği görülmektedir. Bunlardan biri, 6 yıldır bir insan topluluğuna karşı işlenen suçların nasıl örgütlü, planlı ve sistematik olduğunu gösteren NGB’nin ifadesindeki ayrıntıdır. Zira NBG; <em>2014 yılı içerisinde müteakip defa İstanbul TEM Şube de sözlü olarak Murat SEZGİNLER ve Büro Amiri Özgür TAŞTEKİN isimli polislere FETÖ hakkında bildiğim her şeyi anlattım. Bu bilgilendirmeler üzerine dönemin İl Emniyet Müdür Yardımcısı Mustafa ÇALIŞKAN ın makamında İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı İrfan FİDAN ile yaptığımız görüşmede savcı İrfan FİDAN FETÖ ana davasını güçlendirecek, FETÖ yapılanmasını çökertecek iki önemli olayın olduğunu, bir tanesinin MİT tırları diğeri ise Necip HABLEMİTOGLU cinayeti olduğunu söylemesi üzerine ben bu iki konu hakkında bilgim olduğunu ve yardımcı olacağımı söyledim. Bunun üzerine MİT tırları davası konusunda etki sağlayacak önemli bir tanığı yönlendirdim. Zihni Çakır’ın getirdiği Emniyet Genel Müdürlüğü TEM Daireden Polis Memuru Turgut isimli şahsa Necip HABLEMİTOGLU cinayeti konusunda bildiklerimi anlatmama rağmen hiçbir resmiyet ve gelişme sağlanamadı” </em>&nbsp;demiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu ifadede göstermektedir ki, 17/25 Aralık sonrası başlayan cadı avında Gülen Hareketini silahlı bir örgüt yapma gayretinde olan rejim ve yargısının bu amacına ulaşması konusunda elindeki en önemli argümanlar; Suriye’ye silah taşınması olayıyla gündeme gelen MİT tırları hadisesi ve Hablemitoğlu cinayetidir. Özellikle Hablemitoğlu cinayetinin de bu amaçla yeniden kurgulanacağına ilişkin bilgiyi 2014 yılında şimdilerin çiçeği burnunda AYM üyesi İrfan Fidan NGB’ye vermiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Daha önce, elde bir delil olmasa da MİT tırları üzerinden Gülen Hareketinin nasıl silahlı örgüt kabul edilebileceğine ilişkin MİT tarafından İrfan Fidan’a yapılan bir sunumu paylaşmıştık.<a href="#_ftn11" id="_ftnref11">[11]</a> NGB’nin ifadelerinden sonra rejim yargısının bu konuyla ilgili aklındaki diğer senaryonun Hablemitoğlu cinayeti olduğu anlaşılmaktadır. Ancak, 15 Temmuz’da <em>“Allah’ın lütfu”</em> imdada yetişip bu iki olay da aperatif kabilinde kalınca, Hablemitoğlu iddianamesi de zaman ayarlı olarak 2022 yılına kalmıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Acaba, 2014 yılında NGB Hablemitoğlu cinayetiyle ilgili ifade vermek istediğini bizzat dönemin başsavcısı Fidan’a söylemesine rağmen, neden bu kişinin ifadesi alınmamış da, 2019 yılında Ukrayna’da bulunduğu sırada bir gazeteci üzerinden el yazılı ifadesinin alınması yoluna gidilmiştir. Ayrıca, neden bu ifadeye istinabe yoluyla değil de mail yoluyla ulaşılmak istenmiştir? Bunun sebebi, ifade de istenilmeyen hususlara yer verilmesi halinde bu hususların resmi kayıtlara geçmesinden korkulması mıdır? Yine, rahat bir şekilde ulaşılabilinen, Türk Büyükelçiliğine gidip soruşturma savcısına maille ifade gönderebilecek kadar herkesin tanıdığı, adresi belli ve yine rahatlıkla istinabeyle resmi ifadesi alınabilecek bir kişi neden zorla MİT tarafından ülkeye getirilmiştir? Bu iddianameye zaman ayarlı dememizin sebebi işte budur. Fakat iddianamedeki ayrıntılara bakıldığında, ayarlanan zamanın her an başka kişiler için de tekrar revize edilmesinin mümkün olduğu görülmektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>9. Özel Korumaya Mazhar Şüpheliler</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">İddianamede dikkat çeken en önemli hususlardan biri de özel olarak korunan veya kaçmaları için kendilerine fırsat tanınan şüphelilerin çokluğudur. Aslında bu durumun varlığı, NGB’nin neden zorla Ukrayna’dan getirildiğinin de cevabıdır. Savcılık, NBG’nin ifadelerini <em>“maymuncuk”</em> gibi kullanmış ve işine gelen noktalarda bu ifadeleri mutlak doğru kabul ederken, işine gelmeyen noktalarda uydurduğu gerekçelerle itibar etmemiştir. Hatta bunu yaparken de, tarih, saat ve yer verecek kadar olayı ayrıntılı anlatan NBG’nin ifadeleri yerine, onun işkence altında bile anlatmadığı hususlarla ilgili Zihni Çakır’ın ifadelerini doğru kabul etmiş; bu kabulünü gerekçelendirirken de Zihni Çakır’ın bu kadar ayrıntı bilgiye sahip olmasının mümkün olmadığını, bunları kendisine NGB’nin söylediğini, ancak NBG’nin bazı hususları gizlediği için anlatmadığını belirtmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Zihni Çakır’ın 05/02/2015 tarihinde İstanbul TEM Şube Müdürlüğünde verdiği ifadesin de; <em>&#8220;…. ve Gülen Örgütünün İstişare Kurulunda yer aldığmı tahmin ettiğim Mustafa ÖZCAN ile ClA&#8217;nin Türk ajanı olarak bilinen Enver ALTAYLI&#8217;yla bir görüşme yaptığını bu görüşmede hatrı sayılır bir para karşılığı suikastın işlendiğini Enver ALTAYLI&#8217;run özel kuvvetler komutanlığındaki bağlantıları vasıtasıyla süreçte etkili olduğunu söyledi…” </em>şeklindeki ifadesine karşınNGB; <strong><u>“<em>Fikret EMEK ve Tarkan MUMCUOĞLU&#8217;nun bu cinayetin işlenmesinde bulunduklarını bilindiğini ifade ettim. Ancak cinayete ilişkin detay, Enver ALTAYLI ya da Mustafa ÖZCAN isimlerini söylemedim</em></u><em>”</em></strong>demiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Savcılığa göre hakkında dava açılmayan kişiler ile NGB arasında husumet vardır ve NGB, bu kişilerden intikam almak için aleyhlerine ifade vermiştir. Bu iddiayı doğrulamak ve bazı kişiler hakkında rahat takipsizlik verebilmek için NGB’nin ilk ifadesinden 9 ay sonra 19/10/2022’de savcılığa dilekçe göndermesi sağlanmış ve bu suretle iddianamenin sağlam gerekçelerle yazıldığı mesajı verilmek istenmiştir (İdd. s.119). Acaba, NGB bu dilekçeyi vermek için neden 9 ay beklemiş ve tam da iddianame öncesi böyle bir hamle yapmış ya da yaptırılmıştır? Bu dilekçeyle ilgili dikkat çeken bir husus, NGB’nin aleyhine ciddi isnatlarda bulunmasına rağmen ifadesi bile alınmayan N. Hakan Büyükçulha lehine bir beyanda bulunmamasıdır. İddianamede dikkat çeken bir diğer husus, cezaevinden savcılığa dilekçe gönderen bir diğer şüpheli Mehmet Narin’in 06/7/2022 tarihli dilekçesine de olduğu gibi yer verilirken, Enver Altaylı’nın ek beyanları dosyaya konulmamış ve Altaylı’nın, yapılan soruşturmanın hakikati ortaya çıkarmaya yönelik olmadığını anlattığı sözleri de ilk ifadesinden çıkarılmış ve iddianameye konulmamıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Peki, zaman ayarlı bu dosyaya hiç alakaları olmayan kişiler eklenirken, olayın tam merkezinde yer aldığı iddia edilmelerine rağmen özel korumaya alınarak aklanan bu kişiler kimlerdir?</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>a.</strong> <strong>N. Hakan Büyükçulha</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">İddianamede MLG kadar korumaya mazhar diğer bir kişi hiç şüphesiz Hakan Büyükçulha&#8217;dır. NGB’nin ifadesinde; ÖKK’daki diğer askerlerin MLG ile birlikte Anayasa Mahkemesi eski binasının bulunduğu sokak civarında İrfan isimli şahsa ait ofiste bir araya geldiklerini, planlama yaptıklarını, Fikret EMEK&#8217;in sahada olması gerektiğini, belgelerin Fikret EMEK&#8217;in alacağını ve Hakan BÜYÜKÇULHA ile birlikte hareket edeceklerini konuştukları bu yere gelen kişilerden biri de Büyükçulhadır. NGB’nin ifadesine göre cinayette Fikret Emek ile birlikte saha araştırmasında ve yedek katil rolünde olan kişi o dönemin yüzbaşısı <strong>Nurettin Hakan Büyükçulha’dır. </strong>Ancak, NGB’nin cinayetin Galatasaray maçına denk getirileceğine kadar ayrıntı verdiği ve bu bilginin doğruluğu cinayet saati ve diğer tanık ifadeleriyle sabitken, Büyükçulha hakkında dava açılmadığı gibi <strong>ifadesi dahi alınmamış, hakkında takipsizlik kararı verildiği gibi NGB hakkında, Büyükçulha’ya iftira attığı için karşı dava açılmıştır.</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">İddianameye göre Büyükçulha hakkında NGB’nin soyut beyanları dışında aleyhe bir delil olmadığı gibi HTS kayıtlarında şüpheli bir duruma da rastlanamamıştır. Ancak, hakkında dava açılan kişilerin HTS kayıt ayrıntılarına yer verilirken, Büyükçulha’nın cinayet günü ve öncesindeki irtibatlarıyla ilgili hiçbir bilgiye yer verilmemiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Büyükçulha, darbeden sonra Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın yaveri olmuş Piyade Albay rütbesindeyken 2020 yılında tuğgeneralliğe terfi ettirilmiştir.<a href="#_ftn12" id="_ftnref12">[12]</a> Büyükçulha’nın, KKTC Sivil Savunma Teşkilatı’nda başkan yardımcısı olarak görev yaptıktan sonra Akar’ın yaveri olması ve Akar’ın Milli Savunma Bakanı olmasından sonra da onun yanında görevine devam etmesinin tesadüf olmadığı düşünülmektedir. Soruşturma kapsamında ifadesine bile başvurma gereği duyulmamasının sebebi bu korumaya mazhar sıfatı olsa gerektir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>b. Tan Dervişoğlu</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">NGB’nin, cinayetten önce Hablemitoğlu’nun evinin bulunduğu muhitte yaptığı keşif sonrası hazırladığı notları sunduğu Fikret Emek’in, kendisi dışında cinayet bölgesinde keşif yapacaklarını söylediği kişilerden birinin de Albay Tan Dervişoğlu (İdd. s.87) olduğunu söylemesine rağmen, bu ifade soyut kabul edilerek hakkında takipsizlik kararı verilmiş ve Dervişoğlu’nun 2022 YAŞ’ta görev süresi iki yıl uzatılmıştır. <a href="#_ftn13" id="_ftnref13">[13]</a><strong></strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Dervişoğlu verdiği ifadesinde kendisini şu sözlerle savunmuştur; <em>“Nuri Gökhan BOZKIR&#8217;ın uzunca bir süre yurtdışında kalmış olması nedeniyle açıkçası bu ifadeleri Fetöcülerin yönlendirmesi neticesinde vermiş olabileceğini düşünüyorum. Ben 15 Temmuz gecesi ÖKK&#8217;nın Fetöcü unsurlardan temizlenmesi esnasında görev almış bir askerim, ayrıca ÖKK ilişkin 15 Temmuz 2016 tarihindeki eylemlere ilişkin açılan davalarda tanık olarak dinlenen biriyim, bu hususta hazırlanan idari tahkikat raporlarını imzalayan biriyim. Benimle ilgili Fetöcü unsurlar tarafından hedef haline getirildiğimi, husumet beslendiğimi düşünüyorum. O yüzden benim hakkımda böyle bir ifade vermiş olabilir”</em> (İdd. s.127).</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong> c. Altan Bora</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Hakkında takipsizlik verilen isimlerden emekli subay Altan Bora da dikkat çekici bir kişidir. &nbsp;Zira Altan Bora, 15 Temmuz darbe girişimi sırasında astsubay Ömer Halisdemir tarafından öldürülen Tuğgeneral Semih Terzi ile birlikte Diyarbakır’dan askeri uçakla Ankara’ya gelen ekibin içindeki kişilerden biridir. Etimesgut Özel Hava Alay Komutanlığı’na inen uçaktaki askerlerin bir kısmı Terzi ile birlikte helikopter ile Özel Kuvvetler Komutanlığı’na gitmesine rağmen, Bora’nın arasında bulunduğu bazı askerler Etimesgut’ta kalmış ve böylece sanık olmaktan kurtulmuş ve darbe davalarında tanıklık yapmıştır. 15 Temmuz sonrası terfi ettirilen Bora, daha sonra emekli olmuştur.<a href="#_ftn14" id="_ftnref14">[14]</a></p>



<p class="wp-block-paragraph">Bora, hakkında takipsizlik kararı verilse de, Bora’nın ifadesinde belirttiği üzere NGB’ın 2019’da Ukrayna’dan savcılığa gönderdiği mektuptan (adli emanetin 2019/13993 sırasında kayıtlı) sonra NGB ile görüşmek üzere MLG tarafından Ukrayna’ya gönderilmiştir. Bunu söyleyen de bizzat Bora’nın kendisi olmasına rağmen, savcılık bu kişinin durumundan hiç şüphe duymamış ve Bora’nın ihale nedeniyle Ukrayna’ya gittiği yönündeki ifadesine itibar ederek takipsizlik vermiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ancak, MLG’nin aynı amaçla Ukrayna’ya gönderdiği tek kişi Bora’da değildir. zira NGB verdiği ifadesinde; <em>“</em><em>ben Ukrayna&#8217;da iken size dilekçeyi gönderdikten sonra Levent GÖKTAŞ yanıma Levent BEKTAŞ isimli emekli askeri gönderdi. Sadece 1 günlüğüne bu şahıs Ukrayna&#8217;ya yanıma geldi. Bana Levent GÖKTAŞ&#8217;tan aktararak &#8220;yediğin boku biliyoruz, akıllı ol, sessiz kal&#8221; şeklinde tehditlerde bulundu. Hakkımda tutuklama kararı çıkınca Ukrayna&#8217;daki ev hapsi sürecinde Levent GÖKTAŞ ile telefonla internet üzerinden görüşüyorduk. Telefonda &#8220;Tarkan&#8217;dan işi nasıl sana çevirdiysek, düzeltmesini biliriz, çocuğun başkalarına baba demesini istemiyorsan akıllı ol Ukrayna&#8217;da kal, ben sana gerekli maddi desteği sağlayacağım&#8221; şeklinde konuşarak tehdit etti”</em> demiştir. Savcılığa göre; <em>“Ukrayna ülkesinde iken Türkiye&#8217;ye gelme sürecinde şüpheli Mustafa Levent GÖKTAŞ tarafından olaya ilişkin konuşmaması gerektiği şüpheli Mustafa Levent GÖKTAŞ tarafından Ukrayana&#8217;ya gönderilen Levent BEKTAŞ isimli şahıs tarafından bildirilmek istenmektedir.”</em></p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu tespiti yapan, Levent Bektaş’ın konuşamaması için NGB’yi tehdit için Ukrayna’ya gittiğini söyleyen ve yaptığı araştırmada; <em>“Levent BEKTAŞ&#8217;ın şüpheli Nuri Gökhan BOZKIR&#8217;ın ülkemize iade sürecinde Ukrayna ülkesine giderek görüşüp görüşmediği yönünde yapılan araştırmada adı geçen şahsın Nuri Gökhan BOZKIR&#8217;ın Ülkemize iadesinin istendiği dönemde birden fazla tarihte kısa süreliğine yurt dışına çıkış ve yurda giriş kayıtlarının olduğu, Ankara Emniyet Müdürlüğünün 08/11/2022 tarih E-58604142-42399-2022110815453160786 sayılı yazısı ile tespit edilmiştir”</em> diyen savcılık, ne hikmetse Levent Bektaş’ın ifadesini dahi almamıştır. Acaba, neden alınmamıştır? Çünkü, olur da Levent Bektaş gerçekleri söylerse, cinayeti Gülen Hareketinin üzerine yıkma planı savcının elinde patlayacak, diğer sanıklar gibi Levent Bektaş’ın da üyesi olduğu Ergenekon’un bu işi planlayıp cinayeti işlediği ortaya çıkacaktır. İşte bu nedenle, ne Altan Bora’nın ne de Levent Bektaş’ın Ukrayna’ya bizzat MLG tarafından gönderilip NGB’yi tehdit etmelerini savcılık önemsememiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dosyaya sonradan eklenen kişilerin baz birlikteliğinden bile sonuca gitmeye çalışan ve hatta dosyayla hiçbir ilgisi olmayan garsonların bile telefonlarını dinleyen savcılık, bizzat Altan Bora’nın Ukrayna’ya gittiğine ilişkin beyanı ve Levent Bektaş’ın NGB’yi cinayetle ilgili konuşmaması için tehdit etmesini görmezden gelmiş ve bu konuyu gazete haberi gibi sıradan bir olaymış gibi iddianameye yazmıştır. İşin ilginci, bu Ukrayna ziyaretleri tam da NGB’nin cinayetle ilgili savcılığa gönderdiği mail itirafından sonra gerçekleşmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Ayrıca, NGB’ın 2019’da Ukrayna’dan gönderdiği mailden sonra ifadeye çağrıldığında adliyeye birlikte gittiği ve Bora’nın avukatlığını üstlenen kişi de MLG’dir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yine, MLG ile savunma sanayi ihalelerine girip birlikte ihale takip eden ve şüpheli Mehmet Narin’in verdiği ifadesinde askerlerin MLG ile birlikte Anayasa Mahkemesi eski binasının bulunduğu sokak civarındaki bir bina içerisinde bulunan İrfan isimli şahsa ait ofisle bir araya geldiklerini beyan ettiği; NGB’nin de MLG başkanlığında planlama yaptıklarını, Fikret EMEK&#8217;in sahada olması gerektiğini, belgeleri Fikret EMEK&#8217;in alacağını, Hakan BÜYÜKÇULHA ile birlikte hareket edecekleri gibi konuşmaları yaptıklarını söylediği bu yere gelen kişilerden birisi yine Altan Bora’dır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Aynı şekilde NGB, cinayetten önce Hablemitoğlu’nun evinin bulunduğu muhitte yaptığı keşif sonrası hazırladığı notları sunduğu Fikret Emek’in, kendisi dışında cinayet bölgesinde keşif yapacaklarını söylediği kişilerden bir diğerinin Altan Bora olduğunu söylemiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Tüm şüpheli durumlara rağmen Bora hakkında dava açılmasına gerek görülmemiş ve takipsizlik kararı verilmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>d. Bülent Kutsal</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">NGB, Kutsal’ın; Hablemitoğlu’nun öldürülmesi sürecinde görev aldığını, MLG’den aldığı emir doğrultusunda çalışma yaparak Fikret EMEK&#8217;e bu çalışmayı arz ettiğini, Levent GÖKTAŞ&#8217;ın yanında iken içeriye gelip Hablemitoğlu’nu kastederek <em>&#8220;Arabayı uzaktan kumanda sistemi ile çalıştırıyor, bu sebeple patlayıcı sistemi kullanılamaz, başka bir metod denenmesi gerekir&#8221;</em> şeklinde konuştuğunu ve bunun üzeirne MLG’nin de <em>&#8220;tamam planlarız&#8221;</em> diyerek karşılık verdiğini söylemiştir. Hablemitoğlu’nun aracının uzaktan kumandayla çalıştığı bilgisi eşi tarafından&nbsp; da verilmiştir. Olayla ilgili bu önemli ayrıntıya kadar ifade veren NGB’nin ifadeleri soyut görülerek Kutsal hakkında da takipsizlik kararı verilmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>e. Mustafa Levent Göktaş</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Her ne kadar dosyada bir numaralı fail MLG görünse de, aslında en çok korunan ve kaçması için her türlü kolaylığın sağlandığı kişi de hiç şüphesiz MLG’dir. Zira MLG sadece savcılık tarafından değil, MİT ve MİT’in yönlendirdiği Zihni Çakır ve NBG tarafından da korunmuştur. Şöyle ki, iddianamedeki bilgiye göre cinayet saatinden birkaç sonra MLG’yi arayan kişilerden biri o dönem Ankara savcısı olan Hakan &nbsp;Kızılarslan diğeri de Hablemitoğlu ile de irtibatı ve muhtemelen de arkadaşı olan Tuncer BAHÇİVAN‘dır (İdd. s.252). Savcılık bu aramaları, o tarihte kamuoyundan infial uyandıran bu cinayet olayı nedeniyle Mustafa Levent GÖKTAŞ&#8217;ın bir bilgisi var mı diye bu kişilerce yapılmış olabileceğini değerlendirmiş, ancak böyle bir olayla ilgili bir savcının bile ilk aklına gelen kişinin neden MLG olduğunu hiç araştırma gereği duymamıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Zihni Çakır’ın 2015 ve 2017’de verdiği ifadelerde ve NGB’nin 2019’da Ukrayna’dan gönderdiği mektupta da MLG’nin ismi hiç geçmemiştir. Hatta bu ifadeler üzerine savcılığın beyanlarına başvurduğu sanıklardan Altan Bora ile savcılığa gidip bu kişinin avukatlığını bile yapan ve yine savcılığın ifadeye çağırdığı şüpheli Mehmet Narin’e de rahat olması gerektiğini ve bir sıkıntı yaşamayacağını söyleyen de yine MLG’dir. Cinayetin bir numaralı faili MLG, NGB’nin Ukrayna’dan getirilip ifade vermesinden sonra soruşturmaya dahil edilmiş, bu ifadelerden sonra emri altındaki subay ve astsubaylar ile irtibatlı oldukları kişiler gözaltına alınıp tutuklanırken, hakkında <em>“göz altına alınana kadar”</em> yurt dışına çıkışını engellemek amacıyla 14/02/2022’de yurt dışı çıkış yasağı konulmuş ve 08/06/2022’de gözaltı kararı verilmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Savcılığın <em>“gözaltına alınana kadar”</em> ifadesi çok ilginç ve daha önce benzerine az rastlanır bir gerekçedir. Zira MLG gibi bağlantıları güçlü birisi için böyle bir gerekçe bir an önce ortadan kaybol manasına gelir. Gözaltına alınacağı belli olan ve MLG gibi olayın 1 numaralı faili olduğu ortaya çıkan biri hakkında neden NGB’nin ifadelerinden hemen sonra değil de 4 ay sonra gözaltı kararı verilir?</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kısaca, Zihni Çakırla başlayıp NGB’nin ifadeleriyle sonlanan dosyayla ilgili sürecin tamamında MLG hem savcılık hem de MİT tarafından <em>“özenle”</em> korunmuş, artık mızrağın çuvala sığmayacağının anlaşılmasından sonra da MLG’nin tutuklanıp tekrar <em>“tahliye komasına”</em> girmemesi için kaçması adına tüm şartlar oluşturulmuş ve istenildiği şekilde de Bulgaristan’a kaçmıştır. Yapılan göstermelik iade talebi de Bulgaristan tarafından Türkiye’deki durum gerekçe gösterilerek reddedilmiştir.<a href="#_ftn15" id="_ftnref15">[15]</a></p>



<p class="wp-block-paragraph">İddianamede yer verilen hususlardan birisi de MLG’nin ortadan kaybolmadan önce en son Kıraça Holding’e uğradığına ilişkin ayrıntıdır. Savcılık, 18/06/2022 tarihinde adı geçen Şirkette arama yaptırmış, ancak MLG ile yakınlıkları bilinen ve kaçmadan önce uğradığı bu şirketin sahibi İnan Kıraç’ın ifadesini bile almamıştır. Oysa ki, MLG’nin kaçmasına yardım ettiği belirtilen kişilerin hepsinin ifadesine başvurulmuştur. İddianamedeki bu ayrıntı da tıpkı İhsan Güven cinayetinde olduğu gibi Ergenekon’a gösterilen bir sopa gibi görünmektedir. Zira saçma bir kurguyla cinayeti Gülen Hareketine bağlamayı başaran savcı için bu kadar somut bir ilişkiyle İnanç Kıraç’ı cinayete bağlamak hiç zor olamasa gerektir.&nbsp; &nbsp;&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>f. Halil Şıvgın</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Dosyada korunan ve hakkında dava açılmayan kişilerden biri de eski sağlık Bakanı Halil Şıvgın’dır. Zira Şıvgın, gerek olmayan şeyleri anlatan, özellikle Şengül Hablemitoğlu’nun ifadelerinde yer verdiği şekliyle cinayetten önce ısrarla Hablemitoğlu ailesiyle tanışmak isteyen, cinayetten sonra da <em>“yolsuzluk.com”</em> isimli internet sitesindeki haber ve maillerle özel olarak ilgilenen, savcılığın HTS kayıtlarını ayrıntılı olarak inceleyip her seferinde Enver Altaylı ile görüşme kayıtlarına yer verdiği, ancak şüpheli yapmadığı kişilerdendir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Altaylı’nın şoförü Nizamettin Afşar’ın iddianamenin kurgusunu oluşturan; <em>“Mustafa ÖZCAN Enver ALTAYLI&#8217;ya hitaben &#8220;Bu Necip ile ilgili Halil ŞIVGIN&#8217;la meseleyi konuştuk ancak halledemedik”</em> şeklindeki ifadesinde ismi geçmesine rağmen, savcılığın kendisiyle konuşulan konunun ne olduğunu sormadığı kişi de yine Halil Şıvgın’dır. Savcılığın bu hususu sormamasının sebebi ise çok nettir; bu soru sorulsa Şıvgın bu ifadeyi kabul etmeyecek ve iddianamenin temelini oluşturan bu ifaden şüpheli hale gelecek ve yine kurgu savcının elinde patlayacaktır.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>10. Şüphelilerin Telefonlarının Dinlenmesi Tedbirine Başvurulmamıştır</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">İddianamede dikkat çeken bir husus, özellikle NGB’nin Ukrayna’dan getirilip ifadesinin alınmasından sonra dosyanın önemli şüphelilerinin hiç birinin telefonlarının dinlenilmemesidir. İddianamede bu hususa şöyle yer verilmiştir; <em>“Şüpheli Nuri Gökhan BOZKIR&#8217;ın Ukrayna ülkesinde yakalanması ve Cumhuriyet Başsavcılığımızca iadesinin istenmesi sonrası, 16/12/2019 tarihli Cumhuriyet Başsavcılığımızın talebi üzerine Ankara 5. Sulh Ceza Hakimliğinin 16/12/2019 tarihli 2019/9565 Değişik İş. Sayılı kararı ile CMK 135/1 maddesi uyarınca soruşturmada tespit edilen bir kısım şüpheliler, <strong>Aydın KÖSTEM, Mehmet NARİN, Nizamettin AFŞAR, Birol ERCAN ve İrfan BİRKAN</strong> hakkında gsm hatlarının iletişiminin dinlenilmesi, kayda alınması, sinyal bilgilerinin değerlendirilmesi kararı verilmiş, adı geçen şüpheliler hakkında CMK135/4 de yazılı olan süreler uyarınca bu tedbir kararı uygulanmıştır.”</em></p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu kişilerin tamamı dosyaya sonradan eklenmiştir ve bu kişilerden Birol Ercan işçi, İrfan Birkan’da garsondur. Oysa ki, bu telefon dinleme kararı NGB’nin Ukrayna’dan gönderdiği itiraf mektubundan sonra alınmıştır. İşin ilginci, ne NGB’nin mektubunda ne de bu mektuptan önce tanık olarak ifade veren Zihni Çakır’ın ifadelerinde bu kişilerin ismi hiç geçmemektedir. Peki savcılık, ismi hiçbir yerde geçmeyen ve olayla hiçbir ilgisi olmayan bu kişileri nereden bulmuştur? Cevap çok basittir, bu kişileri bulan savcılık değil, soruşturmayı baştan sonra yönlendiren ve elinde Tüm Türkiye’nin iletişim kayıtları olan ve bu kayıtlar üzerinde uzun süre çalışan MİT’tir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Peki, NGB’nin itiraf mektubunda ve Zihni Çakır’ın ifadelerinde isimleri geçen Hakan Büyükçulha, Altan Bora, Tan Dervişoğlu, Fikret Emek, tetiği çeken Tarkan Mumcuoğlu, Bülent Kutsal ve daha önemlisi cinayetin bir numaralı faili MLG’nin telefonları neden dinlenmemiştir? Bunun sebebi; Hakan Büyükçulha’nın o dönemde Hulusi Akar’ın yaveri ve ardından generalliğe terfi ettirilmesi, Tan Dervişoğlu ve Altan Bora’nın albay rütbesinde görev yapmaları, Tarkan Mumcuoğlu’nun 2012’de emekli olduktan sonra 2016’dan sonra MİT’te çalışmaya başlaması ve MLG’nin de derin yapının koruduğu ve sonrasında kaçmasına fırsat tanıdığı kişi olmasıdır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Peki neden olayla ilgisi olmayan ve bir netice alınamayacağı bilinen kişilerin telefonları neden dinlenmiştir? Bu iddianameyi okuyan herkesin soracağı ilk sorunun şüphelilerin&nbsp; neden dinlenmediği olacağını ve üzerinden 20 yıl geçmiş bir olayın aydınlatılabilmesi için belki de tek delilin ilgililerin telefon konuşmaları olduğunu her savcı bilir.&nbsp; Bu&nbsp; nedenle savcılık; <em>“telefonları dinledik ama bir sonuç elde edemedik, biz gerekli araştırmayı yaptık”</em> diyebilmek ve asıl failleri perdeleyip işi Gülen Hareketine yıkabilmek için sınırlı sayıda ve olayla ilgisi olmayan kişilerin telefonlarını dinlemekle yetinmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bunu yaparken de, dediğimiz amaca matuf olarak iddianameye konulan tek konuşma kaydını bağlamından koparmış ve cinayetle alakası olmayan bu konuşmayı sanki cinayetle ilgiliymiş gibi göstermiş ve açıkça manipülasyon yapmıştır. Bu husus da, iddianamenin hazırlanması ve soruşturmanın genişletilmesindeki amacın ne olduğunun açık bir göstergesidir. MLG ve isimleri itiraf mektubunda ve tanık ifadelerinde geçen kişiler &nbsp;hakkında bile bu tedbire başvurulmadan hazırlanan iddianameyle cinayetin tüm yönleriyle aydınlatılacağını beklemek boş bir hayalden ibarettir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İddianamede yer verilen ve aslında olayla da bir ilgisi olmasa da savcının Hablemitoğlu cinayetine bağlamayı başardığı konuşma içeriği ve &nbsp;&nbsp;&nbsp;savcının değerlendirmesi şöyledir;</p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>“Şüpheli Aydın KÖSTEM&#8217;in kullanımında olan 0535 347 74 84 numaralı gsm hattının, Erol isimli bir erkek şahıs ile yapmış olduğu 19/12/2019 tarihli görüşmesinde, şüpheli Aydın KÖSTEM&#8217;in: <strong>&#8220;Bu son günlerde adı çıkan bu zibidi herifle bizim bi Suriye&#8217;de bi hastane işimiz vardı biliyorsun&#8221;</strong> dediği, karşıdaki şahsın ise; &#8220;hıı&#8221; diye cevap verdiği, devamında Aydın KÖSTEM&#8217;in bu hastane işine ilişkin belgeleri istediği, Şüpheli Aydın KÖSTEM&#8217;in karşısındaki şahsa; <strong>&#8220;&#8230;O tarihlerdeki şeylerim, haberleşmelerim filan <u>sanıyorum</u> benim yani bazı sıkıntılarım oldu, benim pasaportuma el koydular&#8221;</strong> dediği, karşıdaki şahsın; &#8220;evet&#8221; diyerek karşılık verdiği şüpheli Aydın KÖSTEM&#8217;in karşısındaki şahsa; <strong>&#8220;Ondan sonra bu bağlantıdan dolayı <u>büyük ihtimalle</u> ama yani olaydan 8 yıl sonra tanıdığım bi herif,</strong> zaten herifin ne olduğunu öğrendikten sonra da siktir ettim gönderdim başımdan&#8221; dediği, karşıdaki şahsın ise şüpheli Aydın KÖSTEM&#8217;e; &#8220;hayırlısı ne yapacaksın&#8221; diyerek görüşmenin sonlandırıldığı görülmüştür. Söz konusu bu görüşme içeriği incelendiğinde şüpheli Aydın KÖSTEM&#8217;in şüpheli Nuri Gökhan BOZKIR ile Suriye&#8217;de birlikte hastane işi yaptıkları, <strong>tanışıklıklarının telefon ile görüşülen tarihten 8 yıl öncesinde olduğunu</strong>, bu hastane işi nedeniyle <strong>Nuri Gökhan BOZKIR ile görüştüğünü, bu sebeple de hakkında yurt dışı çıkış yasağı konulduğunu ifade etmektedir.</strong></em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>Şüpheli Aydın KÖSTEM&#8217;in Erol isimli şahısla 19/12/2019 tarihinde yapmış olduğu görüşmede, hakkında konulan <strong>yurt dışı çıkış yasağı kararının şüpheli Nuri Gökhan BOZKIR ile ilgili olduğunu bile bilme imkanı yokken karşısındakine alınan kararın şüpheli Nuri Gökhan BOZKIR&#8217;dan ötürü yani maktul Necip HABLEMİTOĞLU cinayeti ile ilgili alınmış olduğunu belirtmektedir.</strong> Kendisi hakkında adli kontrol kararı talep yazımıza Sulh Ceza Hakimliği kaleminden bir şekilde ulaşmış olsa bile, bu talebimizde şüpheli Aydın KÖSTEM ile birlikte Nizamettin AFŞAR hakkında adli kontrol talep edildiği, şüpheli Nuri Gökhan BOZKIR isminin geçmediği, ancak şüpheli <strong>Aydın KÖSTEM&#8217;in, şüpheli Enver ALTAYLI&#8217;nın yakın adamı Nizamettin AFŞAR ismini öğrendikten sonra, hakkındaki adli kontrole neden olan suçun, eskiden adamı gibi çalıştığı şüpheli Enver ALTAYLI ve şüpheli Nuri Gökhan BOZKIR ile ilgili olduğunu dolayısıyla maktul Necip HABLEMİTOĞLU&#8217;nun öldürülmesi konusundan ötürü olduğunu anlamaktadır.</strong> <strong>Bu sebeple de karşıdaki Erol isimli şahsa hakkındaki adli kontrol kararının şüpheli Nuri Gökhan BOZKIR ile ilgili olduğunu söylemektedir.</strong> Şüpheli Aydın KÖSTEM&#8217;in, Nizamettin AFŞAR ismini öğrendikten sonra, kendisini maktul Necip HABLEMİTOĞLU&#8217;nun <strong><u>öldürülmesi olayı nedeni ile yakalanan Nuri Gökhan BOZKIR ile ilişkilendirmesi şüpheli Aydın KÖSTEM&#8217;in maktul Necip HABLEMİTOĞLU&#8217;nun öldürülmesi olayında yer aldığını ayrıca gösterir bir durumdur</u></strong>.”</em></p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Bu telefon kaydında geçen ifadeleri okuyup konuyu savcının anladığı şekilde bir sonuca bağlamak büyük bir hayal gücü gerektirmektedir. Zira Aydın Köstem, pasaportlarına el konulduğunu, bunun sebebinin de son günlerde ismi tekrar haberlere konu olan NGB ile Irak’taki hastane işi için görüşmesi olabileceğini tahmin ettiğini ve NBG ile 2010’da tanıştığını belirttiği konuşması, Köstem’in Hablemitoğlu cinayetinde yer aldığını gösterdiği şeklinde yorumlanmıştır. O zaman sormak gerekmez mi? Bu görüşmeden bile böyle bir sonuç çıkarıp cinayeti çözmek isteyen soruşturma savcı neden en başta MLG’nin telefonlarını dinlemek yerine <em>“gözaltına alınana kadar”</em> hakkında sadece yurt dışı çıkış yasağı isteyip kaçmasına fırsat tanımıştır?</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>11. Cinayeti Gülen Hareketine Yıkmak Amacıyla Dosyaya Eklenen Kişilerle İlgili İddianamedeki Çelişkiler</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Hablemitoğlu cinayetini Gülen Hareketine yıkmak için kurgulanan senaryoyu ilk olarak 2015 ve ardından da 2017’de Zihni Çakır gündeme getirmiş ve bu bilgileri kendisine NGB’nin verdiğini söylemiştir. Ancak, NGB işkence altında verdiği ifadeler de bile böyle bir beyanda bulunmamıştır. Zihni Çakır’ın anlatımına göre; Mustafa Özcan, Gülen Hareketi aleyhine çıkaracağı bir kitabı engellemek için Hablemitoğlu ile görüşmüş, ikna edemeyince Enver Altaylı ile irtibata geçmiş, Altaylı’da ÖKK daki bağlantılarını kullanıp MLG ve Mumcuoğlu aracılığıyla Hablemitoğlu’nun öldürülmesini sağlamıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>İddianamedeki anlatıma göre</strong> Mustafa Özcan’nın Enver Altaylı ile Altaylı’nın Aydın Köstem ile Köstem’in de MLG ile ilişkisi var ve Köstem bu bağlantı dolayısıyla MLG ve Altaylı’yı tanıştırmıştır. Bu kişileri tanıştırmasındaki amacını da Orta Asya’da Altaylı’nın tanıdığı özel kuvvetlerdeki sivil unsurlar ile MLG’nin bir bağlantı kurma imkanını oluşturmak şeklinde açıklamıştır. İddianamedeki anlatımdan, Aydın Köstem askeri ihaleleri de takip eden bir işadamıdır ve Siemens şirketinin Genelkurmay ihaleleri bağlantısını Aydın Öktem, Enver Altaylı ve Serhat Ilıcak birlikte MLG üzerinden sağlamaktadır. Ancak, bu kişiler arasındaki irtibat ticari bir ilişkiye dayansa da savcılık yine hayal gücünü zorlayıp bu ilişkiyi cinayete bağlamaya çalışmıştır. İşin garibi ve iddianamede cevabı olmayan soru, iddia edildiği gibi sadece bu cinayetin işlenmesi için irtibat halinde olan kişilerin neden bu kadar fazla irtibat halinde olduklarıdır. Böyle bir iş birilerine ihale edildikten sonra taraflar neden bu sıklıkta görüşürler?&nbsp; &nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">İddianamede, Mustafa Özcan’ın Gülen Hareketi ile ilgili kitap çalışması olan Hablemitoğlu ile irtibat kurmaya çalıştığı, aleyhe yayın yapmaması için bağlantılar oluşturmaya gayret ettiği iddia edilse de, anılan kitapta geçen hususlar yeni olmayıp daha önce Ankara savcılığının yaptığı soruşturma ve başka dönemlerde ortaya atılan konulardan ibarettir. Dolayısıyla, ek bir kitabın daha ortaya çıkması Gülen Hareketi için adam öldürmeyi gerektirecek bir menfaat değildir. Dolayısıyla, Mustafa Özcan’ın cinayet ile irtibatlandırılması tamamıyla güncel politik mülahazalara bağlı olarak ortaya atılmış bir iddiadır. Ancak, Özcan’ın cinayet ile bağlantısını ortaya koyan somut bir delil olmadığı gibi itirafta bulunan NBG ve diğer sanıkların beyanlarında veya teknik takiplerde de böyle bir tespit yoktur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İddianamedeki önemli mantık hatalarından bir diğeri, cinayet parasının Siemens firmasını aldığı ihaleyle ödendiğine ilişkin kurgudur. İddianamede bu hususa şöyle yer verilmiştir; <em>“Mustafa ÖZCAN&#8217;ın, Necip HABLEMİTOĞLU&#8217;nun FETÖ/PDY ile ilgili çalışmalarından, açıklamalarından vazgeçirilmesi, engellenmesi için Enver ALTAYLI&#8217;dan yardım istemesi, Enver ALTAYLI&#8217;nın da Almanya ülkesinde ticaret ile uğraşan, iş adamı çevresi olan Serhat ILICAK&#8217;ı kast ederek konuyu Serhat ile bir görüşeyim dedikten sonra, önce Mustafa ÖZCAN&#8217;ı arayarak malum konuda Serhat ILICAK&#8217;ın kendilerine yardımcı olamayacağını ifade etmesi, Enver ALTAYLI&#8217;nın Aydın KÖSTEM ile birlikte 02/10/2002 tarihinde Mustafa ÖZCAN ile Ankara ilinde yüz yüze görüştükten sonra, 03/10/2002 tarihinde yine Aydın KÖSTEM ile birlikte ilk defa Özel Kuvvetler Komutanlığına giderek, Mustafa Levent GÖKTAŞ ile tanışıp, görüşme gerçekleştirmesi, bu görüşme sonrası Mustafa ÖZCAN ile telefon yolu ile irtibatlanması, Mustafa ÖZCAN ile Enver ALTAYLI arasında bu dönemde gerçekleşen yoğun irtibatlanma, aynı dönemde Enver ALTAYLI ile Aydın KÖSTEM arasında Aydın KÖSTEM ile de Mustafa Levent GÖKTAŞ arasında gerçekleşen yoğun irtibatlanma, Enver ALTAYLI&#8217;nın Serhat ILICAK&#8217;ı Siemens Şirketinin kendilerine verdiği, güvenli gördükleri cihaz üzerinden arayarak, biz Levent GÖKTAŞ ile görüştük, mutabık kaldık, siz çalışmalarınıza başlayın demesi, 12/08/2003 tarihinde Ali Serhat ILICAK ve Enver ALTAYLI&#8217;nın Osman TUNCER ve Nizamettin AFŞAR banka hesapları üzerinden yaklaşık 900.000 ABD dolarını alması hususları birlikte düşünüldüğünde, söz konusu bu paranın Necip HABLEMİTOĞLU&#8217;nun öldürülmesi eylemi öncesi yapılan bir anlaşma parası olduğu kanaatini vermektedir. Zira, Mustafa ÖZCAN&#8217;ın Necip HABLEMİTOĞLU&#8217;nun engellenmesi yönünde Enver ALTAYLI&#8217;ya ilettiği yoğun talepleri karşısında, Enver ALTAYLI&#8217;nın <strong>iş adamı olan ve Almanya ülkesinde yaşayan Ali Serhat ILICAK&#8217;tan ne gibi bir yardım istemiş olabileceği sorusu akla gelmektedir.</strong> Enver ALTAYLI burada Ali Serhat ILICAK&#8217;tan Almanya Ülkesindeki çevresi üzerinden Siemens Şirketi ile Genelkurmay Başkanlığı arasında geçen ihale sürecinde Siemens Şirketi adına aracılık rolü için bağlantı kurmasını istediği düşünülmektedir.</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>Enver ALTAYLI&#8217;nın, Necip HABLEMİTOĞLU&#8217;nun engellenmesi konusunda Mustafa Levent GÖKTAŞ&#8217;tan yardım istemesi, onunla temas kurması, sonucunda Necip HABLEMİTOĞLU&#8217;nun öldürülmesi için şüpheli Mustafa Levent GÖKTAŞ&#8217;ı azmettirmesi düşünüldüğünde ise, cinayetin işlenmesi sürecinde yer alan bazı kişiler için para temin edilmesi ihtiyacının, <strong>bahsedilen ihale sürecinden alınan komisyon parası ile karşılandığı kanaati oluşmaktadır. Aydın KÖSTEM&#8217;in, Enver ALTAYLI&#8217;dan istediği 30.000 dolar para da bu amaçla istenilen ve verilen bir paradır. Söz konusu ihale sözleşmesi 03/07/2003 tarihinde imzalanmış olsa da Nizamettin AFŞAR&#8217;ın alınan ifadesinden ihale sürecinin 2002 yılı içerisinde başladığı bilinmektedir.</strong> İhale sözleşmesinin imzalanmasından sonra Nizamettin AFŞAR ve Osman TUNCER hesaplarına gönderilen söz konusu paraların, bu kişilerin hesabından Ali Serhat ILICAK ve Enver ALTAYLI tarafından çekildikten sonra, cinayette rolü olan şüphelilerden Aydın KÖSTEM hariç kime dağıtıldığına dair net bir tespit yapılamamaktadır.”</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>İddianameye göre</strong> cinayetin işlenmesi karşılığında ödenen para Siemens şirketinin aldığı ihaleler karşılığında gönderdiği paralarla ödenmiştir. Ancak iddianamede Siemens’in aldığı ihalelerle bu işin nasıl bir ilgisi olduğu hiçbir şekilde gerekçelendirilmemiştir. Ayrıca, Siemens’in aldığı ihale ve ihale parasının ödenmesi 2003-2004 yıllarında gerçekleşmiştir. Yani iddianameye göre, cinayet tarihinden sonraki bir ihaleden alınan paralarla cinayet parası ödenmiştir. Soruşturma savcısı da iddianamedeki bu absürtlüğü anlamış olacak ki, Almanya’da yaşayan iş adamı Serhat Ilıcak’ın olayla ne ilgisi olabileceğini ve 2003’te imzalanan sözleşmeyle 2002’de işlenen bir cinayetin parasının nasıl ödenmiş olabileceğini kendince açıklamaya çalışmıştır. Ayrıca, Gülen Hareketinin bu cinayeti azmettirdiği kabul edilse bile, bu hareketin 30 bin dolar gibi cüzi bir miktarı karşılamakta zorlanmayacağı ortada değil midir? &nbsp;Yine, Zihni Çakır ifadesinde (İdd. s213) cinayet için ödendiğini iddia ettiği&nbsp; ve<em>“hatırı sayılır”</em> olarak bahsettiği paranın 30.000 dolar olamayacağı aklı başında herkesin malumudur. Aynı şekilde, bu kabulden hareketle cinayet parasını, bu cinayetin gerçekleştirmesi için aracı olduğu iddia edilen Enver Altaylı’nın vermesi mantıklı mıdır? Tam tersinin olması ve Gülen Hareketinin Altaylı’ya bu iş karşılığında ödeme yapması gerekmez mi?</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu çelişki iddianameyi okuyan herkes tarafından kolaylıkla anlaşılabilecek bir durumdur ve Serbestiyet sitesi de haklı olarak bu konuyu ele aldığı haberinde haklı olarak şu soruyu sormuştur; <em>“</em><em>FETÖ’ tarafından istendiği belirtilen; birinci sanığı Gülen, ikinci sanığı “FETÖ Türkiye İmamı” Mustafa Özcan olan suikast planını, neden “FETÖ yöneticileri” tarafından suikastın “sipariş” edildiği Enver Altaylı finanse etti?&#8221;</em><a href="#_ftn16" id="_ftnref16">[16]</a> Aklın yolu birdir ve Gülen Hareketiyle bu cinayet arasında herhangi bir bağlantı bulunulamadığı için böyle anlamsız kurgu ve senaryolara başvurulmak zorunda kalınmıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İddianamedeki Siemens ve Almanya’daki iş adamı ayrıntısı, hazırlanan bir diğer kurguyu ve cinayetin Gülen Hareketine yamanamaması halinde soruşturmanın adresinin Alman Vakıfları olduğunu göstermektedir. Zira Hablemitoğlu’nun eşi ifadesinde;“…<em>yazdığı &#8220;Köstebek&#8221; isimli kitap 5 Ağustos 2002 tarihinde bitmişti. Eşimin 2001 yılı ilk yarısında &#8220;Alman Vakıfları ve Bergama&#8221; isimli kitabı Otopsi Yayın Evi&#8217;nden çıkmıştı. Bu yayın ses getiren bir yayın olmuştu. <strong>Bu sebeple iki vakıf başkanı tarafından tehdit edilmişti. Bu kişiler Conrad Adenaur Vakfı başkanı olan Wolf Schbolridur. Diğer vakıf da Frederic Ebert vakfıdır ancak başkanının adını hatırlamıyorum.</strong> Bu tehditler Türkçe konuşularak ev telefonundan yapıldı. Bildiğim kadarıyla eşime telefonda, kitapta geçen şeyleri söyleyemeyeceğini, <strong>bunun bedelinin ağır olacağını</strong> söyledi<strong>. Ayrıca ilgili vakıfların Alman Büyükelçiliği kanalıyla eşimin çalıştığı Ankara Üniversitesine görevden alınması talebiyle yazı yazdıklarını biliyorum”</strong> </em>demiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Eşinin Alman Vakıflarının yöneticileri tarafından, hem de ev telefonlarından aranarak tehdit edildiğini söylemesine ve bu hususa iddianamede yer verilmesine rağmen, bu aramalar ve üniversiteye yazıldığı belirtilen yazıyla ilgili bir araştırma yapılmaması çok ilginç ve bir o kadar önemlidir. Bunun birinci sebebi iddianamenin kurgusunun sonradan değişmesidir. Diğer bir sebepte Hablemitoğlu’nun eşinin ifadesinin alınmasındaki amacın cinayetin aydınlatılması değil, cinayeti Gülen Hareketine yıkabilecek bir bilgiye ulaşma isteğidir. Değilse, Şengül Hablemitoğlu’nun Alman Vakıfları ile ilgili ifadeleri ayrıntılı bir soruşturmayı fazlasıyla hak etmektedir. Ukrayna’dan zorla getirilen ve işkence altında ifade veren NGB’nin ifadelerinde Özcan ve Altaylı ile ilgili bir husus geçememesine rağmen, MİT’in yönlendirdiği Zihni Çakır’ın NGB’den öğrendiğini söylediği Özcan-Altaylı iddiasını sorgusuz sualsiz kabul eden savcı, ne hikmetse cinayetle ilgili çok önemli bilgiler veren maktulün eşinin ifadesine hiç itibar etmemiş ve araştırma gereği de duymamıştır. Bunun sebebi de bu soruşturmanın, cinayetin aydınlatılması için değil, Gülen Hareketi üzerine yıkılması için canlandırılmasıdır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Yine bu ifade, tüm Türkiye’nin HTS kayıtlarını alıp üzerinde uzun bir süre çalışan MİT’in sadece dosyaya sonradan eklenen kişilerle ilgili analizler yaptığını ve dosyadaki maktulün HTS kayıtlarına bile bakmadığını göstermektedir. Bu da MİT açısından makul bir durumdur. Çünkü bu iddianame ve kurgunun amacı cinayeti Gülen Hareketine yıkmaktır. Bu amaca matuf olmayan hiçbir delilin MİT ve savcılık için önemi yoktur. İfadelerin sahibi maktulün eşi olsa bile!</p>



<p class="wp-block-paragraph">Aynı şekilde, cinayeti Gülen Hareketine bağlama gayretlerinden biri Enver Altaylı’nın şoförü ve yanında çalışanı olan Nizamettin Afşar’ın verdiği şu ifadedir; <em>“Mustafa ÖZCAN ve Enver ALTAYLI evin mutfak kısmında oturuyorlardı, kapı aralık şeklinde açıktı. Ben bir ara mutfağa girmek isterken aralarında geçen bir konuşmaya şahit oldum, mutfak dışından bunu dinledim. Bu konuşmada Mustafa ÖZCAN Enver ALTAYLI&#8217;ya hitaben &#8220;Bu Necip ile ilgili Halil ŞIVGIN&#8217;la meseleyi konuştuk ancak halledemedik, bu adam hizmet hareketine zarar veriyor, zarar vermeye de devam edecek, bu işi halletmemiz lazım, sizin yardımınızı istiyorum.&#8221; diyordu. Enver ALTAYLI&#8217;da Mustafa ÖZCAN&#8217;a &#8220;Haklısınız hocam, nasıl yardımcı olalım&#8221; şeklinde cevap veriyordu. Devamında Enver ALTAYLI Mustafa ÖZCAN&#8217;a &#8220;Cezaevinde bir arkadaşımız var, çıkmasına 1-1,5 yıl var, ona hallettirebiliriz, isterseniz biraz bekleyelim.&#8221; şeklinde konuşuyordu. Mustafa ÖZCAN da Enver ALTAYLI&#8217;ya &#8220;1-1,5 yıl çok geç olur Enver abi&#8221; diye karşılık verdiğini hatırlıyorum. Sonrasında Enver ALTAYLI Mustafa ÖZCAN&#8217;a &#8220;Ben bir Almanya&#8217;ya gideyim, bu meseleyi Serhat ile görüşeyim, dönüşte sizi arayacağım&#8221; dedi.”</em></p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu ifadeyi iddianamede defalarca yazan savcı, ne hikmetse ifadenin doğruluğunu ve görüşme içeriğinin neyle ilgili olduğunu Enver Altaylı’ya sorma gereği duymamıştır. Bu ifade doğru kabul edilse dahi hangi konuyla ilgili olduğu açık ve belli değildir. Cinayetle ilgili olsa bile konunun Serhat Ilıcak ile alakası somut delillerle ortaya konulmamış ve savcının tahmin ve kafasında oluşturduğu kurguya uygun olarak cinayetle ilişkilendirilmiştir.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>12. İddianamedeki Mumcuoğlu, Aksakallı ve MİT Ayrıntısı</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">İddianamede tetiği çeken kişi olmakla suçlanan Tarkan Mumcuoğlu önemli bir bilgi paylaşmıştır. Şöyle ki, Mumcuoğlu 2012 yılının Kasım ayında kendi isteğiyle emekliye ayrılmış, ancak 2016 yılı Mayıs ayında MİT bünyesinde çalışmaya başlamıştır. Kendi beyanına göre MİT’e geçme sürecinde ÖKK bünyesinde tabur komutanı olan Zekai AKSAKALLI&#8217;nın yönlendirmesi etkili olmuştur. Aksakallı, Mumcuoğlu’nu Kemal ESKİNTAN&#8217;a yönlendirmiş ve seçim süresi sonunda MİT’te çalışmaya başlamıştır. 2021 yılı Eylül ayında ise kendi isteğiyle emekli olmuştur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yukarıdaki açıklamalarda da yer verildiği üzere, cinayetin faillerini eskiden beri MİT bilmekte ve korumaktadır. Tetiği çeken kişi olduğu belirtilen Mumcuoğlu’nun telefon kayıtlarını ayrıntılı şekilde inceleyen ve cinayet tarihinde Kazakistan’da görevli olduğu halde, Türkiye’ye geldiğinin anlaşılmaması için askeri uçakla Kıbrıs üzerinden yurda giriş yaptığını ortaya çıkaran da MİT’tir. Hablemitoğlu cinayetine karıştığı bilinen ve 2012 yılında emekli olan bir kişi neden 2016 yılında MİT’te göreve başlatılmıştır? Olayı ilginç kılan ise buna aracılık eden kişinin Zekai Aksakallı olmasıdır. Darbe günü kilit bir rol alan bu şahsın, cinayeti işleyen Mumcuoğlu’nu MİT’e göndermesi ve bir nevi onu korumaya aldırması dikkat çekicidir. Acaba, emekli olduktan 4 yıl sonra MİT’te çalışmaya başlayan Tarkan Mumcuoğlu neden 2021’de MİT’ten ayrılmıştır? Bunun sebebi, yakın zamanda çıkması beklenen Hablemitoğlu cinayetinin tetikçisinin MİT elemanı olduğunun öğrenilmesinin yaratacağı rahatsızlıktır. MİT böyle bir görüntü vermemek ve ön almak için Mumcuoğlu’nu MİT’ten göndermiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>13. İddianamedeki R. Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül Ayrıntısı</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Eski askeri savcı ve eski AKP milletvekili Ramazan Toprak, Hablemitoğlu’nun o dönemde cemaatler ve muhafazakar kesim konusundaki televizyon konuşmalarından ve yazılarından rahatsız olduğunu belirterek, 15/01/2002 tarihinde Hablemitoğlu’nu arayıp görüşme talep etmiştir. Görüşmeler başladıktan sonra Hablemitoğlu’na milletvekilliği vaat edildiği gibi MİT müsteşarlığı beklentisi fark edilince buna da sıcak baktıkları kendisine söylenmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ramazan Toprak ve Halil Şıvgın ile ailecek görüştükleri bir ortamda Hablemitoğlu;<em> “Ak Parti&#8217;ye kapatma davası hazırlığı yapıldığını, Ergün Poyraz&#8217;ın Ak Parti ve Tayyip Bey hakkında bir kitap hazırladığını, bu kitap delil gösterilerek seçimden önce kapatma davası açılacağını, kapatma davası konusunda psikolojik savaşı kendisinin yönlendirdiğini ancak bunun yanlışlığını gördüğünü, birlikte olduğu arkadaşlarının da kafalarının karışık olduğunu, Ak Parti genel merkezinin dinlendiğini ve konuşmalarımızda dikkatli olmamızı, açılması düşünülen kapatma davası ile Ak Parti&#8217;nin seçime sokulmamaya çalışılacağını, seçime girse bile bu dava nedeniyle vatandaşın umudu ve ilgisinin kırılacağını, en azından hayli zayıflatılmış olacağını, kitabın yayıma hazırlanması çalışmaları görevinin kendisine verildiğini </em>belirtmiştir (10/07/2002).Ramazan Toprak’ın,kitabın yayımlanması işini engellemesi veya en azından seçim yapılana kadar ertelemesini istemesi üzerine, Hablemitoğlu; “<em>seçime kadar birtakım bahaneler bulup kitabın yayımlanmasını engellerim”</em> demiştir. Nitekim Hablemitoğlu’nun 3 Kasım 2002 seçimleri öncesinde yayınlatmadığı bu kitap seçimlerden sonra <em>&#8220;Patlak Ampul&#8221;</em> adıyla yayınlanmıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu görüşme sırasında ortaya çıkan tehlikeyi Ramazan Toprak Erdoğan’a anlatmıştır. Erdoğan; Hablemitoğlu, Ramazan Toprak ve Halil Şıvgın’ın olacağı bir görüşmeyi Ramazan Toprak’ın meclis lojmanlarındaki evinde organize edilme emrini vermiş, Erdoğan’ın son dakikada işi çıkınca, bu görüşmeye temsilci olarak Abdullah Gül’ü göndermiştir. &nbsp;Görüşmeye Halil Şıvgın, Ramazan Toprak ve Hablemitoğlu katılmıştır (19/07/2002 Cuma 11:30-13:00 arası).</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hablemitoğlu’nun, Abdullah Gül’ün ABD’deki gizli Yahudi lobi faaliyetlerini deşifre etmesi ve bu lobilerden gelen istekleri yerine getireceği sözünü vermesi konusunu açması Gül’ü hem şaşırtmış hem de çok rahatsız etmiştir. Görüşmede; AKP’nin kapatılması ile Alman vakıfları konusu gündeme gelmiş ve Ramazan Toprak’da kendisinin de böyle bir çalışması olduğunu ifade etmiştir. Ancak Gül, şimdilik bu çalışmalarını durdurmasını ve daha sonra kendisine haber vereceğini söylemiş, fakat her hangi bir dönüş yapmamıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">19 Eylül 2002’de Hablemitoğlu ve Şıvgın ile eşleri Toprak’ın evine seçimde Abdullah Gül inisiyatifi ile 3. sırada aday yapılması tesellisiyle gitmişlerdir. Hablemitoğlu; <em>“sırada Abdullah Gül var” </em>diyerek bir şeyler ima eder. Hablemitoğlu, Toprak ile en son 6 Aralık 2002 de telefon ile görüşür ve bu görüşme içeriğini Abdullah Gül’e şu şekilde anlatır: “<em>Ertesi sabah Başbakanlığa gittim ve Sayın Gül&#8217;e Necip beyle son görüşmemizi olduğu gibi naklettikten sonra daha öncesinde Necip beyin. “Nisan 2002&#8217;deki DGM savcısı Nuh Mete Yüksele şantaj kaseti iddiasını, yani bir vakıfta yapılacak aramada önceden yerleştirilmiş olan CD ele geçirilmiş olacak. CD&#8217;yi fetullahçı polislerin yerleştirdiği izlenimi verilmiş olacak, bu CD ile fetullahçı örgütlenmeyi soruşturan savcı Yüksele soruşturma konusunda şantaj yapacakları iddiası bahane olarak kullanılacak, emniyet içindeki fetullahçı örgütlenme üzerinden ülke çapında olmak üzere ucu açık genel bir irtica operasyonu başlatılacaktı. Bu işin arkasında Mesut Yılmaz&#8217;in olabileceğini, onun geçmişte benzeri oyunlara girdiğini, bir benzerini şimdi yapmaya çalıştığını söylediğimde Sayın Gül, “Mesut bitti, daha ne yapacakki&#8221; dedi. Ben de &#8220;var olmaya çalışıyor, halen tüm kadrolar onun adamları” dedim.”</em></p>



<p class="wp-block-paragraph">Ramazan Toprak’ın ifadesinden önemli bir kısım da şudur: “<em>Ocak 2003 ayı içinde bir gün eşime, &#8220;Hayrünnisa hanımla görüş, tâziye nedeniyle evine gittiği Şengül hanımla madem görüşüp tanışmışlar ve kamuoyu önünde büyük ilgi gösteriyorlar. Şengül hanım bana, ‘bu evde duramıyorum, nereye baksam Necip&#8217;i görüyorum, buradan taşınacağım ama maddi durumum şimdilik elverişli değil deyince Şengül Hanıma, ’konuyu Başbakan Sayın Gül’e aktarıp yardımcı olmaya çalışacağımı söylemiştim. Sen konuyu Bayan Gül ile görüş, o da eşi Sayın Gül&#8217;den rica etsin ve ’ülke için bizim için canını veren bir dostumuzun ailesine ev alabilmesi konusunda bir şekilde yardımcı olurlarsa biraz olsun vicdanî görevimizi yapmış oluruz deyip Hayrünnisa hanıma yönlendirdim. Birkaç gün sonra Bayan Gül. ‘Sayın Gül ile görüştüğünü ve eşinin bu talebi kabul etmediğini&#8221; eşime aktarmıştı. Bazı Müşahadelerim, O tarihlerde anlamlandırmadığım ve bir yere koyamadığım bazı parçaların zaman içinde özellikle bugün geldiğimiz noktada ne anlama geldiğini görüyor ve menfur olayın aydınlatılmasında katkı sağlayacağı düşüncesiyle bazı tesbitlerimi ilgilerinize sunuyorum:… Menfur olayı takiben ilk grup konuşmasında Sayın Gül, &#8220;Necip beyle görüşüyorduk, aranızda bunu bilen arkadaşlar var” dediği kişi sadece bendim. Ancak bahsettiğim şekilde yakından tanıdığı ve bize katkılarına şahit olduğu Necip beyin katledilmesi konusunda kendisinden beklediğimiz aktif bir çabasını veya özel bir gayretini göremedim. Bunun nedenini de anlayabilmiş değilim.”</em></p>



<p class="wp-block-paragraph">26 Aralık 2002’de Başbakan Abdullah Gül, Yüksek Askeri Şurada bazı askerilerin Milli Savunma Komisyon Başkanlığı görevinden Ramazan Toprak’ı istemediklerini söyleyerek Toprak’ın ayrılmasını ister ve sonunda Toprak bu görevden ayrılır. Toprak’a göre Abdullah Gül’ün Hablemitoğlu ailesine yardımcı olmaması, cinayete karşı ilgisiz durması şaşırtıcı olmuştur.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>14. Halil Şıvgın ve Şengül Hablemitoğlu İfadelerindeki Çelişkiler ve Ahmet Necdet Sezer Ayrıntısı</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">İddianamede, ifadelerine başvurulan eski Sağlık Bakanı Halil Şıvgın ile Şengül Hablemitoğlu’nun verdiği ifadeler arasındaki çelişkiler de soruşturma savcısı tarafından önemsenmemiş ve bu çelişkilerin giderilmesi yoluna giderilmemiştir. Zira Şengül Hablemitoğlu, cinayetten sonra Halil Şıvgın ve Ramazan Toprak’ın kendisini çok yoğun şekilde arayıp ağzını aradıklarını, bunun üzerine eski AKP milletvekili Ramazan Toprak’ın evine gittiğini ve bu kişilerle görüştüğünü söylemiştir. Ancak hem Şıvgın hem de Toprak, Hablemitoğlu’nu yalanlamışlardır (İdd. s.228). Yani onlara göre, Şengül Hablemitoğlu &nbsp;yalan söylemektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Halil Şıvgın’ın kabul etmediği bir diğer husus, Ahmet Necdet Sezer ile Hablemitoğlu konusunda görüştüğü iddiasıdır. Bu iddiayı dile getiren kişi Şengül Hablemitoğlu’nun avukatı Ersan Barkın’dır. Barkın, 2512/2015 tarihinde savcılığa sunduğu dilekçede şunları söylemiştir; <em>“Halil Şıvgın, Necip Hablemitoğlu&#8217;nun çalışmaları ve o dönem <strong>www.yolsuzluk.com isimli internet sitesinde yer alan gerçek dışı iddialara dair dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile de görüşmüş ve Hablemitoğlu&#8217;nun çalışmalarına müdahale edilmesi hususunda yardım talep etmiştir.&#8221;</strong></em></p>



<p class="wp-block-paragraph">Konuyla ilgili ifade veren Şengül Hablemitoğlu da şunları söylemiştir; <em>“Eşim ölmeden kısa bir süre önce tanıştığımız Ramazan Toprak isimli siyasetçi ısrarlı bir şekilde cenaze sonrası görüşmek istedi. Halil Şıvgın ve Ramazan Toprak eşim ile kitabın yazımı sırasında temas etmeye çalıştılar. <strong>Eşim öldürülmeden 6 ay önce Halil Şıvgın ve Ramazan Toprak’ın aileleri ile görüşmeye başladık.</strong> Halil Şıvgın’ın eşi Hale Şıvgın, eşim ile aynı üniversitede çalışıyordu. Halil Şıvgın bu sebeple eşimle temasa geçmiştir. <strong>Halil Şıvgın ve Ramazan Toprak eşimi ısrarla Abdullah Gül ile görüştürmek istiyordu</strong>. Bildiğim kadarıyla bu görüşme 2002 yılının yaz aylarının başında oldu. Bu görüşmenin içeriğini bilmiyorum. <strong>Halil Şıvgın’ın Ramazan Toprak ile eşimin ölümünden sonraki ısrarlı görüşme talebini kabul ettim.</strong> Ancak çok uzun bir görüşme yapmak istemedim. Bu sebeple çocuklarımdan birisiyle Ramazan Toprak’ın milletvekili olması nedeniyle Oran’da bulunan evine gittim. Görüşmede Ramazan Toprak ve eşi ile birlikte Halil Şıvgın geldi. Bu görüşmeyi benim evimde yapmak istememeleri sebebiyle oraya gitmiştim. Bir buçuk saatlik süre içerisinde çok net bir şey konuşmadılar. Beni neden çağırdıklarını da anlamadım. Bana &#8220;Ne yaptın, ne oldu&#8221; diye sorular sordular. Ben de ifade verdim, kızgın ve acılı olduğumu söyledim. Ufak çocuğumun da uyuması nedeniyle kalkmak istediğimi söyledim, bu nedenle çocuğumu da alarak gittim. Çok uzun bir görüşme istemiyordum bu arada <strong>Halil Şıvgın &#8220;yolsuzluk.com&#8221; sitesinden yayınlanan bazı elektronik postalardan söz etti. Bu sitede Necip Hablemitoğlu yazışma yapmış gibi yazıların olduğunu gördüm. Sitedeki yazışmaları okudum. Cümle yapılarından eşime ait olmadığını anladım. Bu sitenin güvenilir olmadığını, eşimin &#8220;Köstebek&#8221; isimli kitabında yazdığım söyledim. Aynı şeyi bir basın mensubu da bana sorduğunu söyledim ve kızdım. Halil Şıvgın’ın bu aynı belgeleri dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer&#8217;e götürdüğünü öğrendim. Kendisine kızdım. Bizden teyit almadan ve işin gerçeğini araştırmadan dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer&#8217;e götürmesine tepki verdim. Halil Şıvgın&#8217;ın Ahmet Necdet Sezer ile görüşüp görüşmediğini de bilmiyorum, bu kendi beyanıydı.”</strong></em></p>



<p class="wp-block-paragraph">Cinayetin aydınlatılmasından başka bir isteği olmayan, Halil Şıvgın ve Ramazan Toprak ile bir tanışıklığı bulunmayan, cinayetten 6 ay önce bu kişilerle tanışmış olan, eşini 20 yıl önce kaybetmiş ve bu acıyla yaşayan Şengül Hablemitoğlu’nun somut yer, zaman ve kişi isimleri vererek söylediklerindeki tutarlılık ve birazdan başka bir örnekle açıklayacağımız Halil Şıvgın ile ilgili şüpheli durumlar dikkate alındığında; Ş. Hablemitoğlu’nun bu konuda söylediklerine itibar edilmelidir. &nbsp;Acaba, eski bakan Halil Şıvgın ve eski AKP milletvekili Ramazan Toprak’ın özelikle <em>“yolsuzluk.com”</em> sitesindeki yayınlarla ilgilenmelerinin sebebi nedir? Neden cinayetten sadece 6 ay önce Hablemitoğlu ailesiyle tanışmak için yoğun çaba sarfetmişler ve bu aileyle görüşmeye başlamışlardır? Halil Şıvgın’ın, cinayetten sonra bile <em>&#8220;yolsuzluk.com&#8221;</em> sitesinden yayınlanan bazı elektronik postalardan söz etmesinin sebebi nedir? Bu hususların cinayetle bir ilgisi var mıdır? &nbsp;Konuyla ilgili Ahmet Necdet Sezer’in tanıklığına neden başvurulmamıştır?</p>



<p class="wp-block-paragraph">Şengül Hablemitoğlu’nun ifadelerinden; Halil Şıvgın’ın, Ahmet Necdet Sezer’den maktulün durdurulması için yardım istemesinin nedeni <em>“Köstebek”</em> kitabı değil, <em>“yolsuzluk.com”</em> sitesinde yayınlanan haber ve elektronik postalardır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Halil Şıvgın’ın ifadelerine neden itibar edilmemesi gerektiğiyle ilgili somut bir örnek, ifadesinde yer verdiği şu husustur; <em>“Ben Mustafa Özcan ile İstanbul&#8217;da Samanyolu Televizyonumda katıldığım bir program sonrasında tanıştım. Enver Altaylı program sonrasında Mustafa Özcan ile birlikte dışarıda bekliyorlardı. Bana da Enver Altaylı, Mustafa Özcan&#8217;ı özellikle tanıştırmak için beklediklerini söyledi. Mustafa Özcan kendini tanıtırken bana kitap, kırtasiye gibi işlerle meşgul olduğunu söyledi. Program eylül veya ekim aylarında olabilir. Abdullah Gül ile yaptığımız görüşmeden sonra olduğunu hatırlıyorum. <strong>Sanırım Enver Altaylı, Mustafa Özcan&#8217;a Necip Hablemitoğlu&#8217;nun Fetullah Gülen ile ilgili yaptığı çalışmayı söylemiş olacak ki bana &#8220;Bir doçent bununla ilgili bir çalışma yapıyor, biz bu kişi ile nasıl görüşürüz” şeklinde soru sordu. Ben de &#8220;Bu konuya karışmam, beni ilgilendirmez, konuşmak istiyorsa konuşur&#8217; dedim. Görüşme sonrasında Necip Hablemitoğlu&#8217;nu bu konuda bilgilendirdim. </strong>Enver Altaylı benim büroda Necip Hablemitoğlu&#8217;nun yaptığı işlerle ilgili ıvır zıvır demesine rağmen Mustafa Özcan&#8217;a farklı aksettirmiş ki benden yardımcı olmamı istedi. Ben Mustafa Özcan&#8217;ı daha önce tanımadım, görmedim”</em></p>



<p class="wp-block-paragraph">O dönemde hem Mustafa Özcan, hem de Enver Altaylı’nın daha nüfuzlu ve itibarlı kişiler olduğu düşünüldüğünde Şıvgın’ı kapıda beklemeleri mantıklı olmadığı gibi üçünün HTS kayıtlarına itibar edilse bile telefonları ortak bazdan sinyal vermemiştir. Ancak bu husus da savcılık tarafından hiç araştırılmamıştır. Zira bu ifade tam da savcılığın kurgusunu güçlendiren ve baştan doğru kabul edilmesi gereken bir ifadedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Sonuç</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Cinayeti Gülen hareketine bağlama konusunda çok sarf eden MİT ve savcılığın elindeki deliller işte bunlardır. Cinayetin bir numaralı sanığı NGB’nin ifadelerinden işine gelmeyenleri soyut iddialar kabul edip özel korumaya mazhar kişilere takipsizlik veren savcılık, sadece bir kişinin soyut beyanı ve içeriğinde ne konuşulduğu dahi belli olmayan hukuka aykırı HTS kayıtları üzerinden cinayeti Gülen Hareketine yıkmaya çalışmıştır. Bu yaparken de bir çok çelişki ve mantık hatasına imza atmıştır. 14 yıl boyunca saklanan HTS kayıtlarını zamanında paylaşmayan MİT, gözden çıkarılmasına karar verilen kişileri içine alacak ve Hizmet Hareketini şeytanlaştırmaya yönelik bir çalışmayla soruşturmayı manipüle etmeye çalışmıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İddianamede somut hiçbir gerekçe gösterilmeden Fethullah Gülen’in de şüpheli yapılmasının nedeni, bugüne kadar siyasi nedenlerle kabul görmeyen iade talebinin bu kez de adam öldürme dosyası üzerinden yapılmak istenmesi olarak düşünülmektedir. Ancak, bu gerekçeyle yapılacak iade talebinin de kabul edilmesi mümkün görünmemektedir.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity"/>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref1" id="_ftn1">[1]</a> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Soruşturma No: 2004/121619, Esas No: 2022/62858, İddianame No: 2022/9054.</p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref2" id="_ftn2">[2]</a> &nbsp;&nbsp; https://kisadalga.net/haber/detay/hablemitoglu-davasinda-gorevsizlik-azmettirenler-fetocu-dava-teror-mahkemesinde-gorulmeli_47492</p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref3" id="_ftn3">[3]</a> &nbsp;&nbsp; “<em>Şüpheli Ahmet Tarkan MUMCUOĞLU söz konusu soruya önce, İstanbul ili Tuzla İlçesine gidip gitmediğini hatırlamadığı şeklinde cevap vermiş, ifadeye devam edildiği sırada kendiliğinden araya girerek bu hususta; &#8220;&#8230;Fikret EMEK komutanım ile İstihbarat Kısım Amiri olduğu dönemde ona ait hatırladığım kadarıyla BMW 5.20 ya da beyaz Megane marka aracı ile İstanbul Anadolu Yakasında girişte bir ilçeye gittik. Tuzla ilçesi olabilir. Burada bir evin içinde tekerlekli sandalyede gezen yaşlı bir adam ile görüştük. Yolda giderken bana nereye gittiğimizi, kimle görüşeceğimizi söylemedi, buraya uğradık. Müstakil bir eve gündüz bir vakitte ikimiz birlikte gittik. Seyahat sırasında iki kişi olduğumuzu hatırlıyorum. Ben ve Fikret EMEK idik. Bu evde hatırladığım kadarıyla bu yaşlı adamın yardımında bulunan bir erkek şahıs vardı. Ancak çok eski bir zaman olduğu için erkek olup olmadığından tam emin değilim. Anladığım kadarıyla Fikret EMEK bu tekerlekli sandalyedeki kişiyi tanıyordu. Eve gitmemizden tanıdığını düşünüyorum. Evin içerisine geçip bir müddet oturduk. Ne konuşulduğunu hatırlamıyorum. Hatırladığım kadarıyla bir çay içip kalktık. Bu kişinin ismini hatırlamıyorum. Sonrasında geri Ankara&#8217;ya döndük. Neden gittiğimizi şuanda hatırlayamıyorum. Bu kişinin tekerlekli sandalyeyle gezmesinin sebebi daha evvelden ateşli silahla belinden vurulmuş olduğunu orada yapılan konuşmalardan anladım&#8230;&#8221; şeklinde beyanda bulunmuştur.”</em></p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref4" id="_ftn4">[4]</a> &nbsp;&nbsp; &nbsp;“<em>Maktul Necip HABLEMİTOĞLU öldürüldükten sonra, maktul ile ölümünden önce yakın ilişki içerisinde olan emekli Binbaşı İhsan GÜVEN ve eşi de benzer şekilde 2004 yılında İstanbul ili Tuzla ilçesinde öldürülmüşlerdir. Söz konusu bu cinayeti soruşturma dosyamız şüphelilerinin örgüt faaliyeti altında işlemiş oldukları hususunda şüphe bulunmakta olup bu husus Cumhuriyet Başsavcılığımızca resen soruşturma işlemlerine konu edilmiştir. İhsan GÜVEN ve eşinin öldürülmesi eylemlerine ilişkin soruşturmanın henüz yapılmaya başlanması, maktul Necip HABLEMİTOĞLU&#8217;nun öldürülmesi eylemi açısından kalan dava zaman aşımı süresi dikkate alınarak, tamamlanan soruşturma dosyası iddianameye konu edilmiştir. İhsan GÜVEN ve eşinin öldürülmesi söz konusu örgütün eylemi olarak görülmesi halinde bu durum örgütün faaliyetleri açısından bir delil teşkil edecektir. &#8220;Mustafa Levent Göktaş Silahlı Suç Örgütü&#8221; Türk Ceza Kanunu madde 220&#8217;de tanımlanan şekilde silahlı bir suç örgütüdür.</em></p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref5" id="_ftn5">[5]</a> <a href="https://www.mevzuat.gov.tr/anasayfa/MevzuatFihristDetayIframe?MevzuatTur=7&amp;MevzuatNo=13078&amp;MevzuatTertip=5">https://www.mevzuat.gov.tr/anasayfa/MevzuatFihristDetayIframe?MevzuatTur=7&amp;MevzuatNo=13078&amp;MevzuatTertip=5</a></p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref6" id="_ftn6">[6]</a> &nbsp;&nbsp; https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2013/07/20130711-12.htm</p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref7" id="_ftn7">[7]</a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 25/11/2014 T., 2013/9-841 E., 2014/513 K. sayılı kararı.</p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref8" id="_ftn8">[8]</a> &nbsp;&nbsp; B. No: 70078/12, 11/01/2022</p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref9" id="_ftn9">[9]</a> https://tr.wikipedia.org/wiki/Telekom%C3%BCnikasyon_%C4%B0leti%C5%9Fim_Ba%C5%9Fkanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1</p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref10" id="_ftn10">[10]</a> https://www.hurriyet.com.tr/gundem/derin-arastirmaci-vuruldu-38439885</p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref11" id="_ftn11">[11]</a> https://twitter.com/GkhanGnes8/status/1467200074975428611</p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref12" id="_ftn12">[12]</a> <a href="https://www.milliyet.com.tr/siyaset/erdogani-koruyan-pilot-ve-akarin-yaveri-general-oldu-6267941">https://www.milliyet.com.tr/siyaset/erdogani-koruyan-pilot-ve-akarin-yaveri-general-oldu-6267941</a></p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref13" id="_ftn13">[13]</a> <a href="https://www.veryansintv.com/hablemitoglu-dosyasindaki-isimle-ilgili-yas-karari/">https://www.veryansintv.com/hablemitoglu-dosyasindaki-isimle-ilgili-yas-karari/</a></p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref14" id="_ftn14">[14]</a> <a href="https://www.dw.com/tr/necip-hablemito%C4%9Flu-dosyas%C4%B1nda-kim-neyle-su%C3%A7lan%C4%B1yor/a-62086406">https://www.dw.com/tr/necip-hablemito%C4%9Flu-dosyas%C4%B1nda-kim-neyle-su%C3%A7lan%C4%B1yor/a-62086406</a></p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref15" id="_ftn15">[15]</a> https://www.birgun.net/haber/bulgaristan-levent-goktas-in-turkiye-ye-iade-talebini-reddetti-411683</p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref16" id="_ftn16">[16]</a> https://serbestiyet.com/ozel-haber/analiz-hablemitoglu-suikastini-feto-azmettirdiyse-enver-altayli-suikast-parasini-neden-siemensten-aldigi-komisyonla-karsiladi-111079/</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>BİRLEŞMİŞ MİLLETLER İNSAN HAKLARI KOMİTESİNİN GÖKHAN AÇIKKOLLU KARARI ÜZERİNE GENEL BİR DEĞERLENDİRME                                    Dr. Gökhan GÜNEŞ  </title>
		<link>https://www.justicesquare.com/blog/2022/12/02/birlesmis-milletler-insan-haklari-komitesinin-gokhan-acikkollu-karari-uzerine-genel-bir-degerlendirme-dr-gokhan-gunes/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Editor]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Dec 2022 11:36:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Articles]]></category>
		<category><![CDATA[Dr. Gökhan Güneş]]></category>
		<category><![CDATA[TURKISH WRITINGS]]></category>
		<category><![CDATA[BANK ASYA]]></category>
		<category><![CDATA[BAROLARBİRLİĞİ]]></category>
		<category><![CDATA[Bekir Bozdağ]]></category>
		<category><![CDATA[BYLOCK]]></category>
		<category><![CDATA[İNSAN HAKLARI VE EŞİTLİK KURUMU]]></category>
		<category><![CDATA[İşkence]]></category>
		<category><![CDATA[Kötu Muamele]]></category>
		<category><![CDATA[Mukadder Alakuş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.justicesquare.com/?p=1722</guid>

					<description><![CDATA[                                                                                                                                                                   A.&#160;&#160;&#160; KOMİTE KARARININ GENEL DEĞERLENDİRMESİ Daha önceki yazılarımıza konu ettiğimiz Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesinin 3736/2020 sayılı Mukadder Alakuş  dosyasında Komite   haksız  tutuklama, kötü cezaevi koşulları ve adil yargılanma hakkının ihlali konularında önemli bir karara imza atmıştı. Başvurucu hakkında Komite yaptığı değerlendirmede Bylock mesajlaşama programı kullanmak, Bank Asya hesabına sahip olmak ve barışçıl bir &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">                                                                                                                                                                    </p>



<h2 class="wp-block-heading">A.&nbsp;&nbsp;&nbsp; KOMİTE KARARININ GENEL DEĞERLENDİRMESİ</h2>



<p class="wp-block-paragraph">Daha önceki yazılarımıza konu ettiğimiz Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesinin 3736/2020 sayılı <strong>Mukadder Alakuş</strong>  dosyasında Komite   haksız  tutuklama, kötü cezaevi koşulları ve adil yargılanma hakkının ihlali konularında önemli bir karara imza atmıştı. Başvurucu hakkında Komite yaptığı değerlendirmede Bylock mesajlaşama programı kullanmak, Bank Asya hesabına sahip olmak ve barışçıl bir mitinge katılmak gibi iç hukukta suç olarak tanımlanmayan veya yasaklanmayan eylemlerin terör örgütüne üye olmak suçunun delili olarak tutuklama ve mahkumiyet kararına esas alınmasının hak ihlali olduğuna özellikle vurgu yapmıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">BM İnsan Hakları Komitesi bu önemli kararından çok kısa bir süre sonra aynı nitelikte bir başka önemli ihlal kararını açıklamıştır. Komite&nbsp; 30/11/2022 tarihli ve 3730/2020 sayılı <strong>Gökhan Açıkkollu </strong>kararında önemli tespit ve ihlallere yer vermiştir. 15 Temmuz darbe girişimi sonrası gözaltına alınan öğretmen Gökhan Açıkkollu, gözaltında uğradığı işkence ve kötü muameleler sonucu hayatını kaybetmiş ve Açıkkollu’nun ölümüyle ilgili savcılık takipsizlik kararı verilmiştir. Takipsizlik kararından sonra <strong>Gökhan Açıkkollu’nun </strong>yaşam hakkına ve ölümünden sonraki soruşturma surecine&nbsp; ilişkin ihlallerin tespiti adına &nbsp;<strong>Gökhan Açıkkollu’nun &nbsp;</strong>eşiMümüne Acikkollu tarafından Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesine başvuru yapılmıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Başvurucunun kocası olan Gökhan Açıkkollu’nun gözaltındayken ölümüyle sonuçlanan işkence ve kötü muameleye tabi tutulduğu yönündeki iddialarına ilişkin olarak Komite yaptığı değerlendirme neticesinde:</strong></p>



<ul class="wp-block-list">
<li>Başvurucunun kocasının gözaltında tutulmasının ve akabinde nezarethanede ölümünün hukukiliğine itiraz etmede Anayasa Mahkemesi önündeki bireysel başvuru yolunun uygulamada etkili olacağının taraf Devlet tarafından ispatlanmadığına,</li>



<li>Türkiye’de 2 Ağustos 2016&#8217;da ülke çapında olağanüstü hal ilan edildikten sonra yürürlüğe giren askıya alma bildiriminin (derogasyon) keyfi tutuklamaya karşı temel güvenceleri askıya alamayacağına,</li>



<li>Taraf Devlet&#8217;in, Gökhan Açıkkollu’nun 3 Ağustos 2016 tarihinde yapılan tıbbi muayenesi sırasında, gözaltındayken fiziksel ve psikolojik travmaya maruz kaldığı yönündeki iddialarının derhal, tarafsız ve kapsamlı bir şekilde soruşturulduğunu ortaya koyamadığına,</li>



<li>Taraf Devlet&#8217;in, Sözleşme&#8217;nin 6. ve 7. maddelerine aykırı olarak, Gökhan Açıkkollu’yu işkence ve kötü muameleden korumak ve nihayetinde, önceden var olduğu bilinen sağlık sorunlarını göz önünde bulundurarak, gözaltındayken hayatını korumak için gerekli özeni göstermediğine,</li>



<li>Taraf Devlet&#8217;in işkence iddialarına ve Gökhan Açıkkollu’nun ölümüne ilişkin kapsamlı ve tarafsız bir soruşturma yürütüldüğünü gösteremediğine, soruşturma sırasında gözaltında bulunan diğer tanıkların ifadelerinin hangi gerekçeyle dikkate alınmadığının veya ölümünden önceki işkence iddialarının neden zamanında etkili bir şekilde soruşturulmadığının gerekçelendiremediğine,</li>
</ul>



<p class="wp-block-paragraph">Karar vermiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Komite Gökhan Açıkkollu’nun&nbsp; ölümü ile sonuçlanan gözaltı ve soruşturma surecine ilişkin olarak ise</strong>, <strong>gözaltına alma işleminin &nbsp;keyfi olup olmadığını değerlendirirken Mukadder Alakuş</strong>&nbsp; <strong>Kararında olduğu gibi</strong><strong>, </strong><strong><u>&#8220;</u></strong><strong>keyfilik&#8221; kavramının, uygunsuzluk, adaletsizlik, öngörülebilirlik eksikliği ve hukuka uygunluk unsurlarının yanı sıra makul olma, gereklilik ve orantılılık unsurlarını da içerecek şekilde geniş yorumlanması gerektiğine </strong><strong>ve cezai suçlamalarla ilgili olarak gözaltında tutmanın her koşulda makul ve gerekli olması zorunluluğuna vurgu yaptıktan sonra &nbsp;</strong></p>



<ul class="wp-block-list">
<li>Taraf devlet tarafından Başvurucunun kocası Gökhan Açıkkollu’nun gözaltın alınma nedeni veya kendisine yöneltilen suçlamalar hakkında derhal bilgilendirildiği iddiasını kanıtlamak için gözaltı kararı, tutuklama emri veya adli işlem tutanakları gibi herhangi bir belge sunulmadığına,</li>



<li>Taraf Devletin iddia edilen tanık ifadeleri, yakalama emri, gözaltı kararı, Bylock uygulamasına ilişkin konuşma kayıtları gibi herhangi bir belge veya başvurucunun kocasının gözaltına alınmasını haklı gösterdiği iddia edilen delillere yönelik herhangi bir kanıt sunmadığına,</li>



<li>Bylock gibi şifreli bir iletişim aracının veya Bank Asya hesabının sadece kullanılması veya indirilmesinin, konuşma kayıtları gibi başka delillerle desteklenmedikçe, kendi başına yasadışı bir silahlı örgüte üyeliğinin kanıtı olamayacağına,</li>



<li>Taraf Devlet tarafından atıfta bulunulan ve Bylock uygulamasının FETÖ üyeliği suçunun tek veya belirleyici delili olarak kullanılabileceğine hükmeden Anayasa Mahkemesi kararlarının, başvurucunun kocasının yakalanmasından ve gözaltına alınmasından sonra yayımlandığına,</li>



<li>Taraf Devlet&#8217;in <strong>Gökhan Açıkkollu’ya </strong>atfetilen suçlamalar ve yakalanma nedeni hakkında derhal bilgilendirildiğini ve tutulmasının makul ve gerekli olma kriterlerini karşıladığını kanıtlayamadığına,</li>



<li>Komite, Sözleşmenin 4. madde kapsamındaki bir askıya alma bildiriminin, makul olmayan veya lüzumsuz bir özgürlükten yoksun bırakmayı haklı gösteremeyeceğine</li>
</ul>



<p class="wp-block-paragraph">Karar vermiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Verilen karar ve ortaya konulan tespitler ışığında Komite Gökhan Açıkkollu’nun haksız ve keyfi bir şekilde gözaltına alındığını, işkence ve kötü muamele sonucu yaşamını yitirdiğini ve ölümüyle ilgili etkin bir soruşturma yürütülmeyerek takipsizlik kararı verildiğini açıkça ortaya koymuştur. Görüldüğü üzere komite &nbsp;şifreli bir iletişim aracının veya banka hesabının sadece kullanılması veya indirilmesinin, konuşma kayıtları gibi başka delillerle desteklenmedikçe, kendi başına yasadışı bir silahlı örgüte üyeliğin kanıtı olamayacağını belirterek yargılama surecinde adil yargılanma hakkı kapsamında suç ve cezaların kanuniliği ve geriye yürümezliği ilkelerine uygun hareket edilmediğine karar vermiştir. Aynı şekilde Komite, başvurucu bakımından geçmiş örnekleri de dikkate alarak&nbsp; Anayasa Mahkemesi nezdinde yapılacak bireysel başvuru yolunu etkisiz kabul etmiştir. &nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Komitenin yukarıda özetlenen tespit ve değerlendirmeleri incelendiğinde Türkiye&#8217;deki mahkemeler tarafından gözaltı, tutuklama ve mahkûmiyet kararlarının verilmesi sürecinde Sözleşme hükümlerinin açıkça ihlal edilmiş olduğu, adil yargılanma hakkının gereklerinin yerine getirilmediği, gözaltında yaşam hakkının açık ve aleni olarak ihlal edildiği ve hukuksuz uygulamalara yönelik yapılan şikayetlere ilişkin etkin, tarafsız ve kapsamlı bir soruşturma sürecinin yürütülmediği özellikle vurgulanmaktadır.&nbsp; Diğer bir ifade ile yargısal süreçlerde dahil olmak üzere&nbsp; Türkiye’de &nbsp;hukuksuzluk üzerine istikrar kazanmış bir idari pratiğin etkin olduğuna vurgu yapılmaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Diğer taraftan <strong>Mukadder Alakuş</strong>&nbsp; Kararında olduğu gibi Komitenin <strong>Gökhan Açıkollu</strong> kararında yaptığı tespit ve değerIendirmeler 15 Temmuz Darbe Girişimi sonrası Gülen Hareketi mensuplarına yönelik başlatılan soruşturmalarda ve yapılan yargılamalarda yaşanan sistematik ve yaygın hak ihlallerinin Komite tarafından tespiti ve kabulü anlamına gelmektedir. Türkiye’de yapılan her hukuksuz işlem, karar ve eylem için bir gerekçe uydurulsa veya yapılan hukuksuz işlem, eylem ve kararı haklı göstermek için kanunlar değiştirilse veya siyaset kurumunun hukuksuz işlem ve kararlarına meşruiyet tanıma fonksiyonunu üstlenen Anayasa Mahkemesi’nden ısmarlama kararlar alınsa da her bir hukuksuzluk evrensel hukuk ilkeleri ışığında uluslararası mahkeme ve kurumlar nezdinde mahkum edilmektedir. Türk yargı makamlarının <strong>“kılıf”</strong> ile <strong>“hukuki gerekçe”</strong> kavramların birbirini zıttı kavramlar olduğunu kavraması gerekmektedir. Zira hukuksuzluklar için üretilmiş hiçbir kılıf/gerekçe hukuk ve adalet nezdinde kabul görmemektedir. Kılıf “keyfilik” kavramının su yüzüne çıkmış en somut halidir. Tek bir hukuksuzluk için binlerce kılıf ve haksız gerekçenin yok hükmünde olduğu da zaten BM İnsan Hakları Komitesi’nin son kararları ile tescillenmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu nedenle antidemokratik rejimler ne kadar güçlü olursa olsun hak ve adalet karşında her zaman zayıf ve kaybeden konumunda olmuşlardır. Bu noktada bizlere düşen sadece sabırla adaletin tecelli edeceği zamanı beklemek ve adaletin gereği için gerekli olan mücadeleyi vermektir.</p>



<h2 class="wp-block-heading">B.&nbsp;&nbsp;&nbsp; BM’NİN DİKKAT ÇEKTİĞİ HUSUSLAR</h2>



<h4 class="wp-block-heading">a. Anayasa Mahkemesi ve İç Hukuk Yollarının Tüketilmesi</h4>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><u>7.4</u></strong> Komite kendi içtihadını<a href="#_ftn1" id="_ftnref1">[1]</a> takiben, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi&#8217;nin, Anayasa Mahkemesi&#8217;nin başvurucuların haklarının ihlalini tespit ettiği iki davadaki bulgularının alt mahkemeler tarafından uygulanmaması nedeniyle, tutuklu yargılama davalarında bu hukuk yolunun etkililiğine ilişkin endişelerini dile getirdiğini not etmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ayrıca, özgürlük ve güvenlik hakkıyla ilgili davalarda Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yolunun, hem teoride hem de uygulamada etkili olduğunu kanıtlamanın Hükümete düştüğünü kaydetmiştir.<a href="#_ftn2" id="_ftnref2">[2]</a> Komite, başvurucunun davasının koşullarında ve Anayasa Mahkemesi kararlarının alt derece mahkemeleri nezdindeki kıymeti ışığında, başvurucunun kocasının tutulmasının ve akabinde nezarethande ölümünün hukukiliğine itiraz etmede Anayasa Mahkemesi önündeki bireysel başvurunun uygulamada etkili olacağını taraf Devletin göstermediğini tespit etmektedir.</p>



<h4 class="wp-block-heading">b. Gökhan Açıkollu’nun Gözaltında İşkence Ve Kötü Muamele Sonucu Ölümü</h4>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><u>8.1</u></strong> Komite, İhtiyari Protokol&#8217;ün 5 (1) maddesi uyarınca, taraflarca kendisine sunulan tüm bilgiler ışığında başvuruyu değerlendirmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><u>8.2</u></strong> Komite, taraf Devletin Sözleşme&#8217;nin 4. maddesi uyarınca yaptığı ve bu başvuruya yol açan olaylardan sonra, 2 Ağustos 2016&#8217;da ülke çapında olağanüstü hal ilan ettikten sonra yürürlüğe giren askıya alma bildirimini (derogasyon) not eder (yukarıdaki 1.2 ve 4.1 paragrafları). Komite, Sözleşme&#8217;den hariç tutulan herhangi bir tedbir için esas olan koşulun, orantılılık ilkesine uygun olarak durumun kesinlikle gerektirdiği ölçüde sınırlandırılması olduğunu kaydeder. Komite ayrıca, belirli bir hüküm için tanınan istisnanın, durumun zorunluluklarını kendiliğinden haklı gösterilebileceği gerçeğinin, askıya alma uyarınca alınan özel önlemlerin de durumun zorunluluklarının gerekli olduğu yönündeki koşulu ortadan kaldırmadığını hatırlatır. Komite, 6 ve 7. maddelerdeki haklar yönünden herhangi bir askıya alma işleminin yapılamayacağını Sözleşme&#8217;nin 4 (2) maddesinin açıkça düzenlediğini hatırlatır. Sözleşme&#8217;nin 9. maddesi, 4(2) maddesi kapsamındaki askıya alınamaz haklar listesinde yer almamasına rağmen, 4. madde kapsamındaki durumlar bile makul olmayan veya gereksiz koşullarda gerçekleşen özgürlükten mahrum bırakmanın bir tutuklamayı haklı kılamayacağı kadarıyla, keyfi tutuklamaya karşı temel güvencenin askıya alınamaz olduğunu hatırlatır. Bununla birlikte, muayyen bir yakalama veya tutuklamanın keyfi olup olmadığının tespitii toplumun hayatını tehdit eden olağanüstü bir durumun mevcudiyeti ve niteliği ile ilişkili olabilir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><u>8.3</u></strong> Komite, başvurucunun Sözleşme&#8217;nin 6. ve 7. maddeleri kapsamında, yetkililerin eşinin sağlık sorunları hakkında bilgi sahibi olmalarına rağmen, kocasının gözaltındayken ölümüyle sonuçlanan işkence ve kötü muameleye tabi tutulduğu yönündeki iddialarını not etmektedir. Komite, ayrıca başvurucunun, taraf Devletin kocasının ölümünü gerektiği gibi soruşturmaması nedeniyle kendisi ve ailesinin ruhsal ıstırap ve insanlık dışı muameleye maruz kaldıklarına ilişkin iddiasını da kaydetmektedir. Komite, Taraf Devlet&#8217;in, başvurucunun kocasına yeterli ilaç sağlandığı ve düzenli olarak muayene edildiği ve otopsi raporlarında belirtildiği gibi, işkence veya kötü muameleye maruz kaldığına dair herhangi bir belirti olmaksızın kalp krizinden öldüğü yönündeki iddiasını not etmektedir. Komite, ayrıca, taraf Devletin, başvurucunun kocasının ölümüyle ilgili soruşturmanın uluslararası standartlar ve protokollere uygun olarak ve somut delillere dayalı şekilde gereği gibi yürütüldüğü yönündeki beyanını da kaydeder.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><u>8.4</u></strong> Komite, taraf Devletin tutukluların yaşam ve esenliğinden sorumlu olduğunu ve tutuklu tüm kişilerin yaşamını koruma görevinin, onlara gerekli tıbbi bakımı sağlamayı ve sağlıklarının uygun şekilde düzenli olarak takibini içerdiğini hatırlatır. Gözaltında doğal olmayan koşullarda meydana gelen ölüm, Devlet makamlarınca keyfi olarak yaşamdan mahrum bırakılmaya ilişkin karine oluşturur ve bu sadece, Devletin 6. madde kapsamındaki yükümlülüklerini yerine getirdiğini ortaya koyan kapsamlı, hızlı ve tarafsız bir soruşturma temelinde çürütülebilir.<a href="#_ftn3" id="_ftnref3">[3]</a> Komite ayrıca, kötü muamele gören kişinin fiziksel ve ruhsal sağlığını ciddi şekilde etkileyebilecek ve aynı zamanda hayatını kaybetme riskini de doğurabilecek 7. maddede yasaklanan işkence ve kötü muamele gibi eylemlerin gerekli kılabileceği üzere herkese bir koruma sağlamanın taraf Devletin görevi olduğunu hatırlatır. <a href="#_ftn4" id="_ftnref4">[4]</a> İşkence ve kötü muamele iddialarıyla karşı karşıya kalındığında, memurlarının sorumlu olduğuna dair iddiaları çürüten ve İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı, Aşağılayıcı Muamele veya Cezaların Etkili Biçimde Soruşturulması ve Belgelendirilmesi İçin El Kılavuzu’nu (İstanbul Protokolü) uygulayan hızlı ve tarafsız bir soruşturma yoluyla tutukluyu korurken gerekli özeni gösterdiklerini ortaya koyan kanıtlar sunmak Taraf Devletin görevidir. Komite benzer şekilde, potansiyal hukuk dışı yaşamdan yoksun bırakmalara ilişkin kovuşturmaların, Potansiyel Hukuk Dışı Ölümlerin Soruşturulmasına İlişkin Minnesota Protokolü de dahil olmak üzere ilgili uluslararası standartlara uygun olarak yürütülmesi gerektiğini, sorumluların adalete teslim edilmesini sağlamayı ve cezasızlığın önlenmesi ile tekrarlanan ihlallerden kaçınmak amacıyla uygulama ve politikaların gözden geçirilmesi için gerekli derslerin çıkarılması ve hesap verebilirliği teşvik etmeyi amaçlaması gerektiğini hatırlatır.<a href="#_ftn5" id="_ftnref5">[5]</a>&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><u>8.5</u></strong> Mevcut davada Komite, taraf Devlet&#8217;in şu sonuçlara ulaşan iki otopsi raporu sunduğunu gözlemlemektedir: (i) başvurucunun eşinin travmatik bir etki veya zehirlenme sonucu ölmediği; (ii) cilt dokusunda gözlenen renk değişiklikleri ile sternum ve kaburga kırıklarının muhtemelen hayata yeniden döndürme operasyonlarina bağlı olduğu; ve (iii) akut miyokard enfarktüsü sonucu öldüğü. Komite ayrıca, taraf Devlet&#8217;in Cumhuriyet savcılığının “Gökhan Açıkkollu&#8217;nun ölümünde katkısı olduğu düşünülen bir dış etkenin varlığını gerektiren bilgi ve bulgulara ilişkin şüpheli bir durum bulunmadığını&#8221; belirten takipsizlik kararını sunduğunu da gözlemlemektedir. Ancak Komite, hem takipsizlik kararında hem de 23 Kasım 2016 tarihli otopsi raporunda başvurucunun ve kardeşinin işkence olabileceğine dair endişelerini dile getiren ifadelerine yer verildiğini gözlemlemektedir. Komite ayrıca, taraf Devletin, başvurucunun kocasının gözaltındayken aldığı ve birçok durumda kaburgalarında, boynuna yakın bölgelerde ve sırtında yaralanmalar olduğunu, psikolojik depresyonunu ile baş dönmesi ve terleme semptomlarını doğrulayan tıbbi raporlardaki tutarsızlıklara ilişkin herhangi bir bilgi sunmadığını da not etmektedir. <strong>Taraf Devlet&#8217;in, başvurucunun kocasının 3 Ağustos 2016 tarihinde yapılan tıbbi muayenesi sırasında, gözaltındayken fiziksel ve psikolojik travmaya maruz kaldığı yönündeki iddialarının derhal, tarafsız ve kapsamlı bir şekilde soruşturulduğunu ortaya koymadığını</strong> kaydetmektedir. Komite ayrıca, taraf Devlet&#8217;in, doktorların raporlarında başvurucunun eşinin boynunda tespit edilen yaraların &#8220;muhtemelen eski travmaya bağlı&#8221; olduğu yönündeki değerlendirmelerini de soruşturmadığını gözlemlemektedir. Komite, dosyada mevcut bilgilere dayanarak, yetkililerin işkence iddialarından haberdar olmalarına rağmen, bu iddialar temelinde, başvurucunun eşinin vücudundaki belirgin işaretler ve tıbbi olarak bildirilen psikolojik semptomlara yönelik İstanbul Protokolü uyarınca <em>re&#8217;sen </em>herhangi bir soruşturma yürütüldüğünün açık olmadığını düşünmektedir. Komite, mevcut davanın koşullarında ve özellikle taraf Devlet&#8217;in birçok kez tanık olunan kötü muamelenin görünür işaretlerini etkili bir şekilde izah edememesi veya ciddi soruşturmaların yürütüldüğünü ortaya koyamaması ışığında, başvurucunun iddialarına gereken ağırlığın verilmesi gerektiğini düşünmektedir. Komite, <strong>taraf Devlet&#8217;in, Sözleşme&#8217;nin 6. ve 7. maddelerine aykırı olarak, başvurucunun kocasını işkence ve kötü muameleden korumak ve nihayetinde, önceden var olduğu bilinen sağlık sorunlarını göz önünde bulundurarak, gözaltındayken hayatını korumak için gerekli özeni göstermediği </strong>sonucuna varmıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><u>8.6</u></strong> Komite, soruşturmada ulaşılan olguları, kanıtları ve sonuçları değerlendirmenin Komite&#8217;nin görevi olmadığını hatırlatmakla birlikte, <strong>taraf Devlet&#8217;in işkence iddialarına ve başvurucunun eşinin ölümüne ilişkin kapsamlı ve tarafsız bir soruşturma yürütüldüğünü göstermediğini, soruşturma sırasında gözaltında bulunan diğer tanıkların ifadelerinin hangi gerekçeyle dikkate alınmadığını veya ölümünden önceki işkence iddialarının neden zamanında etkili bir şekilde soruşturulmadığını gerekçelendirmediğini</strong> düşünmektedir. Komite ayrıca, bir otopsi raporunda kaburga kırıklarıyla ilgili olarak &#8220;bunun hayata yeniden döndürme işlemleri sırasında meydana gelmiş olması mümkündür&#8221; şeklindeki belirsiz sonuçların, ölümünden önce bildirilen yaralanma belirtilerini ve işkence iddialarını göz ardı ettiğini gözlemlemektedir. Komite, <strong>taraf Devlet yetkililerinin Gökhan Açıkkollu&#8217;nun ölüm koşullarını derhal ve kapsamlı bir şekilde soruşturmamasının, başvurucu ve çocuklarını etkili bir şekilde hukuk yolundan mahrum bıraktığı</strong> ve 7. madde kapsamındaki haklarını ihlal eden bir ruhsal ızdıraba neden olduğu sonucuna varmaktadır.</p>



<h4 class="wp-block-heading">c. Keyfi Olarak Gözaltına Alınma ve Soruşturma Süreci</h4>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><u>8.7</u></strong> Komite, başvurucunun, eşinin darbe teşebbüsüyle bağlantısı olduğuna dair delil bulunmadığı halde keyfi olarak gözaltına alındığı ve tutuklandığı ile Bylock uygulamasını kullandığına dair iddia edilen kanıtın gözaltına alınması için yeterli bir dayanak oluşturamayacağı ve hukuka aykırı olarak elde edildiği yönünde, Sözleşme&#8217;nin 9. ve 14. maddeleri altındaki iddialarını not etmektedir. Komite ayrıca başvurucunun şu iddialarını da not etmektedir: (a) kocası kendisine yöneltilen suçlamalar hakkında hiçbir zaman bilgilendirilmemiştir; (b) kocası bir avukat tayin edememiştir; (c) kocasının savunması hiçbir zaman alınmamıştır; (d) gözaltında tutulduğu 13 gün boyunca hiçbir zaman hakim karşısına çıkarılmamıştır ve; (e) aleyhinde kanıt olmamasına rağmen suçlu olduğu varsayılmıştır. Komite, taraf Devletin, başvurucunun kocasının, FETÖ üyeliği suçunun kesin ve yasal olarak toplanmış delillerini oluşturan Bylock uygulamasını kullanması ve Bank Asya hesabına sahip olmasına dayanılarak, tutuklanma nedenlerinden ve kendisine yöneltilen terör örgütü üyeliği suçlamasından derhal haberdar edildiği yönündeki argümanını not etmektedir. Komite, taraf Devlet&#8217;in, suçlamaların, başvurucunun kocasının ifadesinde tanıdığı bir tanık beyanına da dayandığını ve Olağanüstü Hal Kanunu’na uygun olan tutukluluk süresi boyunca avukatlarıyla görüşebildiği yönündeki bildirimini not etmektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><u>8.8</u></strong> Komite, başvurucunun, kocasının tutulmasının olağanüstü hal kanun hükmünde kararnameleri kapsamında hukuka aykırı olduğunu iddia etmediğini kaydetmektedir. Dolayısıyla Komite&#8217;nin önündeki mesele, başvurucunun tutukluluğunun keyfi olup olmadığının değerlendirilmesidir. <strong>Komite, &#8220;keyfilik&#8221; kavramının uygunsuzluk, adaletsizlik, öngörülebilirlik ve hukuka uygunluk yokluğu unsurlarının yanı sıra makuliyet, gereklilik ve orantılılık unsurlarını da içerecek şekilde geniş yorumlanması gerektiğini ve cezai suçlamalarla ilgili olarak gözaltında tutmanın her koşulda makul ve gerekli olması gerektiğini </strong>hatırlatır. Komite, taraf Devletin ilk beyanlarında başvurucunun kocasına yöneltilen suçlamaların Bylock uygulamasını yüklemesi ve kullanması ile Bank Asya hesabına sahip olması şeklindeki önemli delillere dayandığını belirttiğini ve ikinci beyanlarında tanık ifadelerine dayanarak gözaltına alındığını açıkladığını gözlemlemektedir. Bununla birlikte, taraf Devletin iddia edilen tanık ifadeleri, yakalama emri, gözaltı kararı, Bylock uygulamasına ilişkin konuşma kayıtları gibi herhangi bir belge veya başvurucunun kocasının gözaltına alınmasını haklı gösterdiği iddia edilen delillere yönelik herhangi bir kanıt sunmadığını not etmektedir. Komite ayrıca, taraf Devletin, Milli Eğitim Bakanlığı&#8217;nın başvurucunun kocasının öğretmenlik görevine iade edildiğine dair yazısına ilişkin bir açıklama sunmadığını da not etmektedir. Ayrıca<strong> Komite, taraf Devlet tarafından atıfta bulunulan ve Bylock uygulamasının FETÖ üyeliği suçunun tek veya belirleyici delili olarak kullanılabileceğine hükmeden Anayasa Mahkemesi kararlarının, başvurucunun kocasının yakalanmasından ve gözaltına alınmasından sonra yayımlandığını </strong>not etmektedir. Bu anlamda Komite, taraf Devletin, başvurucunun kocasının yakalanması ve gözaltına alınması esnasında, adli makamların <strong>Bylock&#8217;un niteliği hakkında, programın yalnızca FETÖ üyeleri tarafından iç iletişim amacıyla kullanıldığı sonucuna varmak için yeterli bilgiye, ki bu onun tutulmasını haklı kılabilirdi, ne şekilde sahip olduklarına dair bilgi sunmadığını</strong> değerlendirmektedir. Komite ayrıca, işlemiş olabilecekleri suçların soruşturulması amacıyla veya ceza yargılaması amacıyla tutuklanan kişilerin, zan altında oldukları veya itham edildikleri suçlar hakkında derhal bilgilendirilmeleri gerektiğini hatırlatır. Komite, taraf Devlet&#8217;in, <strong>başvurucunun kocasının tutuklanma nedeni veya kendisine yöneltilen suçlamalar hakkında derhal bilgilendirildiği iddiasını kanıtlamak için gözaltı kararı, tutuklama emri veya adli işlem tutanakları gibi herhangi bir belge sunmadığını</strong> not etmektedir. Komite ayrıca, taraf Devlet&#8217;in soruşturma sırasında ona yöneltilen sorulara ilişkin herhangi bir bilgi veya gerçekleştirdiğini iddia ettiği 27 Temmuz 2016 tarihli sorgunun kaydını sunmadığını not etmektedir. Bu koşullar altında Komite, <strong>taraf Devlet&#8217;in başvurucunun kocasının kendisine atfetilen suçlamalar ve yakalanma nedeni hakkında derhal bilgilendirildiğini ve tutulmasının makul ve gerekli olma kriterlerini karşıladığını kanıtlamadığını</strong> değerlendirmektedir. Komite, 4. madde kapsamındaki bir askıya alma bildiriminin, makul olmayan veya lüzumsuz bir özgürlükten yoksun bırakmayı haklı gösteremeyeceğini hatırlatmaktadır. Bu nedenle Komite, başvurucunun kocasının tutulmasının Sözleşme&#8217;nin 9 (1) ve (2) maddesi altındaki haklarının ihlaline yol açtığını tespit etmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><u>8.9</u></strong> Sözleşme&#8217;nin 6, 7, 9(1) ve 9(2) maddelerinin ihlal edildiğini tespit eden Komite, başvurucunun 14(2), (3)(b) ve (d) maddelerinin ihlal edildiğine dair iddialarını ayrıca incelememeye karar vermiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>9.</strong> İhtiyari Protokol&#8217;ün 5 (4) maddesi uyarınca hareket eden Komite, önündeki olayların, başvurucunun kocasının Sözleşme&#8217;nin 6, 7 ve 9 (1) ve (2) maddeleri kapsamındaki haklarının ve başvurucunun ve çocuklarının 7. madde kapsamındaki haklarının ihlal edildiğini ortaya koyduğu görüşündedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>10.</strong> Sözleşme&#8217;nin 2 (3) (a) maddesi uyarınca, taraf Devlet başvurucuya etkili bir hukuk yolu sağlamakla yükümlüdür. Bu, Sözleşmeden doğan hakları ihlal edilen bireylere tam telafi sağlamasını gerektirir. Buna göre, taraf Devlet, diğerlerinin yanı sıra, aşağıdaki hususlarda uygun adımları atmakla yükümlüdür: (a) başvurucunun eşinin keyfi olarak tutuklanması, işkence görmesi ve ölümü koşullarına ilişkin hızlı, tarafsız ve kapsamlı bir soruşturma yürütmek, (b) sorumluları kovuşturmak; ve (c) başvurucuya ve çocuklarına yeterli tazminat sağlamak. Taraf Devlet ayrıca gelecekte benzer ihlallerin meydana gelmesini önlemek için gerekli tüm adımları atmakla yükümlüdür.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>11.</strong> Taraf Devlet&#8217;in, İhtiyari Protokol&#8217;e taraf olmakla, Komite&#8217;nin Sözleşme&#8217;nin ihlal edilip edilmediğini tespit etme yetkisini tanıdığını ve Sözleşme&#8217;nin 2. maddesi uyarınca, taraf Devlet&#8217;in kendi topraklarında bulunan ve kendi yargı yetkisine tabi olan tüm bireylere Sözleşme&#8217;de tanınan hakları güvence altına almayı ve bir ihlalin gerçekleştiği tespit edildiğinde etkili ve uygulanabilir bir hukuk yolu sağlamayı taahhüt ettiğini göz önünde bulunduran Komite, 180 gün içinde taraf Devlet&#8217;ten Komite&#8217;nin Görüşlerini hayata geçirmek için alınan önlemler hakkında bilgi almak istemektedir. Taraf Devlet&#8217;ten ayrıca mevcut Görüşleri yayınlaması ve taraf Devlet&#8217;in resmi dilinde geniş çaplı olarak dağıtması talep edilmektedir.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity"/>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref1" id="_ftn1">[1]</a> &nbsp;&nbsp;&nbsp; <em>Özçelik vd./Türkiye, </em>(CCPR/C/125/D/2980/2017); <em>Alakus/Türkiye</em>, (CCPR/C/135/D/3736/2020).</p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref2" id="_ftn2">[2]</a> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, <em>Mehmet Hasan Altan/Türkiye </em>(No. 13237/17), 20 Mart 2018, para. 142; <em>Şahin Alpay/Türkiye </em>(No. 16538/17), 20 Mart 2018, para. 121.&nbsp;</p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref3" id="_ftn3">[3]</a> &nbsp;&nbsp;&nbsp; General Comment No. 36, Madde&nbsp; 6: yaşam hakkı, para. 29; Eshonov/Özbekistan(CCPR/C/99/D/1225/2003), para. 9.2; Zhumbaeva/Kırgızistan, para. 8.8; Khadzhiyev/Türkmenistan (CCPR/C/122/D/2252/2013), para. 7.3.&nbsp;</p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref4" id="_ftn4">[4]</a> &nbsp;&nbsp;&nbsp; General Comment No. 20, Madde 7, para. 2; General Comment No. 36, Madde 6: yaşam hakkı, para. 54.&nbsp;</p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="#_ftnref5" id="_ftn5">[5]</a> &nbsp;&nbsp;&nbsp; General comment No. 36 (2019), para. 12 ve 27; Bkz. ayrıca Dhakal vd./Nepal (CCPR/C/119/D/2185/2012), para. 11.6; Chaulagain/Nepal (CCPR/C/112/D/2018/2010), 11.3–11.5; Neupane ve Neupane/Nepal (CCPR/C/120/D/2170/2012), para. 10.6.&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>AN ORGANISATION FALLING FURTHER BEHIND IN MEETING INTERNATIONAL STANDARDS; HUMAN RIGHTS AND EQUALITY INSTITUTION OF TURKEY</title>
		<link>https://www.justicesquare.com/blog/2022/11/16/an-organisation-falling-further-behind-in-meeting-international-standards-human-rights-and-equality-institution-of-turkey/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Editor]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 16 Nov 2022 12:09:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Articles]]></category>
		<category><![CDATA[Dr. Gökhan Güneş]]></category>
		<category><![CDATA[English Articles]]></category>
		<category><![CDATA[Bekir Bozdağ]]></category>
		<category><![CDATA[GANHRI]]></category>
		<category><![CDATA[İNSAN HAKLARI VE EŞİTLİK KURUMU]]></category>
		<category><![CDATA[Paris Prensipleri]]></category>
		<category><![CDATA[The Global Alliance of National Human Rights Institutions]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.justicesquare.com/?p=1699</guid>

					<description><![CDATA[Dr. Gökhan Güneş In this article, evaluations on the Human Rights and Equality Institution of Turkey (HREIT), which has been granted B status by the Global Network of National Human Rights Institutions, are given. 1.&#160; Global Network of National Human Rights Institutions The Global Alliance of National Human Rights Institutions (GANHRI), a network of human &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<h3 class="has-text-align-right wp-block-heading">Dr. Gökhan Güneş</h3>



<p class="wp-block-paragraph">In this article, evaluations on the Human Rights and Equality Institution of Turkey (HREIT), which has been granted B status by the Global Network of National Human Rights Institutions, are given.</p>



<h3 class="wp-block-heading">1.&nbsp; Global Network of National Human Rights Institutions</h3>



<p class="wp-block-paragraph">The Global Alliance of National Human Rights Institutions (GANHRI), a network of human rights institutions from around the world, was established in 1993. GANHRI supports national human rights institutions in compliance with the Paris Principles and works for the protection and strengthening of human rights.</p>



<h3 class="wp-block-heading">2.&nbsp; Paris Principles</h3>



<p class="wp-block-paragraph">National Human Rights Institutions (NHRIs) came to the fore as an idea in the period following World War II. In 1991, an international workshop on &#8220;national institutions for the protection and promotion of human rights&#8221; was organized to establish a framework for the status of NHRIs, and this framework was adopted as the Paris Principles at the 1993 Vienna Conference on Human Rights.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Adopted on 20 December 1993 by the UN General Assembly, the Paris Principles are a fundamental text setting out the framework for the qualifications of national human rights institutions, also referred to as &#8220;national institutions&#8221;.</p>



<p class="wp-block-paragraph">The importance of the Paris Principles lies not only in determining the structure and function of NHRIs, but also in giving legitimacy and credibility to these institutions. In this sense, national human rights institutions to be established at the national level must be in line with the Paris Principles in order to have the expected impact.</p>



<h3 class="wp-block-heading">3.&nbsp; Accreditation</h3>



<p class="wp-block-paragraph">Accreditation is a procedure within GANHRI for the international visibility, recognition and voice of NHRIs, the purpose of which is to establish the national institution&#8217;s compliance with the Paris Principles.</p>



<p class="wp-block-paragraph">According to the GANHRI Statute, the Sub-Committee on Accreditation (SCA) is the body that accredits national institutions according to their degree of compliance with the Paris Principles.</p>



<p class="wp-block-paragraph">As of 2021, out of 128 institutions within GANHRI, a total of 118 NHRIs have been accredited, of which 86 are A level and 32 are B level.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><u>Organizations accredited at level A </u></strong>are considered to be in compliance with the Paris Principles. These organizations <strong>can participate in all </strong>national and international <strong>meetings </strong>of national human rights institutions at <strong>a voting level. </strong>They may also attend all meetings of the Human Rights Council and speak on any agenda item.</p>



<p class="wp-block-paragraph">The countries that received A status in the evaluation are as follows; Colombia, El Salvador, Indonesia, Nigeria, Peru, Sierra Leone.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><u>Organizations accredited at level B </u></strong><strong>may participate as observers in international meetings </strong>of national human rights institutions<strong>. </strong>However,</p>



<p class="wp-block-paragraph">they are not issued international human rights institution badges and cannot speak at meetings of the Human Rights Council.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Some of the countries, including Turkey, to which the Sub-Committee granted B status are as follows: Nepal, Sri Lanka and Madagascar.</p>



<h3 class="wp-block-heading">4.&nbsp; A Level B Accredited Organisation; HREIT</h3>



<p class="wp-block-paragraph">The Human Rights and Equality Institution of Turkey (HREIT) has been accredited <strong>with &#8220;B&#8221; status </strong>by the Secretariat of the Accreditation Subcommittee of the Global Network of National Human Rights Institutions (Subcommittee). In other words, HREIT is far from meeting the Paris Principles.</p>



<p class="wp-block-paragraph">It can <strong>only  </strong>participate  in   international  meetings <strong>as an observer, but it cannot receive the badge from an international human rights institution and it is not given the right to speak at the meetings of the Human Rights </strong><strong>C</strong><strong>ouncil.</strong></p>



<h3 class="wp-block-heading">5.&nbsp; HREIT&#8217;s B Accreditation Distortion</h3>



<p class="wp-block-paragraph">In its statement dated 10 October 2022, HREIT presented its B status as a great success and deliberately misled the public opinion.<sup>1 </sup>In fact, the   decision of the HREIT regarding the Committee of granting of  <strong>&#8220;B&#8221; </strong>status;</p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>-It means that the institution concerned is recognized as a National Human Rights Institution (NHRI) and therefore has the opportunity to participate in international and regional meetings of NHRIs.</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>-It will have the opportunity to submit parallel reports to the UN Organs and to the Universal Periodic Review Mechanism (UPRM) of the Human Rights Council</em>&#8220;, but concealed the fact that it would only participate in the meetings as an observer and have no say in the proceedings, that it would not even be able to receive a badge from an international human rights organization, and</p>



<p class="wp-block-paragraph">that in the eyes of GANHRI it had the same status as countries such<sup>2 </sup>as Nepal, Sri Lanka and Madagascar.</p>



<h3 class="wp-block-heading">6.&nbsp; Reasons for Granting B Accreditation to HREIT</h3>



<p class="wp-block-paragraph">The GANHRI Subcommittee on Accreditation (SCA) published a report on the results of its meeting held in Geneva on 3-7 October 2022.<sup>3</sup></p>



<p class="wp-block-paragraph">In the said Report, criticisms against HREIT were expressed and the reasons why it was given B status were explained. The SCA analyzed HREIT in terms of the following criteria and found it inadequate.</p>



<p class="has-medium-font-size wp-block-paragraph"><strong>a)  Independence</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>According to the Law on the Organisation of HREIT, </strong>the institution lacks independence due to the tutelage of the President over the institution. The Subcommittee on Accreditation emphasized that HREIT</p>



<p class="wp-block-paragraph">should be independent from the government and parliament in terms of its structure, composition, decision-making and working method.</p>



<h4 class="wp-block-heading">b)&nbsp; Addressing Human Rights Violations</h4>



<p class="wp-block-paragraph">The Subcommittee found HREIT&#8217;s efforts to address all human rights violations and to carry out follow-up activities to ensure that the State fulfills its protection obligations inadequate.</p>



<p class="wp-block-paragraph">The Subcommittee also recommended to HREIT that its positions on these issues be made public, as this would help promote and protect human rights, as well as strengthen the institution&#8217;s credibility and accessibility for all people in Turkey.</p>



<h4 class="wp-block-heading">c)&nbsp;&nbsp; Promoting ratification of or accession to international human rights instruments</h4>



<figure class="wp-block-table"><table><tbody><tr><td></td></tr></tbody></table></figure>



<p class="wp-block-paragraph">The Subcommittee found that HREIT was not expressly authorized to&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; promote ratification of and accession to regional and international human rights instruments.</p>



<h4 class="wp-block-heading">d)&nbsp; Interaction with the International Human Rights System</h4>



<p class="wp-block-paragraph">The Subcommittee observed that HREIT did not engage effectively and independently with the international human rights system.</p>



<h4 class="wp-block-heading">e)&nbsp; Pluralism and Diversity</h4>



<p class="wp-block-paragraph">The Law on Organisation does not contain any provisions on the pluralism and diversity of HREIT members and staff.</p>



<p class="wp-block-paragraph">The Subcommittee determined that currently only 2 of the 11 members of the HREIT Board are women and one of them is disabled, and reported that 79 of the 180 staff members are women and 6 of them are disabled.</p>



<p class="wp-block-paragraph">The Subcommittee recommended that the requirement for NHREI to reflect the principles of pluralism and diversity, including gender representation of the members of the NHREI Board, be included in the Law on Organisation.</p>



<h4 class="wp-block-heading">f)&nbsp; Selection and Appointment</h4>



<p class="wp-block-paragraph">Article 10(2) of the Law on the Organisation provides that the members of the Board will be elected by the President of the Republic. The Subcommittee considered that the selection and appointment process currently enshrined in the law does not ensure broad consultation and participation of civil society.</p>



<p class="wp-block-paragraph">The Sub-Committee is of the view that the selection process should be characterized by openness and transparency. That is, it should be under the control of an independent and credible organization and should include fair consultation with NGOs and civil society.</p>



<p class="wp-block-paragraph">The Subcommittee also noted that the Organisation Law did not establish predetermined, objective and publicly available criteria for assessing applicants.</p>



<h4 class="wp-block-heading">g)&nbsp; Annual Report</h4>



<p class="wp-block-paragraph">The Subcommittee found that there is no provision in the Organisation Law of HREIT on whether the annual and special reports are discussed in the Parliament.</p>



<p class="wp-block-paragraph">The Subcommittee recommended that the Law on Organisation be amended to enable HREIT to discuss and evaluate the annual, special and thematic reports of the Parliament.</p>



<h4 class="wp-block-heading">h)&nbsp; Term of Office</h4>



<p class="wp-block-paragraph">Since there is no provision in the Law on Organisation and other legislation on whether the members of the HREIT Board can be re-elected or not, the door is left open for them to serve indefinitely.</p>



<p class="wp-block-paragraph">The Subcommittee noted that HREIT reported that in practice, four of the current Board members were reappointed for a second term. In order to promote institutional independence, the Subcommittee recommended an amendment to the Law on the Organisation of the NHREI to limit the term of office to a second appointment.</p>



<h3 class="wp-block-heading">7.&nbsp; HREIT was Monitored for 5 Years</h3>



<p class="wp-block-paragraph">The accreditation process is reviewed every five years. In this sense, after five years, i.e. in 2027, HREIT is required to resubmit the necessary documents to the Subcommittee and fulfill the compliance with the Paris Principles and the recommendations and suggestions of the Subcommittee.</p>



<p class="wp-block-paragraph">HREIT is an organization that was established as a &#8220;friends for friends&#8217; <em>sake</em>&#8220;. It has no noteworthy activities regarding the grave human rights violations in Turkey. It is impossible for it to be accredited international organizations with its practices that use the regime&#8217;s rhetoric and justify the regime&#8217;s unlawful practices. Even a person who defends child marriages and says that preventing the consensual marriages of 15-year-olds is a violation of &#8220;human rights&#8221; and accuses those who live together without the marriage of having &#8220;perverted relationships&#8221; has been the president of this institution for years.<sup>4</sup></p>



<figure class="wp-block-table"><table><tbody><tr><td></td></tr></tbody></table></figure>



<div class="wp-block-group is-vertical is-layout-flex wp-container-core-group-is-layout-4fc3f8e1 wp-block-group-is-layout-flex">
<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><sup>1</sup><a href="https://www.memurlar.net/haber/1043602/tihek-ulusal-insan-haklari-kurumlari-kuresel-agi-nezdinde-akreditasyon-aldi.html"> https://www.memurlar.net/haber/1043602/tihek-ulusal-insan-haklari-</a></p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="https://www.memurlar.net/haber/1043602/tihek-ulusal-insan-haklari-kurumlari-kuresel-agi-nezdinde-akreditasyon-aldi.html">kurumlari-kuresel-agi-nezdinde-akreditasyon-aldi.html</a></p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><sup>2</sup><a href="https://www.tihek.gov.tr/kurumumuz-ulusal-insan-haklari-kurumlari-kuresel-agi-ganhri-nezdinde-akreditasyon-statusu-kazandi/"> https://www.tihek.gov.tr/kurumumuz-ulusal-insan-haklari-kurumlari-kuresel-agi-ganhri-nezdinde-</a></p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="https://www.tihek.gov.tr/kurumumuz-ulusal-insan-haklari-kurumlari-kuresel-agi-ganhri-nezdinde-akreditasyon-statusu-kazandi/">akreditasyon-statusu-kazandi/</a></p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><sup>3</sup><a href="https://www.ohchr.org/sites/default/files/documents/countries/nhri/ganhri/2022-11-08/SCA-Adopted-Report-October-2022-EN.pdf">https://www.ohchr.org/sites/default/files/documents/countries/nhri/ganh</a></p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="https://www.ohchr.org/sites/default/files/documents/countries/nhri/ganhri/2022-11-08/SCA-Adopted-Report-October-2022-EN.pdf">ri/2022-11-08/SCA-Adopted-Report-October-2022-EN.pdf</a></p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><sup>4</sup><a href="https://t24.com.tr/haber/tihek-baskani-tbmm-de-cocuk-evliliklerini-savundu-15-yasinda-nikah-kiyilmamasi-insan-hakki-ihlali%2C955038"> https://t24.com.tr/haber/tihek-baskani-tbmm-de-cocuk-evliliklerini-</a></p>



<p class="has-small-font-size wp-block-paragraph"><a href="https://t24.com.tr/haber/tihek-baskani-tbmm-de-cocuk-evliliklerini-savundu-15-yasinda-nikah-kiyilmamasi-insan-hakki-ihlali%2C955038">savundu-15-yasinda-nikah-kiyilmamasi-insan-hakki-ihlali,955038</a></p>
</div>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
