Aziz Kamil CanTURKISH WRITINGS

AİHM’in Alparslan Altan kararındaki mesaj

Tarihte birçok despot yönetim/yönetici, kendi idaresini garanti altına almak, yerini sağlamlaştırıp halkı istediği gibi yönlendirmek için, Hitler’in yaptığı gibi, akıl almaz plan ve senaryoları icra etmişlerdir. Bu yolda herhangi bir engelle karşılaşmamak için de, kendilerine “sıkıntı” olabilecek kişi ve kamu görevlilerini ya acilen tasfiye etmiş, ya sindirmiş ya da kendilerine bağlamışlardır.

Bunun en önemli örneklerinden biri, Napolyon’un ikinci konsüllüğe seçildiğinde ilk icraat olarak 3 bin yargıcın görevine son vermesidir.

Dünyada emsali olmayan ikinci örneği de Türkiye’deki hakim/savcılar yaşamıştır. Şüphesiz herhangi bir siyasi yönetimin başına gelebilecek en talihsiz hadise bir darbe olmasına rağmen, ilginç bir şekilde 15 Temmuz darbe girişimi siyasi irade tarafından “Allah’ın lütfu” olarak görülüp, memnun kalınan bir hadise olarak zikredilmiş ve binlerce hakim/savcı ihraç edilmiş ve tutuklanmıştır.

Bu meslek grubunun ulusal merciler önündeki tüm haklı savunmaları görmezlikten gelinmiş, diğer birçok kamu görevlisi gibi kendilerine de esir muamelesi yapılmıştır.

İşte bu esirlerden birisi de Alpaslan Altan’dır. 60 yıllık AYM tarihinde 20 yılını AYM’ye Raportör ve Üye olarak veren, birçok Başkan ile çalışan, muhtaç özürlü çocuğunu bile ihmal ederek kendisini işine adayan, Erdoğan ve Gül tarafından üye olarak atanan, seven/sevmeyenin nezaketine ve çalışkanlığına şahit olduğu ve Haşim Kılıç’ın mahkemede lehine şahitlik yaptığı birisidir Altan.

Yıllarca birlikte çalıştığı üye arkadaşları tarafından adeta kurban edilmiştir korkuya/makama. Ve böylece koltuklarını bu zulüm üzerinde şimdilik korumaya devam eden Üye arkadaşları doğal olarak insaniyetlerini de kaybetmişlerdir.

Altan, haksızlık karşısında giriştiği hak mücadelesinde, kendi mahkemesinde de adaleti bulamayınca AİHM’ye başvurmak durumunda kalmıştı.

Ve nihayet uzun zamandır yaşanan zulümlere sessiz kalan AİHM, geçtiğimiz günlerde AYM eski üyesi olup halen tutuklu bulunan Alparslan Altan’ın başvurusunu karara bağlayarak Türkiye’yi mahkum etti. Kararda Altan’ın, AİHS’nin “Özgürlük ve Güvenlik Hakkı” başlıklı 5. maddesinin 1. fıkrasındaki teminatlara aykırı olarak tutuklandığı tespit edildi.

Bu karar, darbe gecesi saat 01:00’de yani daha teşebbüs devam ederken,  “darbeci” olduğu iddiasıyla gözaltına alınan 2745 hakim/savcı ve birçok mağdur açısından da çok önemli ve milat hükmündedir.

Altan’ın başvurusunda da ayrıntılı olarak yer aldığı üzere, 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanununun 88/1 maddesine göre; Ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçüstü hâlleri dışında suç işlediği ileri sürülen hakim ve savcılar yakalanamaz, üzerleri ve konutları aranamaz, sorguya çekilemez.

Suçüstü halinin tanımı ise CMK’nın 2/1-j maddesinde yapılmıştır. Buna göre bir durumun “suç üstü hal” sayılabilmesi için, failin atılı suçu işlerken yakalanması/tespit edilmesi gerekir.

Elbette ki hem Adalet Bakanlığı yetkilileri hem de HSYK, bu açık kanuni zorunluluktan haberdardılar. Bunun haricinde, Ağır Ceza Mahkemelerinin görev alanına giren suçüstü hallerin dışındaki suçlar açısından soruşturma ve kovuşturma yapabilmek için bazı idari prosedürler izlenmesi gerekiyordu. Örneğin AYM üyeleri için AYM Genel Kurulu’nun izni zorunluydu. Darbe gecesi 01:00’de lojmanlarında bulunan 2745 hakim ve savcının gözaltına alınabilmesi için “suç üstü hal” sayılabilecek bir iddia elzemdi. Tam da bu nedenle içlerinde başvurucunun, Yargıtay ve Danıştay üyelerinin de bulunduğu meslektaşları hakkında 01:00 itibariyle hala devam eden ve her an bitebilecek (?) “darbe teşebbüsüne iştirak” suçlaması yapıldı. Ve bu iddia gerekçe gösterilerek, o saat itibariyle hakim/savcılar hakkında arama, el koyma ve gözaltı kararları verilebildi.

Binlerce hakim ve savcı, gözaltına alındıktan ve günlerce süren çok kötü nezaret şartlarından sonra tutuklandılar. Ancak başvurucu ve tüm hakim/savcıların tutuklanma gerekçesi darbe teşebbüsüne iştirak değil; “silahlı terör örgütü üyeliği” olmuştu. Her nasılsa “suç üstü hal” sayılan en önemli iddia buhar olmuştu! Aniden yok olan bu suç nedeniyle, uygulanan tüm kanuni tedbirler ve açılan soruşturmalar hukuksuz hale geldiyse de kimse bu itirazları dinlemedi.

AİHM, tam bu noktada hukuksuzluğun tespitini şu şekilde açıklıyor:

– “Kanunların yorumu ulusal mahkemelere ait olmakla birlikte, Yargıtay’ın suçüstü halinin yorumunu başvuranın da bulunduğu ve örgüt üyeliğinden suçlanan hakim ve savcılara tanınan korumalardan mahrum bırakılacak şekilde yorumlaması, aşırıya kaçan bir yorumdur.”

– “Yargıtay’ın 10 Ekim 2017 tarihli yorumundan, devam eden suçun ne olduğuna dair yerleşik içtihadı nasıl böylesine genişletilebildiğinin nedenleri anlaşılamamaktadır.”

– “Sonuç olarak, suçüstü kavramının ulusal mahkemelerce genişletilmesi ve uygulanması hem hukuki belirlilik ilkesi açısından sorunlu hem de açıkça gayri mantıki bir nitelik taşımaktadır.”

Başvurucu, kanun gereğince AİHM’den önce iç hukuk yolları tüketme adına AYM’ye de başvurmuş ancak başvurusu reddedilmiştir. AYM bireysel başvuruyu reddederken, başvurucunun dosyasına, tutuklanmasından haftalar hatta aylar sonra konulan bazı iddiaları gerekçe göstermiştir. AİHM kararında bu noktaya da değinerek, “tutuklama esnasında, ulusal mevzuata göre başvurucunun tutuklanması gerektirecek hiçbir delil olmadığı iddiasını AYM’nin incelemediğini, hükümetin de bu konuda sessiz kaldığını” söylemiştir.  Bununla birlikte, kanuni güvenceye sahip olan bir yargıcın gözaltına alınıp tutuklanmış olmasını da “OHAL’in sıkı sıkıya gerektirdiği bir durumdan kaynaklanmadığını” kabul etmiştir.

Yukarıda da değinildiği üzere, başvurucu her ne kadar “silahlı terör örgütü üyeliği” suçlamasıyla tutuklanmış ise de, bu soruşturma ve devamındaki kovuşturmanın yapılabilmesi için AYM Kanunu 16/1 maddesi gereğince zorunlu olan, AYM Genel Kurulu’nun izninin alınmamış olduğu AİHM kararında belirtmiştir.

2802 sayılı kanun gereğince, darbe gecesi haklarında gözaltı kararı verilip daha sonra da tutuklanan 2745 hakim savcı açısından da izlenmesi gereken zorunlu prosedür izlenmemiştir. Hakim/savcıların “silahlı terör örgütü üyeliği” suçundan tutuklanması esnasında HSYK’dan gönderilen listeler dışında dosyalarda tek bir delil bulunmuyordu. Bu şekilde haftalarca, aylarca tutuklu kalmalarına rağmen tüm itirazları reddedildi. Benzer aymazlıkla HSYK, savunmalarının alınmasına dahi gerek görülmeden bu hakim/savcıları kısa süre sonra meslekten ihraç etti.

Söz konusu süreçte, gözaltı kararlarının darbe gecesi 01:00 itibariyle verildiğini kamuoyuna duyuran HSYK Başkan Vekili Mehmet Yılmaz “delil eksikliği” noktasında devreye girdi. Basına verdiği mülakatta, tutuklanan hakim/savcılardan “itirafçı” olmayı kabul eden olursa mesleğe geri dönebileceğini açıkladı. Bu duyurudan bir süre sonra bir gazeteye verdiği mülakatta ise “o açıklamasının gerçeği yansıtmadığını, itirafçılığa teşvik için söylediğini zaten bu sayede de ortaya çıkan itirafçılar sayesinde delil elde edebildiklerini” söyleyerek, meslektaşlarına nasıl kumpas kurduğunu övünerek anlatmıştı.

Hakim/savcıların haftalar sonra dosyalarına giren bu “tanık beyanları” gibi, dosyalarında en önemli delil(!) olarak gösterilen bylock iddiası da, tutuklanmalarından aylar sonra dosyalarına eklenmişti.

Aradan geçen yaklaşık 3 yıllık zaman içinde, özellikle bylock delili ile ilgili olağan dışı gelişmeler yaşandı. Excel listelerinin MİT tarafından oluşturulmasından bu listelerin delil olarak kullanılmasındaki hukuki sıkıntılara, istinaf mahkemeleri ile Yargıtay’ın zaman içinde değişen kriterlerinden 10 binlerce bylock mağduriyetine, excel listelerinin bu zaman aralığı içinde MİT tarafından 3 kez güncellenmesinden ortaya çıkan morbeyin listelerine kadar onlarca üstü örtülmeye çalışılan sorun ortaya çıktı. Buna rağmen hakim/savcıların bir çoğu ortalama olarak 2 yıl tutuklu kaldığı gibi halen azımsanmayacak kadar yüksek yargıç, kanunun başka bir açıdan katli olarak tarif edilebilecek şekilde, hücrelerde tutuklu bulunmaya devam ediyor.

AİHM’in Altan kararı, kanunların keyfi şekilde yorumlanmasının ve kanunsuz yapılan tasarrufların hukuki gerekçeleri açıklanmadığı sürece OHAL’in gerektirdiği bir zorunluluk kabul edilemeyeceğini açıkça belirtmiş ve bunların her birinin hak ihlali olduğunu göstermiştir. Anayasanın 15/2 fıkrası bu açıdan çok ehemmiyetlidir. Fıkrada koruma altına alınan haklar, savaş ya da OHAL durumlarında bile dokunulamayacak güvenceleri açıklar. Buna göre kimse mahkeme kararıyla tespit edilene kadar “suçlu” kabul edilemez.

Anayasayı koruma görevi kendisine tevdi edilen AYM, bu Anayasal ve yukarıda zikredilen tüm kanuni güvenceleri görmezden geldi. Kanuna aykırı şekilde yerel bir savcı tarafından iki meslektaşlarının tutuklanmasına sessiz kalmaları bir yana, bu üyelerin savunmalarını almaya gerek görmeden, hem de utanmadan “sosyal çevre” kriterini kararlarında tek gerekçe olarak gösterip oybirliği ile meslektaşlarını ihraç edebilmişlerdi. Sonrasında siyasi iradenin aynı aymazlıkla verdiği 100 binden fazla ihraç kararı için de farklı bir tavır sergilemediler.

Sonuç olarak AİHM’in Altan kararı, hem binlerce hakim/savcının hukuksuz şekilde tutuklandığına, hem OHAL bahanesiyle Anayasa çiğnenerek mahkemelerin siyasi iradenin oyuncağı hale geldiğine hem de ihraç, tutuklama, banka hesaplarına el koyma, lojmandan sokağa atma gibi yaptırımlarla binlerce ailenin sosyal ölümle hayatının keyfi olarak karartıldığına bir delildir.

Bu karar gereği Alparslan Altan ve tüm hakim/savcıların derhal serbest kalmaları gerektiği gibi, kararın diğer kamu görevlilerine teşmili de kaçınılmaz olmuştur. Öte yandan karar içeriği incelendiğinde, ilerde bu davaların adil yargılanma hakkı bakımından da ihlalle sonuçlanacağı ve tüm mağdurların haklarına kavuşacağından şüphe yoktur. Zulmün daha çok uzatılmamasını ve mağduriyetlerin bir an önce giderilmesini umut ediyorum.

Kaynak: www.Tr724.com

Show More

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Back to top button